Kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı da beceremedim: Ne kötü ne iyi, ne alçak ne namuslu, ne kahraman ne de haşerenin biriyim. Şimdi bir yandan köşemde pinekliyor, bir yandan da acı, faydasız bir teselliyle avunuyorum: Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır. Evet efendim, on dokuzuncu yüzyıl adamı en başta karatersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur...
Harry ile aramızdaki bağ, satırlar ilerledikçe daha da derinleşiyor. Özellikle sayfa 83’te geçen "Herkes seni bırakıp gittiğine göre pek geçimsiz birine benziyorsun" cümlesi, dünyaya uyum sağlayamayan rafine ruhların ortak nişanı gibidir. Sayfa 116’da ise sevgiye duyulan o "korkunç ciddiyet" ve beraberinde gelen kuşku, Harry’yi benim için bir roman kahramanı olmaktan çıkarıp aynadaki yansımam haline getiriyor. Harry, Hermine sayesinde o hırçın "Kurt" tarafının vahşi yalnızlığından uzaklaşırken, ben her satırda ona biraz daha benzediğimi hissediyorum.
Ancak bir farkla: Harry’nin elinden tutup onu dönüştüren, ona aynadaki öteki yüzünü gösteren bir Hermine’si var. Yusuf’un Muazzez’i, Hikmet Benol’un Sevgi’si, Werther’in Lotte’si veya Ömer’in Macide’si gibi dönüştürücü ruhlarla doluyken, Harry de kendi payına düşeni alıyor. Harry’nin aynadaki yansıması bana bu kadar benzerken, Harry gibi bir "Bozkırkurdu"nun bile elinden tutan bir Hermine varken, bizim Hermine’imiz nerede? Belki de bizim payımıza düşen, sadece bu edebi yalnızlıkların izini sürmektir...
Bozkırkurdu