Nilgün Marmara’nın dediği gibi: "Uçurumlar var diyorum insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında." Hermann Hesse, Bozkırkurdu’nda tam da bu boşluğun, insanın kendi içine açılan o devasa uçurumun anatomisini çıkarıyor. Hesse, bir hikaye anlatıcısından ziyade bir ruh cerrahı gibi çalışıyor. Kelimeleri öyle bir seçiyor ki, okurken sadece Harry’nin odasını görmüyorsunuz; o tozlu, yalnızlık kokan havayı ciğerlerinizde hissediyorsunuz. Okuru doğrudan karakterin içsel karmaşasına hapseden ama bunu yaparken edebi bir zarafetten asla ödün vermeyen o usta dili, kitabı bir "roman" olmaktan çıkarıp bir "ruhsal yolculuk" haline getiriyor.
Hikaye, Harry’nin kaldığı evin yeğeni olan "Yayıncı"nın ön sözüyle başlıyor. Bu kısım çok kritik; çünkü biz Harry’yi önce dışarıdan, "normal" birinin gözünden görüyoruz. Bir gün elinde valiziyle çıkagelen, düzensiz ama titiz, kibar ama ürkütücü derecede mesafeli bir adam... Onun odasındaki kitap yığınları ve bitmek bilmeyen uykusuzluğu, bize yaklaşmakta olan fırtınayı haber veriyor. Yayıncı, Harry’nin arkasında bıraktığı notları paylaşmaya karar vererek bizi bu "Bozkırkurdu"nun zihnine, o puslu dünyaya davet ediyor. Burada kendini iki parçaya ayırmış bir adam çıkıyor karşımıza: Bir yanda kültürden, Mozart’tan ve düzenin güvenli sıcaklığından keyif almak isteyen "İnsan" tarafı; diğer yanda ise yalnız, vahşi ve toplumun tüm değerlerine hırlayan "Bozkırkurdu" tarafı. Harry, bu iki tarafın birbirini yiyip bitirmesini izliyor. Bu sadece bir anlam arayışı değil, anlamın yokluğunu kabul etme sancısı. Hayatındaki kadının da onunla aynı ruhsal frekansta olması, bu yabancılığı hafifletmiyor; aksine, uçurumun kenarında iki kişi olmanın trajedisini derinleştiriyor. Harry’nin o meşhur "Sadece Kaçıklar İçin" yazan kapıdan geçişi ve kendi içsel notlarını