Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var Çünkü ayrılıkta sevdaya dahil Çünkü ayrılanlar hala sevgili.
Şiir
Entropinin Fısıltısı
Maddenin ve zamanın henüz biçimlenmediği o ilkel çocukluk evreninde, yeryüzünün katı kurallarıyla yeni yeni tanışan yedi yaşında bir çocuk olarak yürüyordum sokakta. Gündüz vaktiydi ama güneşin ışığı insanı ısıtmaktan ziyade, bu kasvetli caddenin kirli detaylarını açık etmek için parlıyor gibiydi. Kalabalığın ritmik monotonluğu içinde, sadece benim görebildiğim o keskin anomali belirdi. Oradaydı. Bakışlarındaki o statik, hiç kıpırdamayan yoğunluk, bir insanın taşıyabileceği türden bir hacme sahip değildi. Kulaklarımda yankılanan ses ise yeryüzünün tektonik hareketlerini andıran, kelimelerden arınmış antik bir dildi; çok uzaktan geliyordu ama beynimin tam merkezinde rezonansa giriyordu. Etraftaki insanların o konforlu körlüğüne sığınarak onu görmezden gelmeyi seçtim. Bakışlarımı kaçırdım, adımlarımı sıradanlaştırdım. Fakat zihnimde açılan o yarık kapanmıyordu; arada bir gözüm kayıyor, onun sarsılmaz varlığıyla göz göze geliyordum. Bu durumun gerçekliğini kimseye fısıldamamam gerektiğini biliyordum; çünkü o yaştaki bir çocuk bile bilirdi ki, tekinsiz olan ancak gizli tutulduğunda gücünü yitirirdi. Tam o esnada gökyüzünün tavanı çatladı. Geometrik bir kusursuzlukla beliren o devasa üçgen silüet, şehre yaklaşan kozmik bir felaketin, mutlak bir yok oluşun habercisiydi. Hava ağırlaştı, tüm dünya altüst olacakmış gibi bir tehlike hissi şehri sardı. O panik anında, zihnim çocukluğuma aşılanmış en güvenli sığınağa, caminin o soğuk ve taştan duvarlarına kaçtı. Elimde fiziksel bir telefon olmamasına rağmen, aileme bir şekilde ulaşıp oraya sığınmalarını söylediğimi, onları o korunaklı mabedin içine sakladığımı gördüm. Onlar güvendeydi. "Oraya sızamaz," diye düşündüm. Büyük bir yanılgıydı. Onun mekânı aşmak için kapılara ihtiyacı yoktu. Duvarların moleküler yapısını bozmadan, bir
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Ayrılık da sevdaya dahil...
çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili hiç bir anı tek başına yaşayamazlar her an ötekisiyle birlikte her şey onunla ilgili ayrılığın da vahşi bir tadı var öyle vahşi bir tat ki çünkü ayrılık da sevdaya dahil çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili Attila İlhan youtu.be/mN7eg1YAF04?si=...
Şiir
Güzel günler göremeyeceğiz çocuklar..
>>>Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz? Nazım Hikmet Nikbinlik şiirini 1930 yılında yazdı. Sol ideallerin, sanattan politikaya kendine geniş alanlar bulabildiği ve insanların gelecekle ilgili umut dolu hayalleri büyük bir güvenle devrimci bir inanca dönüştürdüğü bir çağda, bugünkü rezil dünyayı inşa eden o iki korkunç savaşın tam ortasında… Şiirinde “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diyordu şair. “Güneşli günler göreceğiz” … O zamanlar nikbinlik yani iyimserlik bir şairin kaleminde bedbinliğin yani kötümserliğin karşısına dimdik dikilebiliyordu. İnsanlar savaşların, açlığın, eşitsizliğin çok yakın bir zamanda biteceğine ve iyiliklerle dolu bir dünyaya doğacak çocukların nihayetinde “güzel günler” göreceğine gerçekten inanabiliyordu. O dize, o tek bir dize güzel günler görmeyi bir ideale dönüştüren ve umuda inançla sarılan insanların bu ülkedeki en güzel laik duasıydı. O dizenin yazılmasının üzerinden neredeyse bir asır geçti. Ve çocuklar bu ülkede güzel tek bir gün bile göremedi. Çünkü umut gerçek hayatta şiirde durduğu gibi durmaz. Sadece hayal edilerek güzel günlere kavuşulmaz. Siyasal ya da dinsel gelenekte geleceğe umutla bakmak bir kurtuluşu “beklemek” anlamına gelir. Yani durağan ve pasif bir haldir. Oysa kurtuluş denilen şey beklentiye değil eyleme bağlı bir olasılık hesabıdır. Eylem yerine beklenti temelli bir umut üzerine inşaa edilen politik heyecanlar kalabalıkların bir lidere, bir partiye, bir devlete bel bağlamasına ve o insanların ya da kurumların birgün onları içinde bulundukları kabustan çekip çıkarma olasılığına sırt dayamasına yol açar. Oysa meseleleri sırtlanmak yerine bir şeylere sırt dayamayı tercih eden kalabalıkları
Edebiyat
Yas Çanı
Yağmur çatıyı döverken 1800 lerde kalma bir plak Satie'den gnossiennes çalıyordu. Gri gökyüzünün pençesine düşmüş şehrin sokaklarına taziye havası sinmişti. Yağan sinsi yağmur, rahibelerin bakireliklerinin savaşa kurban gittiğine ağlayan papazların gözyaşları gibiydi. Rahibeler idam edilirken düşman rüyalarında, kilise kurtarıcı erlerin varlığına şükür çanları inletiyordu. Mesihin çocukları henüz gitmeyen rahibelerin bekâreti için değil düşman istilasından kurtulacak şehrin bekareti için İsaya yakarış gözyaşını döküyordu.. Bir yemin çınlıyordu sokaklarda; ölümüne, namusuna, şerefine, Bir inat haykırıyordu sokaklarda; öfkesine, direnişine, zaferine.. Kılıçları kana susamış erlerin coşkusu yıllardır aç bırakılmış bir canavarın acımasızlığına bürünüyordu yavaş yavaş. Düşmanı zalimce parçalamanın vereceği hazla yanıp tutuşan erlerin en vahşi hayvandan farkı kalmıyordu. Savaşın insanı en acımasız hayvana dönüştürdüğü gerçeği barışın insanı meleğe dönüştürmesinden daha kâtiydi.. Sanırım savaş, insanın içindeki canavara verilmiş en geniş özgürlüktür. Yani savaş önce insanlığı yok ederdi sonra da insanı. Papazın bu insanlıktan uzak düşleri takdis edişinin ardından kilisenin dua ayini başlamıştı çoktan.. Aristokratın soyluluğunun devamı için yalvarışı, avamın canı için yalvarışı ve korkusundan daha ağır basıyordu. Bir yandan güç, bir yandan üçüncü tabakadan önemsiz bir can.. La
yüzünü döndüğünde güzel yüzlü, mükemmel yaratılışlı ve yetkin bünyeli insandan daha güzel suretli, arkasını döndüğünde ise ondan daha vahşi yoktur. (ihvan-ı safa risaleleri, c. 4, s. 175)