Kör Baykuş’un kapağını nihayet kapattığımda zihnimde uyanan ilk his, bir kitaptan ziyade ağır bir kâbusun içinden uyandığım hissi oldu. Sadık Hidayet bize nesnel, dışsal bir dünya sunmuyor; onun yerine bir insanın kendi zihninin kuytularında kayboluşunu, o sancılı bilincin kendi kendini bir cüzzam gibi yiyip bitirişini satır satır yaşatıyor. Kitap boyunca kendime sorduğum o can alıcı sorunun izini sürerek bu incelemeyi kalabalık eleştirilerden uzak, tamamen bir okur gözüyle kağıda dökmek istedim: Hepimiz günün birinde, içimizde kaçtığımız o kambur ihtiyara dönüşür müyüz?
Roman, doğrusal bir zaman ve mekan algısını tamamen yıkarak bizi afyon dumanının, sanrıların ve tekinsiz sembollerin hüküm sürdüğü bir ilk yarıyla karşılıyor. Kalemdanlar üzerine hep aynı resmi çizen o yalnız, hayata yabancılaşmış ressamın dünyası, aslında hepimizin içindeki o saf, idealist ve dünyaya estetik bir iz bırakmak isteyen naif tarafı temsil ediyor. Resimdeki o esrarengiz kadına duyulan kutsal ama yıkıcı saplantı, ulaşılamayan o "saf güzellik" idealiyle ilk hırpalandığımız an. Fakat yazar daha ilk 50 sayfada bizi o ağır şokla baş başa bırakıyor: Esrarengiz kadının ölümü, cesedin parçalanması ve eve dönüldüğünde aynada beliren o nefretlik "kambur ihtiyar" yüzü.
İkinci bölümde anlatıcının çocukluğuna, karısı "Lakka" ile olan o sancılı ve nefret dolu evliliğine geçtiğimizde, ilk yarıdaki sanrıların hayattaki karşılıklarını bulmaya başlıyoruz. Buradaki aldatılma hikayesi, bana kalırsa dış dünyada gerçekten yaşanmış bir ihanetten çok daha derin bir anlam taşıyor. Karısının onu reddetmesi ve aşağılaması karşısında anlatıcının yaşadığı cinsel ve ruhsal iktidarsızlık, onu ağır bir deliliğe sürüklüyor. Karısını bir fahişe olarak damgalaması ve etraftaki tüm kaba, hoyrat, parası olan "dünya