"İnsan zihni, ki bildiği hayatın öznesidir, kendini ve dünyayı öyküleyerek bilir. Şeyleri/olayları anlamlı bir şekilde, tarihselliği ve uzaysallığı içinde bağla(ntılandır)dığımızda ortaya hep bir 'öykü' (hikâye) çıkacaktır. Öyküde nesneler, -zamanda ve mekânda- birbirine değer ya da birbirine göre vaziyet alırlar. Olaylar art ardalık benzeşlik, birliktelik, karşıtlık, nedensellik (kauzalite) ya da eşzamanlılık (sinkronisite) prensibiyle zaman ve uzam içinde seyreder.
Öykü, ki kendi başına yoktur, zihnin ürünüdür: Zaman(sallığ)ın ayırdında zihin, parça bölük gerçeklikleri, anlamlı bir bütünsellikte -zamanın akışında- cem eder. 'Kendi-için(de)' ayrık -dolayısıyla birlikteliğinde anlamsız duran- nesneler ve olaylar 'birlikte-ve-hepsi-için-anlamlı' bir karmaşada örgütlenirler. Öykü-le(n)me, şu veya bu ölçüde 'Bütün'den ayrışma çabası güden ve bu imkânsız serüveni kendi için(de) bütünleşmek serabıyla sürdüren, velâkin bunun ancak 'Bütün' ile iç içe kaldığınca mümkün olacağı gibi bir paradoksun bilinçli-bilinçsiz farkındalığındaki canlı birimlerin,
bu çabalarının izdüşümünde- bilinmezlikte kaybolmasını önler.
'Anlam' ve 'ilişki-içinde-bütünlük', öyküyü taşıyan sihirli kavramlardır. Sihirlidirler; zira hayatın akışı öyküde anlam ve bütünlük kazandığında, zaman ve uzay tek dokunuşla başkalaşır. Neyin ne, nasıl ve niçin olduğunu, nereden geldiğimizi, neden burada olduğumuzu, neden oraya doğru devindiğimizi ancak, 'dünya(mız) içinde kendi(miz)'i anlatan bir öykünün özne-nesne geçişmelerinde anlamlandırabiliriz. Bu bir öznel kurgudur ve varlıksallığın zamansallık içindeki açılımını anlatır; öykünün müellifi ve/veya yürütücüsü olan özne için nesneleri(ni) bilinir kılar ve vice versa nesnelerince -varlıksallığında