"..mükemmel bir yalınlıkla kurduğu cümlelerle, insanoğlunu şiire, şiiri de Kötülüğe indirgemeyi başardı. (...) Dengesizlik bütün eserlerine (yazılar, resimler) hâkimdi. Eserlerinde ortak hayatın kuralları karşısında kayıtsız bir tutum takındı. Ölçüsüzlük ve ayıplanma ihtimali karşısındaki kayıtsızlığı, bu şiirleri ve çarpıcı renklerle belirginleşen bu figürleri yücelik mertebesine ulaştırır. Blake, sık sık sanrılar görüyordu, ancak bunları hiçbir zaman önemsemedi. Deli olduğuna inanmıyor, bu hayalleri insan olmanın doğal bir sonucu olarak değerlendiriyor, hattâ onların insan zihninin yaratımları olduğuna inanıyordu.
Blake hakkında tuhaf değerlendirmeler yapıldığı da oldu: "Bilinçaltı uçurumunun derinliklerine inen başka pek çok insan var, ancak onlar geri dönemediler. Akıl hastaneleri bu insanlarla dolu, çünkü çağdaş tanıma göre deli, bilinçaltının simgelerinin istilasına uğrayan insandır. Blake, onlar kadar derinlere inip akıl sağlığını koruyabilen tek örnektir. Oysa, yukarıdaki dünyayla yalnızca şiir aracılığıyla bağlantı kurabilen -Nietzsche, Hoelderlin gibi- pek çok katıksız şair, o dünyada boğulup kalmıştır." [W. P. Witcutt] Akla ilişkin bu gösterimde makul olan yan, şiiri aklın karşıtı olarak ele alması olabilir. Bir şairin hayatında aklın egemen olması, şiirin otantikliğine aykırıdır. Akıl, indirgenemeyen yapısını ve kendi içinde barındırdığı bağımsız şiddeti şiirin elinden çekip alarak en azından onu sakatlayacaktır. Gerçek şair dünyada bir çocuk gibi yaşar: Aynı Blake ya da bir çocuk gibi mükemmel bir sağduyuyla davranır; ama herhangi bir işin idaresi ona emanet edilemez. Şair dünyada ebediyen azınlık olarak kalacaktır: Blake'in hayatı ve eserleri de işte böyle bir kopuşun ürünüdür. Blake hiçbir zaman delirmemiş ama deliliğin sınırlarında dolaşmıştır.
Bütün