Açıkhavada yürüyüş meditasyonu yapmanın, dik durmaya çalışmak ve kollarınızı iki yana "savurmamak” dışında belirli kuralları yoktur. Enerjinizi bedeninizde tutmak için ellerinizi sırtınızda birleştirebilir ya da cebinize sokabilirsiniz. Sözleriniz, otururken olduğu gibi yarı açık ve yaklaşık iki metre önünüze çevrilidir. Görüşünüz bu şekilde tökezlemeyeceğiniz yine de dikkatinizin sürekli dağılmayacağı şekilde sınırlanır.
Özenle bakılan bir bahçenin yaşamından bir an. Çiçek solacak, ağaçlar yeşilini kaybedecek, su kışın donacak, ta ki doğanın döngüsü içinde herşey yeniden başlayana dek..
Farkındalığın, dikkatin her an vurgulanması zamanımızın buluşu değildir. Bin yıllardan bu yana dünyanın
her kültürü ve dininde yaşanan an kutsana gelmiştir. Neden böyledir bu? Ezelden beri yaşam ve ölümün anlamını araştırırız. Yaşam nedir? Ölüm nedir? Her birimiz yaşamının bir anında bu soruları kendine sorar.
İçinde bulunduğumuz an, böylesine önemli ve baskısını hissettiğimiz sorularımızı yanıtlayabilir mi? Belirgin bir karşılığı yok bunun. Kendi deneyimimizden yola çıkarak her birimiz kendi yanıtımızı bulmak zorundayız. Belli yanıtlar saptayan dinler vardır. Ama saptanır saptanmaz sorunun karşılığı olmaktan çıkar yanıtlar. Aydınların üzerinde oynayabileceği güzel bir teoriye dönüşürler belki, ama teorilerle yaşayamayız.
Herhangi bir felsefeyi formüle ederken ilk sorumuz hep şu olmalıdır: Ne kadarını "bilebiliriz?" Şu anda neyi bildiğimize ya da bir zamanlar neyi bilmiş olduğumuza emin olduğumuzu nasıl bilebiliriz? Tabii, bunlar bilinebilir şeylerse... Yoksa bütün bunlan unutup, utanarak bir köşede mi oturmalıyız? Zaten, Descartes da "Zihnim, bacaklanmla arkadaş olabilmişse de vücudumu asla kavrayamaz" derken bu konuya temas etmiyor muydu? Sırası gelmişken, "bilinebilir" derken, duyularla algılanabilen ya da zihnin kavrayabildiği şeyleri kastetmiyorum. Benim demek istediklerim, "bilinebilen" ya da "bilinebilirliğe" ait olan ya da en azından, bir arkadaşınıza hakkında bir şeyler söyleyebileceğiniz şeylerdir. Evreni gerçekten "bilebilir" miyiz? Tanrım, China Townda yolunu bulmak bile bu kadar güçken... Aslında işin püf noktası şu: Orada, dışarıda bir şeyler var mı? Eğer varsa, neden var? Dahası, bu kadar gürültü yapmak zorundalar mı? Sonuç olarak diyebiliriz ki, "gerçekliğin" en büyük eksikliği, bir özden yoksun olmasıdır. Hiç özü yok demek istemiyorum; ama eksik olduğu kesin. (Burada sözünü ettiğim, Hobbes'un biraz daha küçük olarak tanımladığı şeydir) Bu yüzdendir ki "Düşünüyorum, öyleyse varım" diyen Karteziyen vecizesi şu biçimde daha iyi özetlenebilirdi: "Heey, surdaki saksofonlu kadın Edna değil mi?" Öyleyse, bir öz'ü ya da bir düşünceyi bilmek için ondan şüphe etmeliyiz, böylece, ondan şüphe ederek son durumunda içerdiği özelliklere ulaşınz ki bu özellikler, "şey"in kendisi içindedirler" ya da "şey'in kendisine aittirler"