"İnsan her şeye alışabilir."
Kitabı bitirdikten sonra aklımda en çok kalan cümlelerden biri buydu. İlk bakışta umut verici gibi dursa da Frankl'ın anlattığı şartları düşündüğünüzde bu cümlenin ne kadar ağır bir anlam taşıdığını fark ediyorsunuz.
İnsanın Anlam Arayışı benim ikinci okuyuşumdu. İlk okuduğumda daha çok yaşanan olaylara odaklanmıştım. Bu kez ise insanların o olaylar karşısında nasıl değiştiğini anlamaya çalıştım. Aynı satırlar önümdeydi ama onları okuyan kişi artık aynı değildi.
Frankl, toplama kampında yaşananları anlatırken yalnızca açlığı, ölümü ya da zulmü yazmıyor. Asıl anlattığı şey, insanın bütün bunlara rağmen yaşamaya devam etme isteği. Bir süre sonra acının sıradanlaşması, ölümün günlük hayatın bir parçası hâline gelmesi ve insanların hayatta kalabilmek için duygularını bastırması beni en çok etkileyen bölümlerden biriydi.
Okurken aklıma sık sık şu söz geldi:
"Bir anda yaşanan ne kadar derinse, deneyim ve yaşantı birikimi de o kadar çoktur. Zamanın daha uzunmuşçasına yaşanması bu yüzdendir."
Bence Frankl'ın yaşadıkları bu sözün en güçlü örneklerinden biri. Çünkü bazı insanlar uzun yıllar yaşar ama çok az şey hisseder; bazıları ise kısa bir zaman diliminde öyle deneyimler yaşar ki, sanki birkaç ömrü aynı anda yaşamış gibi olur. Frankl'ın yaşantısı da tam olarak böyleydi. Her kayıp, her bekleyiş, her umut kırıntısı onun düşüncelerini şekillendiren bir deneyime dönüşmüş.
Kitabın bana hissettirdiği en önemli şey ise şu oldu: İnsan bazen elindekileri kaybedebilir ama kendine yüklediği anlamı kaybetmediği sürece yeniden ayağa kalkabilir. Frankl bunu teorik olarak anlatmıyor; yaşayarak anlatıyor. Bu yüzden söyledikleri daha inandırıcı geliyor.
167 sayfalık bu kitabı yine neredeyse bir solukta bitirdim. Sayfa sayısı az ama bıraktığı etki oldukça