Amin Maalouf'un en sevdiğim kitabını bir kez daha okudum, evet.
Aceleyle topladığım valizime birkaç kitap atmıştım bundan aylar önce. İyi ki seni de almışım yanıma.
Kitabı birkaç gün önce elime aldığımda ilk günkü nefessiz merakla okuyacağımdan adım gibi emindim.
Kitapları, beni çocukluğumdan beri olduğum hayattan çekip başka hayatlara götürmesi özelliğiyle mest olmuş biri olarak seviyordum.
Sonunu, içiçe geçmiş iki öyküyü hatırlamıyordum.
Hatırladığım şeyler, Ömer'in şiirleri, İran'ın karmaşası, Rubaiyyat, Niamülmülk, belli belirsiz Titanik imgesi ve tabiki en önemlisi Ömer'in aşkıydı.
Şimdi kapadım son sayfayı.
İngilizler'den Ruslar'dan Fransızlar'dan bir kez daha nefret ettim.
Ömer'in aşkını sevdim. Sevişini.
İran'a nasıl gidilir bir süre onu araştırdım.
Bağnazlık bu kadar kan dökebilir miydi gerçekten, bu kadar vazgeçmez olabilir miydi, hem iğrendim hem ürperdim.
Hasan Sabbah... İnsan kendini neye inandırırsa o olur. Bu çıkarımıma daha çok inanmamı sağladı.
Özgürlük savaşçılarını, devrimcileri yine çok sevdim. Onları betimleyen kelimelerin altını tutkuyla çizdim.
Onlara benzemek istiyorum. Onlar gibi olmak en büyük hayalim.
Rubaiyyat, hikayeye gizem katıyorsun ama seni içselleştirmeyi senden korkmaya tercih ediyorum.
Ben'i, her şeyin bir hayal olduğundan şüphelendiren Prenses seni de anlamak gerek. Çünkü bence en güzel aşk bir insandan çok bir davaya duyulandır.