• İnsan arar…

    Bazen bulur, bazen buldum zanneder,

    Bazen buldum zannetmişken bir imtihanla kaybediverir…

    Aradığını bazen bir çift gözün derûnunda bulur,

    Bazen kaybeder kendisini insan,

    Bir çift gözbebeğinin ta içinde…

    Genç adam da ararmış, Aşkı ararmış…

    O kitaplarda okuduğu, filimler de seyrettiği,

    Hayalini kurduğu, rüyalarda gördüğü aşkı aramış yıllar boyu.

    Bir gün bir kütüphaneden bir kitap almış,

    Oturmuş sabaha kadar okumuş, yutmuş, o kitabı ezberlemiş.

    Bazen sayfaları birbiri ardınca çevirmiş.

    Tekrar okumuş… Tekrar okumuş…

    Ve o kitapta ki aşka vurulmuş genç adam.

    Sonra kitabı kapatmış sabaha karşı, düşünmeye başlamış;

    `Acaba böyle âşıklar gerçekten var mıdır?`

    `Böyle bir âşık? Böyle bir maşuk? Böyle bir çift göz gerçekte de var mıdır?`

    Kitabın kapağını kaldırıp bakmış ki,

    Kendinden önce okuyanların isimleri var.

    Bir tane bayan ismi `Acaba?` demiş,

    `Bir ömür beklediğim, aradığım acaba o olabilir mi?

    O da bu kitabı okurken, filan sayfada benim düşündüğümü düşünmüş müdür?

    Falanca sayfayı okurken, böyle bir tebessüm etmiş midir?

    Falan yerde gözlerinden yaşlar süzülmüş müdür bir bir?`

    Hayaller kurmaya başlamış.

    Sabah olduğunda genç adam, `Aradığım sevgiliyi buldum!` demiş.

    `O kadın benim bir ömür aradığımdan başkası değil!

    Göreceğim onun gözlerini, onun gözlerinin kapısından gireceğim yüreğine…`

    Sabah olunca, o isimde ki herkese birer tane mektup yazmış.

    Adresleri bulmuş fihristten.

    Göndermiş mektupları ve beklemeye başlamış…

    Bir, iki, üç, dört, beş…

    Günler günleri kovalamış haber yok.

    Bir sabah eve geldiğinde posta kutusu,

    Kalbi güm güm atmaya başlamış, çıkartmış `o`.

    Ondan bir mektup…

    Hemen alelacele merdivenleri koşarak çıkmış,

    Bir taraftan zarfı açmış okumuş, cevap;

    “Genç adam sizi tanımıyorum, bir kez bile görmedim yüzünüzü. Zaten görmem de gerekmez bir tek gördüğünü sevmez gözler ama itiraf edeyim yazdıklarınıza vuruldum. Sizde benim hoşuma gittiniz.”

    Genç adam hemen bir cevap karalamış oracıkta.

    Cevabını beklemeye koyulmuş, iki, üç gün.

    Hani beklerken de zaman geçmez.

    Koşmuş, gelmiş, bakmış posta kutusunda bir mektup,

    Hemen bir cevap,

    Bir mektup, bir cevap…

    Beş yıl boyunca karşılıklı mektuplaşmışlar.

    Birbirlerinin ne yüzünü ne de gözünü görmemişler bu zaman diliminde.

    Delikanlı dayanamamış artık yakmış hasret yüreğini,

    Bir mektup yazmış;

    “Hanımefendi sizi görmek istiyorum. Yüzünü görmeden, özüne vurulduğum kadını merak ediyorum. Ne olur buluşalım.”

    Cevap gelmiş;

    “Hay hay. Filan gün, falan sahil kasabasında, falan yerde bekliyorum. Beni tanımanız için yakamda da kırmızı bir gül olacak.”

    Zaman geçmek bilmemiş.

    Genç adam şiirler okumuş, türküler söylemiş…

    Nihayet o sabah geldiğinde, iki saat evvelden belki

    Koşturup o sahil kasabasına gelmiş, beklemeye başlamış.

    Martıların sesi bir başka,

    Dalgalar bir başka vurmakta sahile,

    Simitçi çocuk bile o gün bir başka güzel.

    Yüreği alt üst, pırpır.

    Vakit yaklaştıkça yerinde duramaz olmuş.

    Karşıdan gelenlere `Acaba o mu?` `Belki de budur.`

    Hepsinin yakasına bakıyor, `Yok o değildir!` `O değildir!`

    En son bakmış ki; karşıdan birisi geliyor.

    Muhteşem bir endam, saçlar bellere kadar dökülmüş,

    Bakışlar alıp insanı asırlar ötesine, kıtalar ötesine götürecek kadar güzel.

    Ve o kadar tatlı bir tebessümle genç adama doğru yürüyerek geliyor ki;

    “İşte” demiş “İşte biliyordum, o…”

    Ona doğru yürümeye başlamış, yaklaşmış,

    Tam karşı karşıya gelmişler, göz göze bakmışlar,

    Genç kız bir tebessüm edip delikanlının önünden sıyrılıp geçmiş ki;

    Arkada ellili yaşlarda, kalın camlı gözlükleri olan, yüzü çiçek bozuğu,

    Seksen kilo kadar, 1,50 boylarında, yakasında kırmızı bir gül olan bir kadın.

    Dönüp bakmış giden kıza,

    `Gel!` der gibi bakmakta o güzellik.

    Diğerinin gözlerine bakmış, yalvararak bakıyor.

    `Hayır!` demiş. `Ben bir anda vurulduğuma değil,

    Yüzünü görmeden, özüne vurulduğum kadına gideceğim.`

    İhtiyar kadının önüne gelmiş, durmuş, elini uzatmış.

    `Merhaba` demiş, `Ben filanca`. Kadın tebessüm etmiş.

    `Delikanlı sizi tanımıyorum ama şu karşı kaldırımda ki kız var ya, sizi görünce gözleri ışıl ışıl oldu. Yakasında ki gülü çıkartıp benim yakama taktı ve dedi ki;

    `Şişiş… Teyze, imtihan, imtihan…`

    Delikanlı dönüp bakmış ki, genç kız kollarını açıp kendisine doğru gelmekte.

    Bazen yıllar sürer bir gözün kapısından içeri girmek, bazen bir an…

    Ve o imtihanı verenler o kapıdan içeri girip,

    O gönülde bir ömür misafir olurlar.

    Gözler ki aşk kapısının tokmağıdır, gözler ki aşkın kapısıdır…

    Girmesini bilene…

    Serdar Tuncer
  • 240 syf.
    ·4 günde·8/10
    Kitabın adına hayran kalarak sepetime eklemiştim. Konusuna karakterlerine göz bile atmadan adeta kitaba vuruldum. Acaba nasıl bir sevda romanı olacak?
    Kitabın kapağını açınca ilk bölüm adıyla darbeyi yedim! Yazarın Hüseyin Rahmi Gürpınar olması sebebiyle başladım gülmeye. Yine orijinal bir roman tutuyordum elimde ve eminim yine birbirinden eşsiz karakterler tanıyacaktım.

    Kitabın konusu karısını aldatan bir adamın maceraları. Evet evet bu harika isimli kitap bir aldatma hikayesi! Şadan bey iflah olmaz bir çapkın(!) ve ailesi onun hayatını düzene koymak için evlendirir. Eşi Sabiha hanım dergilere yazı gönderen, entelektüel ve bilgice kendini donatmış biridir. Şadan bey ise eşinin yanında kendini cahil olarak görmeye başlar ve kendince bir oyuna kalkışır. Eşim benden güya daha akıllı ama ben onun ruhu bile duymadan aldatırım diye! Peki gerçekten her şey planladığı gibi olacak mıydı?

    Kitaptaki karakterlerin her biri ayrı ayrı özenilmiş gibiydi. Kitaptaki psikolojik temelli konuşmalar, zaman kavramı üzerine yapılan yorumlar çok hoştu. Yani sadece karısını aldatan bir çapkının romanı demek imkansızdı. Zaten işin içinde Gürpınar varsa mizahın da olacağı malumunuz. Şadan bey gibi bir karakteri sempatik gösterebilecek tek yazar da kendileridir bence.

    Kitapta güldüğüm , eğlenerek okuduğum çok yer oldu. Gürpınar da tam olarak bunu amaçlamıştı galiba. Ağlanacak halimize gülmek! Bu kitapta özellikle vurgulanan şey ne yazık ki yozlaşmamız. Doğu-batı arasında sıkışmamız ve nereye ayak uyduracağımızı bilemememiz.

    Peki 2 puan nereden kırdım?
    Gürpınar bazı bilimsel konuları uzun uzadıya anlatmayı sever ve kitapta bu kısımlar beni çok yordu.
    Bir de kitabın adının yarattığı hayallerimi yıkması sebebiyle yazara kırgınım

    Okuyacak olanlara şimdiden iyi okumalar :)
  • 256 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Bu yazdığım ne derece bir inceleme olacak bilmiyorum ama gerçekten kitaba vuruldum. Afallattı beni. Galiba ben de içimdeki şeytanla yüzleştim. Kitabı eleştirme haddimin olduğunu düşünmüyorum. Sabahattin Ali o kadar güzel tasvir etmiş ki her şeyi.. İstanbul'u gezdim kitapla . Pandemiden ötürü okuluma gidemediğim için özellikle Şehzadebaşı kısımları beni bir hayli duygulandırdı. Umarım bu kitap sizin de ruhunuza dokunur.
  • Sizler odaya girer girmez, yüzlerinize, suskunluğunuza, doğal saygınlı­ğınıza vuruldum. Bu gerçekten bir talihsizlik ve biraz sarhoş olmasaydım bunu size söylemezdim.
  • 151 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhabalar efenim Sözü hiç uzatmadan hemen hooppp yorumuma geçiyorum.. Çünkü bu kitap ile ilgili yorumumu bekleyenler varmış
    Yazarın sevdiğim bir kitabı oldu.. 13 kadının hikayesi.. Kitabı okuyan çoğu insan mutlaka kendine dair hikayesini bulmuştur eminim.. Gerçekten bu hikayeleri yaşamış insanlar yazmış gibiydi kitap.. Ben öyle sanıyordum fakat değilmiş.. Yazar kadınların hikayelerini kendisi kurgulamış.. Öğrendiğimde şok olmuştum..
    Her öyküde farklı farklı koşullarda olan kadınların öyküsünü etkileyici bir dille anlatmış.. Çoğu kadının öyküsü zaman zaman çok üzse de bazı bölümler de ümit veriyor.. Kitabı boş bir zamanınız da tüm gününüzü ona ayırarak, kendinizi vererek okumayı deneyin.. Daha haz alıyorsunuz kitaptan.. Daha ilk öyküde kalbimden vuruldum diyebilirim.. Onca şey yaşamasına rağmen ilk öyküdeki Deniz'in hala aşktan korkmayın, aşkın peşinden koşmaya korkmayın sözleri bende bir insan aşktan onca darbe yemesine rağmen hala nasıl olur da aşktan korkmayın der sorusunu sordurdu kendime.. Hele ki o her öyküde geçen kadınların balonlara olan sevdası.. Bende bir balon aşığı olarak aşırı etkiledi.. Sayfa sayıları bile balon içine yazılmış şekilde yapılmış.. Her öykünün sonunda bir şarkı.. Uçurmamızı istedikleri balonlar.. Bu kitap bana kadın olmanın gururunu ve kıymetini hissettirdi.. Şunu bir kez daha hatırlamış oldum;
    "Kadın şiirdir, şairi belli olmayan.. Kadın çiçektir, koklamaya bile kıyılamayan.. Kadın meltemdir ılık ılık eser ama bir kırıldı mı fırtına gibi yıkar geçer..
    Kısaca; kitap şiddetle tavsiyemdir.. Okuyun okutun.. .. .

    Keyifli Okumalar Efenim🕊 . .
  • Sevdiğim biri var çok güzel biri o kendini anladı vuruldum delice❤❤


    Ama gerçekten çok güzel bir kişi
  • 592 syf.
    ·14 günde·9/10
    Sissoylu serisinin ilk üçlemesinin son kitabı okuru yine yeniden yakalamayı başaran gizemle dolu birçok öğe içeriyordu. Yorumun tamamında sürpriz bozan olacağını baştan belirterek gönül rahatlığıyla devam edebiliriz. Brandon Sanderson ilmeklerce dokuduğu kurguyu bu kitapla tamamlamıştı. Üzerinize geçirebileceğiniz zor zamanlarda giyilen bir depresyon hırkasına benzetmek benim için yanlış olmayacaktır. Pandeminin başında okumaya başladığım bu seri gerçekten de günümüz dünyasından uzaklaşma konusunda beni epey bir içine çekti.

    Öncelikle Lord Hükümdar’ın başarılarına devasa bir alkış yollamak istiyorum. Bilmek kavramını dönüştürerek bizlere otoriteye sorgulatan bu kitap gücün kötücüllüğüne dair de yeni bir bakış açısı sunmaktaydı. Çok daha kötüsünün olduğun öğrendikten sonra Rashek gözümüze hayli insancıl halkını seven bir kişi olarak gözükmeye başladı. Bu da aslında insanların mücadelesinden çok neyle mücadele ettiklerini de düşünmemiz gerektiğini hatırlatır cinsten bir alt metne sahipti. Yok ettiğimiz sistem aslında bizleri daha korkunç bir kıyımdan koruyorsa bunu yine yapar mıydık? Eh finali düşündüğümüzde evet diyoruz.

    Rashek neye dönüşürse dönüşsün temelde Harap’a karşı bin yıl boyunca insanlığı ve dünyayı korumaya çalışan bir liderdi. Bunu yapmak için yarattığı diğer halklar beni hayli cezbetti. Bunların içerisinde en çok Kandra’lara vuruldum. Bu gizem kurguda en sevdiğim nüanslardan biriydi. Keza Harap’ın cismani gölgesi veya bedeni olarak yorumlayabileceğimiz atiyum zulasının da Kandra’lar tarafından korunması şahane bir fikirdi. TenSoon sayesinde bu kitapta iyice bu halka aşina olduğumuzda güç kayrası tanımlarıyla onların da metal kazıklarla yeniden forma sokulmuş sishortlakları olduğunu öğrendikten sonra içimi gıcıklayan bu halkın sondaki manevrasıyla mest oldum.

    Aynı zamanda Sazed’in uzun yıllardır aradığı dine ait bilgileri kendi halkından ve hatta birinci ağızdan alması fikri de muhteşem bir manevraydı. Tüm dinlerin içerisinde aradığı tanrı figürüne dönüşümüyse ayrı bir nokta. Hatta bu konuda en çok hoşuma giden detaylardan biri de öğrendiği ve araştırdığı her dinin dünyayı tekrar şekillendirirken kullanılması oldu.

    Kurgu boyunca gördüğümüz göreceğimiz her detay bizlere sonrasında işlevli bir halde geri döndü. Keyif almamın asıl sebeplerinden biri de bu. En küçük bir bilgi kırıntısı dahi bir öneme sahip olunca kitabın ne kadar incelikli düşünüldüğünü görmemek imkansız hale geliyor. Kolossların arasındaki İnsan’a da buradan minik bir sevgi bırakıyorum. Keza kendileri büyük manevralardan birini çözmemizi sağladı.

    Denge algısı ekstra sevdiğim konulardan biriydi. Kendi içimde bizlere verilen günlük parçalarında çözüme yaklaştığım bir pasajla devam etmek isterim. “Üç güç arasında Ferusimya denge gücüdür. Muhafaza ve Harap arasındaki mücadeleden önce insanlar arasında yalnızca o bilinirdi. Ferusimya’da, güç saklanır, ardından sonra kullanılır. Enerji kaybı olmaz, sadece kullanım zamanı ve oranında bir değişim olur.”

    Yukarıdaki pasaj 229. sayfada yer alıyor. Bunu okuduğumda seriyi bana öneren arkadaşlarım Bihter ve Hatice’ye bunu okuduktan sonraki hissiyatımı paylaşmıştım. Aklıma ilk gelen fikir potansiyel, kinetik ve mekanik enerji olmuştu. Basitçe bir eşleme yaptığımızda potansiyel enerji bu kurguda kendisini Muhafaza olarak bizlere sunuyor. Kinetik enerjiyse Harap olarak karşımıza çıkıyor. Ferusimya ise ikisinin toplamı olan ve asla değişmeyen mekanik enerji. Aslında buradaki açıklama böyle düşündüğümüzde bize finali verir nitelikteydi. Harap veya Muhafaza’dan güçlü olan her ikisinin bütününden oluşan Ferusimya’ydı.

    Elbette bunun için ilk adayım Sazed olurdu demiyorum ama gücün yönetimi konusunda bu açıklama benim gerçekten hoşuma giden bir vurguydu. Buna ek olarak Muhafaza’nın Harap’ı sona götüremeyeceğini bilmesi sebebiyle ikisinden oluşan bir canlı üzerinden bu planı yürütmesiyse daha da güzel bir hamleydi.

    Kurgunun bazı noktalarında romantik kırılmalar sebebiyle çekimser yaklaşsam da şu an geri dönüp baktığımda bunlar beni rahatsız etmiyor. Elend’e tanınan ekstra yaşamın nereye gittiğini görmek üzücü olmaktan çok makul bir noktaya taşınıyor. Sazed ile Tindwyl arasındaki ilişki ve sonrasındaki dönüşüm benim için hala sorgulanabilir noktalarda. Kısmen Harap’ın hamlelerinden biri gibi düşünülebilir ama yine de zaten bu aşktan önceki halinde de bu noktaya gelebileceğine inanıyorum.

    Spook’un dönüşümü, Yomen’in liderlik vasfına sahip oluşu ama savaştan bihaberliği, Demoux’un kendini adayışı, Marsh’ın bitmek bilmeyen çilesi, TenSoon’un kilit hamlelerle halkına karşı bir devrim başlatması ve daha nicesi için teşekkürü borç bilirim. Her şeyin sonunda cennetten bildiriyorum buralar çok güzel havalarına bile tamamım sanırım. Güçlü bir kurgu sunulduğu sürece romantizmi sevebilirim.