Okuduğum dördüncü Barış Bıçakçı kitabı ama hâlâ neden yazarın kaleminin bendeki etkisinin bu denli yüksek olduğunu anlayabilmiş değilim. Her cümlesinde bıraktığı hüzünden mi yoksa karakterlerin bambaşka soruları zihnimde arşınlamasıyla mı ilgili bilmiyorum ama yine kitabın sonunda boğazıma oturan yumruyla kalakaldım.
Kitap hayatını bir tuzağın içine düşmüş gibi gören Canan'ın penceresinden açılıyor. Torununun öldüğünden haberi olmasın istedikleri anneanneyle kaybettikleri kızlarıymış gibi konuşmasını istedikleri Canan. Daha sonra Başak ve hayatındaki insanları yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz.Türkan, Umut, Nana, Ahmet, Abidin... Kitap, Umut için sadece yaşanan an ve geçmişin var olması gibi bir geçmişten bir de şimdiden ilerliyor. Yani düzenli bir ilerleme şekli yok. Bu durum kitaba devam etmeyi bazıları için zorlaştırsa da benim kitapla ilgili en sevdiğim detaylardan biri oldu.
Barış Bıçakçı kitaplarını okuduktan sonra zihninden geçenleri bir noktada toplayabilmek pek de mümkün olmuyor. Hayatın içinden kanıksadığımız, alıştığımız ya da bambaşka bir tarafından hiç karşı karşıya kalmak istemediğimiz durumları, çıplak gerçeği tatlı bir kederle her kitabında sunmayı başarıyor. Yeri bende hiç değişmeyecek yazarlardan biri ve yine aklımdan hiç çıkmayacağını düşündüğüm bir hikaye.