Ağrıdağı zulme, kötülüğe öfkelenmiş, kaldırmış bir parçasını bunların üstüne yollamış. On beş köy tekmil canlısıyla dağın altında kalmış. Dağ yutmuş onları... Ağrının öfkesi budur. Aşk kuşu bir yalımdır. Dokunduğu yüreği yalım eder. Sevda yuvası yalımdır.
Gülbahar sevincinden deli divane oldu. Memonun halini bile aklına getirmeden hemen Ahmede koştu. Memodaki değişikliğin, çöküntünün hiç farkına varmadı. Kara, güzel gözleri onulmaz bir kederle çukura gömülmüştü. Bir yalnızlığa batmıştı. İpıssız dünyada tek başına yüzer gibiydi. Belinden zorla, halsizce çıkardığı açkıyı Gülbahara verirken, sanki elleri yoktu. Açkı kendi kendine gitti, kızın ellerine düştü.
Sarayın yapıcıbaşısını, bütün halk bu yüzden kutluyordu. Onu bir ermiş sayıyorlardı. Üstelik bu yapıcıbaşı bir Süryaniydi. Çok hapiste yatmış bir kişiymiş. Zindanında derdini belasını onun kadar bilen çok az kişi varmış. Ne olursa olsun bu zindana vur göz deliği bırakacağım. Ne olursa olsun, dünyada ilk olarak, benim yaptığım zindanın karanlığına pare pare ışık düşecek. Ve hiçbir zalim benim yaptığım ışık ocaklarını tıkayamayacak söndüremeyecek...
Sofi böyle tuhaf, şaşkın şeyler düşünürken, şu insanoğluna akıl ermez, diyordu. Bir incecik kavaldan koskoca, kükremiş bir dağ çıkarıyorlar, diyordu. Şu indanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar.