“gece yarısı şehre tepeden bakalım.”
neden efsun abla? neden? neden şehre tepeden bakmak istiyorsun?
“hep şehir mi bakacak bize tepeden?”
aslında sadece şehir değil herkes bize tepeden bakıyor. çünkü sürünüyoruz. ama bundan şikayetçi değiliz. biz de onlara aşağıdan bakıyoruz. hayatı kimselerin bakmaya tenezzül etmediği bir yerden, dipten, en derinden görüp anlıyoruz.
hepimizin kaderinde bir cinayet var. ya işlenmiş ya da işlenecek. başka birinin ölümü üzerine inşa edilen hayatların zehri akıyor genzimizden. kutsal kitapların ilk hikayeleri boşuna cinayetle başlamaz.
“hayat çok kısa, salak olmak lazım kendini öldürmek için!”
“ben salağım tamam da? peki sen? sen bu halinle nasıl bu kadar mutlu ve neşeli olabiliyorsun efsun abla?”
“ne varmış halimde?”
“bacakların.”
“bacaklarım? ben kestim onları. içtim içtim, kafayı iyi ettim, sonra kestim testereyle. bağıra bağıra, kendime küfürler ede ede. ayıla bayıla acıdan. kestim ikisini de.”
“neden yaptın ki böyle bir şey?”
“fazlaydılar.”
“sana mı fazlaydılar?”
“bana, sana, bu dünyaya… değmezdi o iki bacakla yaşamaya. kendimi öldüreceğime, kestim ben de bacakları. kurtulduk. hem bacaklar, hem ben, hem de dünya.”
devamlı sorarız birbirimize, “benim ne işim var burada?” diye.
tanrıyı uydururuz bahane olarak. bir yaratıcının eğlencesi olduğumuza ikna oluruz. bizimle eğlenen bir yaratıcının hiddetinden kendi kendimizi korkuturuz. o yüzdendir içine düştüğümüz bu boşluklar, bu kayboluşlar, bu anlam aramaları, bu bulamamalar, bu bunalımlar…