Niçin, bilmiyorum. Sizce gerçekten yapabilir miydim? Eski zaman kâhinlerine göre bir soru bu. Benim gibi güzellikten yoksun, çekici yanı olmayan, ne geçmişi ne amacı olan, iş bitiricilikle alakası olmayan, parlak hiçbir özelliği bulunmayan kısacası hiçin teki olan bir kızın tuzu kurular dünyasında boğuşma fikri, daha denemeye kalkışmadan beni yormuştu. Tek bir şey istiyordum: Beni rahat bıraksınlar, fazla bir şey istemesinler ve gün içerisinde açlığımı giderebileceğim biraz vaktim olsun.
Tutunacak hiçbir dalım yok. Beni anlamlı kılan hiçbir şey yok artık. Kendimi umutsuz hissediyorum. Keşke ağlayabilsem. İntihar edemeyeceğimi hissediyorum, ama bu, acımı ve kaygımı daha da derin ve sancılı kılıyor. İntihara umut bağlayabilsem, yakın bir ölüme bel bağlayabilsem, kendi ölümümü seçebilecek olsam, o zaman bu korkunç acıya daha kolay katlanırım çünkü acımın bir sonu olduğunu bilirim. Ölümden yana umudum yok. Bu umuda sahip değilim. Artık hiçbir umudum yok.
Sözcükler kırılgandır; yaşamamıza yardım eden sözcükler ve acı ve umutsuzluk kapımızı çaldığında her defasında yeniden dile getirmemiz ya da keşfetmemiz gereken sözcükler kırılgandır; ama sözcükler sessizlikle örülüdür ve sözcüklerin kırılganlığı, binbir şekilde dile gelen ve kolaylıkla parçalanan sessizliğin kırılganlığına işaret eder.
Uyuduğunuzu bilmezseniz, ilelebet uyuyacağınızı hiç bilmezseniz ve bir daha katiyen uyanmayacağınızı hiç mi hiç bilmezseniz faraza, fena mıydı efendim? O da iyi bir şeydi.
Müsamere yapan çocuk gibi yummuştu gözlerini. Beklemişti ki uyku gelsin. Her gün, yalnızlığı aklına her düştüğünde, çocuklarını, torunlarını her yâd edip yandığında, sağolasıcanın her hasretine yanıp da onu her arayıp bulamadığında, şu hayatta kime dokunduysa ölüp gittiğini her yeni baştan idrâk edip her kahr-ı perişan olduğunda, muvaffak olamamış intihar teşebbüsüne her köpürdüğünde diyordu ki bari uyuyabilseydim iki lokma, vakit geçer gider hiç olmazsa; yumuyordu gözlerini sımsıkı, uykuyu temrin ediyordu.