Çok sorunu var bu kitabın.
Öncelikle roman kişileri çok "yapılmış" görünüyor. İtkileri, acıları, sevinçleri, fikirleri çok düşünülmüş, taşınılmış, çatılmış. Umut ve Sanem'e dair yığınla şey okudum ama onları yakından tanıyamadım. Birinci tekil anlatıcıyla bile yakınlaşamadım onlara. Kendilerini sürekli acıyla tanımlamaları da mani oldu buna. Ayfer Tunç'un onları "gerçek" kılmak için bunca kahırla bezemesi doğru gelmedi.
"Acı kaskatı bir gerçek ve yaşlıların çığlığı gibi, bize yaşadığımızı hatırlatıyor." s. 156
Başkişilerden çok onların etrafında, hayatlarına etki eden kişileri dinledim sürekli. Umut ve Sanem'in etrafını saran kişilerden bir çizgi oluştu da siluetleri belli oldu. Diğerleri olmasaydı Sanem ve Umut kağıt üzerinde kalırdı; cansız, ruhsuz. Kişi ağırlıklı bir roman gibi dursa da başkişilere odaklanamayan, okurun ilgisini onlarca diğer karaktere dağıtan bir yapısı var.
Onlar konuştukça Ayfer Tunç'un sesi geldi kulağıma, satır aralarından fikirleri sızdı, bazen fışkırdı. İsterdim ki roman kişilerinin kendi sesi olsun.
İlla benzetmek gerekmez ama Çağan Irmak filmlerinden birini izlemiş gibi oldum roman bitince. Ayfer Tunç, aynı Çağan Irmak gibi bizi üzmek, sarsmak, huzursuz etmek için çabalamış. Yazarın böyle bir amacı olabilir, amenna; yanlış olan bu amacın çok belirgin olması, bir çabaya dönüşmesi.
Romanın kendi akışı içinde bir sürü acı dolu olay gerçekleşebilir ve biz bunu sindirebiliriz. Lakin bu kitapta o kadar çok "yapma" acı var ki insan rahatsız oluyor, bir sömürüye dönüşüyor eser. Okuyan görecektir, Gülsün meselesi sanki romana son anda dahil edilmiş, sanki Ayfer Tunç "bu yetmedi, şunu da ekleyeyim de acı neymiş görsünler." demiş. Zaten açıldığı hızla kapanıyor Gülsün meselesi.
Diğer yandan "hayat limona benzer, son damlasına kadar sıkmalı"