ABD’nin Ortadoğu’daki askeri, siyasi ve ekonomik varlığının nihai ve uzun vadeli amaçlarından biri, İsrail’in önündeki büyük ve merkezi engelleri kaldırmaktır. Irak’ın işgali, Suriye’nin iç savaşla çökertilmesi ve Libya’nın bölünmesi gibi tarihsel süreçler, İsrail’in çevresindeki güçlü Arap milliyetçisi veya merkezi devlet yapılarını tasfiye etmiştir. Bu durum, bölgede yeni otonom/kantonal yapıların önünü açarak geleneksel devletleri zayıflatmıştır. Bölgesel güçlerin (Türkiye, İran, Mısır vb.) kendi iç ve dış sorunlarıyla meşgul edilerek sınırlarının baskılanması, İsrail’in hem askeri hem de istihbari olarak bölgede daha rahat hareket etmesine ve nüfuz alanını (doğrudan toprak ilhakı olmasa bile) ekonomik ve siyasi olarak genişletmesine zemin hazırlar. İbrahim Anlaşmaları gibi diplomatik hamleler de bu nüfuzun meşrulaştırılması adımları olarak okunur.
İsrail için en büyük varoluşsal tehdit topraksızlık değil, demografidir. Bugün bile işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki Filistin nüfusu, İsrail’in Yahudi karakterini korumasını zorlaştıran bir "demografik saatli bomba" olarak görülmektedir. İsrail, sınırlarını coğrafi olarak genişletip milyonlarca Arap, Kürt, Türk veya Fars nüfusu kendi sınırlarına dahil ederse, ya demokratik karakterinden tamamen vazgeçip katı bir apartheid (ırk ayrımcılığı) rejimine dönüşmek zorunda kalır ya da Yahudi devleti kimliğini kaybeder. Sınırları fiziksel olarak genişletmek, devasa askeri maliyetler, bitmeyecek gerilla savaşları ve sürekli isyanlar demektir. ABD emperyal aklı ve İsrail stratejisi, toprak ilhak etmek yerine "uydu yapılar ve zayıf komşular" formülünü tercih eder. Hedef toprak büyütmek değil; çevrede tehdit oluşturamayacak, parçalı, istikrarsız veya İsrail ile uzlaşmak zorunda kalan yönetimler zinciri yaratmaktır.
"ABD