Yeni doğmuşları isimlendirmek Kavmime peygamber gelse İlk Leylâ'ya anlatmak isterdim ​Annem şiir gibi bir hırka örse Muhakkak ilk Leylâ'da görmek isterdim Kış böyle geçse Köye yardımlar gelse... (Kavmime Peygamber geldi leyla, sana anlatmadıktan sonra ne anlamı var...)
Şiir
Anlayamıyorum sizi?
Yarın dünya kupası için maç var ve bizimde milli takımımız da gidiyor. Sırf bunun için yarınki lgs iptal edilip cumartesiye alındı. Herkes bu anı paylaşılıyor özellikle nasıl uğurlandıklarını! Yarınki maç için sabahın 4'üne 5'ine alarmlar kuruldu.. Peki Filistin'de ki savaş için neden herkes paylaşım yapmadı, boykot yapmadı bunun için klipler yapmadı? Sabah namazına kalkmayan, buna üşenen insanlar sabahın 4'ünde sırf maç için kalkıyor, üşenmiyor! Peki neden Filistin'de ki bombalar için klipler yapmıyorsunuz? Neden Filistin'e giden yardımlar, kişiler için paylaşım yapmıyorsunuz? Anlayamıyorum ben insanları sırf bir maç için yaptığınız şeyleri insanlar ölürken,bombalanırken umrunuzda değil! İster Filistin olsun ister diğer zulüm altındaki müslüman devletler olsun çok KOLAY UNUTULDU!! Burda bunun hakkında paylaşım yapan arkadaşlar var mı bilmiyorum görmedim ki çokta girmiyorum ama her yerde bu maç için yapılan şeyleri gösteriyorlar o yüzden böyle bir yazı yazmayı gerek gördüm. Son olarak her şeyde işte Türk, türk dediğin böyle olur, türkün gücü gibi şeyler görüyorum. Hayır! Türk dediğin, bir maçın heyecanına kapılıp yanı başındaki dünya yangınını unutan bir topluluk değildir. Bugün ekranlarda parlatılan bu duyarsızlık, bizim asıl ruh kökümüzü yansıtmıyor. Çünkü tarih şahittir ki: Türk demek, merhamet demektir; Türk demek, mazlumun sığınağı demekti. Bizler, sadece kendi sınırlarını değil, yeryüzündeki tüm masumları korumayı vazife bilmiş bir ecdadın torunlarıyız. Osmanlı Türk'ü, gittiği her yere sadece adalet götürmüş; Endülüs'ten İrlanda'ya kadar dini, dili ne olursa olsun her mazlumun gözyaşını silmiştir. Vakıflar kurarak sokaktaki yaralı kuşları bile düşünen, sefeğe giderken kopardığı meyvenin parasını ağaca bağlayan bir ahlakın mirasçılarıyız. Bu
Reklam
Sosyal medya, günümüzde sadece bir iletişim aracı değil; kelimelerimizle, beğenilerimizle ve paylaşımlarımızla her an amel defterimizi doldurduğumuz devasa bir meydandır. Gerçek hayatta yapmaktan utandığımız birçok günah, ekran arkasındaki o sahte gizlilik hissiyle sosyal medyada kolayca işlenebilmektedir. İslam ahlakı (edeb ve mahremiyet) ekseninde, sosyal medyadaki en büyük yanılgılarımızı ve dikkat etmemiz gereken kırmızı çizgileri şu şekilde derinleştirebiliriz 🔍 1. Doğruluğundan Emin Olunmayan Bilgiyi Yaymak (Hüsn-ü Zan ve Münafıklık Alameti) Sosyal medyanın en büyük tehlikelerinden biri, yalanın saniyeler içinde milyonlara ulaşmasıdır. Ayeti Kerime: "Ey iman edenler! Bilmeden bir topluluğa zarar verip sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın." (Hucurât, 6) Yanlışımız: Önümüze düşen bir skandalı, bir siyasi haberi veya bir kişi hakkındaki iddiayı doğrulamadan "Paylaş" veya "Retweet" butonuna basıyoruz. O haber yalansa, o yalanın ulaştığı yüz binlerce insanın vebali ve iftirası doğrudan bizim defterimize yazılıyor. 🎭 2. Gösteriş (Riya) ve "Nazar" Davetiyesi İslam'da ibadetin de iyiliğin de gizli olanı makbuldür. Günümüzde ise tam tersi bir "görünme" yarışı vardır. Yanlışımız: Gidilen lüks restoranlar, alınan pahalı hediyeler, mutlu aile tabloları veya yapılan yardımlar sürekli sergileniyor. Bu durum iki büyük tehlike doğurur: Riya (Gizli Şirk): Amelleri Allah rızası için değil, insanların beğenisi (like) için yapmak. Haset ve Nazar: Evinde huzuru olmayan, maddi durumu yetersiz olan veya evlenememiş bir insanın o paylaşımlara bakarak iç geçirmesi, hem o kişiye psikolojik zarar verir hem de nazar yoluyla paylaşımı yapana manevi zararlar döndürür. 🛑 3. Mahremiyet Sınırlarının Yok Olması
1000Kitap
"Vazifeye sizin talip olmanız gerekir."
Ergün Arıkdal Bu alanla ilgili video izlerken sonda "Vazife verilmez, alınır." tarzı bir söz denmişti. Ve de etkilendim. Tıpkı "Saygı beklenmez, hak edilir." gibi meyveli yaş pasta tadında bir sözken sevmemem mümkün değil. (: O zaman anlıyorsun ki tercih yapıyorsun: Zorunda tutulmamışsın. Kişinin kendi iradesiyle doğruyu seçmesi ile zorundalıktan seçmesi hiç de aynı şey değil. İrade ve akıl bağlantısını sağlıklı kurup yolunu seçtiğinde "Allahım ilmimi arttır.", "Allahım sana varacağım yollarda yürüt beni." , "Allahım, beni aklınla akıllandır, ahlakınla ahlaklandır.", "Allahım tövbe ediyorum, nefsimi sana emanet ediyorum. Sen emaneti hakkıyla koruyansın.", "Allahım idrakimi arttır, seni hakkınla tanımam mümkün değil ama denemek, elimden geldiğince tanımak isterim.", "Allahım beni iyilik edenlerden, yardımı layıkıyla yapanlardan eyle." gibi çağrıların (duaların) olacaktır/ oluyordur. Tercihi iman ile zorundalıktan/ kandırmacadan yapılan sözde iman farkı gibi. Kişiliğini sağlamlaştırmak ve geliştirmek istiyorsan sağlamlaştıran ve geliştiren yollarda yürüyeceksin. Nefsin canavar halini, ilkelliğini, iradesizliğini, iyi- kötü ayırt edemeyişini, yetersizliğini, basitliğini, acizliğini vs. görmezden gelip ehlileştirmezsen çağrıların "Allahım hırsızlık yapmam için lütfen ev boş olsun.", "Allahım umarım karım eve gelmez.", "Şu işi alabilmek için ne yalan söyleyebilirim Allahım?", "Milleti dolandırabilmek için başka ne numaralar vardır Allahım?", "Olmek üzereyken kestirmeden cenneti nasıl garantilerim Allahım?", "Allahım tatile gidiyorum, ne olur röntgen çekeceğim kadınlar/ erkekler olsun."... Şeytanın da Allahı vardı ama şeytanı İlahlaştıranlar ilk sanırım, her neyse. Akıllı ve iradeli varlıksan tabi ki görev almayı da bilmelisin: Seçim yapman gerekecek. Ama kullanamıyorsan
Duygu ve Düşünce
Ed-Dürretü'l-Mudiyye Fi'l-Lügati't Türkiyye
"Gece ve gündüzün devam ettiği müddetçe Türk dili için tam ve mükemmel olarak parlayan inci. Bütün yardımlar Allah'tandır. Doğru yola ancak Allah iletir"
Ekonomik krizler ve yoksullaşma süreçleri toplumsal hareketler tarihinde her zaman iki ucu keskin bir bıçak olmuştur. Bu durum ne tamamen kalıcı bir uysallık yaratır ne de sürekli bir patlama üretir. Krizin ilk ve genellikle en uzun süren evresinde yoksulluk bağımlılığı derinleştirir ve statükoyu tahkim eder. Çünkü geçim sıkıntısı sarsıcı bir boyuta ulaştığında insanların önceliği sistemi değiştirmek değil bugünü kurtarmak olur. Güvencesizlik bireyleri risk almaktan alıkoyar. Bu evrede yerel yönetimlerin sunduğu sosyal yardımlar veya sağladığı küçük imkanlar halk için hayati bir nefes borusudur. İnsanlar bu boruyu kesecek ya da riske atacak herhangi bir siyasi maceradan kaçınır. Dolayısıyla kriz ilk etapta iddia edilenin aksine bir isyana değil, tam tersine mevcut güç odaklarına daha fazla sığınmaya ve sessiz bir kabullenişe yol açar. Ancak bu sinsi bağımlılık ilişkisinin de rasyonel bir sınırı vardır. Kriz öyle bir eşiğe gelir ki yerel güç odaklarının elindeki kaynaklar artık tabanın asgari geçim ihtiyacını bile karşılayamaz hale gelir. Yani sadakat karşılığında sunulan o hayatta kalma garantisi çöker. İşte bu nokta patlamanın veya ani kopuşun yaşandığı yerdir. Toplum verilen yardımların artık eriyen hayat standartlarını kurtarmaya yetmediğini gördüğü an o güne kadar sessizce katlandığı bağımlılık ilişkisini bir gecede terk edebilir. Türkiye’nin siyasi geçmişine baktığımızda bu kırılmaların genellikle sokak hareketleri veya fiziki patlamalar şeklinde değil, sandıkta sessizce büyüyen ve tüm dengeleri altüst eden devasa dip dalgalar halinde gerçekleştiğini görürüz. 1994 ve 2002 dönüm noktaları bunun en somut örnekleridir. Dolayısıyla yoksulluk statükoyu bir süre korur ama ona mutlak bir kalıcılık sağlamaz. Kaynaklar tükendiğinde ve yerel güç odakları koruyucu rolünü
Siyaset
Reklam
Reklam