İbrahimi dinler ve Animistik inançlar
Semitik dinlerin (Yahudilik, Hristiyanlık, İslam) temelinde gökte taht kurmuş bir Tanrı figürü yer alır. Bu Tanrı insanı yaratır, ona görevler verir, onu sınar, yargılar ve sonunda onu ya ödüllendirir ya da cezalandırır. İnananlar için bu, yüce bir adalet sistemidir; ancak bu sistemin temelinde sorgusuz itaat, emir–yasak ilişkisi ve merkezi bir otorite bulunur. Tanrı bir kraldır, insan ise onun halkı. Animistik inançlar ise Semitik dinlerin aksine itaate değil ilişkiye, hiyerarşiye değil dengeye, korkuya değil şükrana dayanır. Ne cennet vaadi vardır ne de cehennem tehdidi. Kutsal, insanın üstünde değil içindedir; ağaçta, suda, hayvanda hatta rüyada. Semitik dinlerin doğa ile ilişkisi pragmatiktir: Doğa ya insanın hizmetine verilmiş bir nimet kaynağıdır ya da sabredilmesi gereken bir sınav alanı. Oysa animistler doğayı bir rakip ya da tüketilmesi gereken bir nimet değil, bir yaşam ortaklığı olarak görürler. Rüzgâr ile konuşur, geyik ile kardeşlik kurar, ağaçları dinlerler. Bilgelik gökten gelen emirle değil, ormandan gelen işaretle kazanılır. “Tanrı kimdir? Gökte oturan bir kral mı, yoksa toprağın kalbinde saklı bir bilinç mi?” sorusu bu anlayışın özünü yansıtır. Animist toplumlarda hayvanlarla ruhani ilişki kurulur. Hayvan ne yalnızca avcıyı besleyen bir besin ne de insan-dışı bir varlıktır; o, ailenin bir parçasıdır. Bir öğretmen, ruhsal yoldaş ve kutsal bir armağandır. Bu nedenle avlanma eylemi bir tür ritüel dönüşüme dönüşür. Hayvan aslında “öldürülmez”; yenen eti ve ruhu bir başka insana geçerek onunla yaşamaya devam eder. Bu anlayış, Semitik dinlerdeki “Hayvanlar size musahhar kılındı.” yaklaşımından önemli ölçüde ayrılır. Burada doğanın verdikleri değil, bizzat doğanın kendisi kutsaldır. Animistler, doğadaki canlıları birer “kişi” statüsünde görür; onlarla
Malumattan Marifet Doğar mı?
Asrımızın en büyük zihni sapmalarından biri, insanların yalın bir bilme eylemi ile o bilginin muktezasıyla amel etmeyi birbirine karıştırmalarıdır; halbuki insanoğlu bilmenin tek başına pek de matah ve ulvi bir şey olmadığını bir derk edebilseydi, malumat hamallığından sıyrılıp hakiki marifetin peşine düşerdi. Bilgi zihnin ameli iken; özümsemek, içselleştirmek ve o doğruyu bizzat hayat sahnesinde yaşamak kalbin rehberliğinde vuku bulan ve bilmekten fersah fersah üstün olan asıl rüçhaniyettir; zira biri insanı sadece muhakemeyle sevk ederken, diğeri kalbi bir inşirahla, biri fani bedeni harekete geçirirken, diğeri emr aleminden üflenmiş baki ruhu şahlandırır. Ruh, varlığın aslı ve ebedi cevheri iken, beden onun bu gurbet diyarında giydiği muvakkat bir giysisidir; tıpki fani dünyaya ait olan maddi zihnin geçici, kalpte inkişaf eden nurlu imanın ise baki olması gibi, insan satırlardan devşirdiği ilmi iktisap ettikten sonra onu mutlaka kalbin tasfiye süzgecinden geçirerek marifetullaha tahvil etmek mecburiyetindedir. Bugün elinizin altındaki bir telefonla, iki tıkla her türlü bilgiye zaten saniyeler içinde ulaşılabiliyoruz; dolayısıyla asıl mesele kupkuru bir malumat yığınına sahip olmak değil, o bilginin ruhu besleyen maneviyatına erip hikmetle amel edebilmektir ki, amelden mahrum kuru bir bilgi, kitap yüklü eşşeğin yorgunluğundan farksızdır. Allah ayetinde Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumuna benzer fermanıyla malumat hamallığını şiddetle yererken; İki Cihan Serveri Efendimiz de Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırım buyurarak, kalpte aks-i seda bulmayan kuru bilginin manevi bir vebal olduğunu bizlere ihtar etmektedir. Mevlana’nın sevdiğim bir sözü var **Hırka ve sarf ilmiyle insan fakih
Din
Reklam
Değerli alıntı ve paylaşımlarınız
Dilara Dilara 🖇Bir adama bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kağıt, mürekkep ve tutkal satmış olmazsın, ona tamamıyla yeni bir yaşam satmış olursun. Sevgi, dostluk, mizah ve geceleyin denizde dolaşan gemiler, eğer o kitap gerçekten benim anladığım anlamda bir kitap ise onun içinde bütün gökler ve yer vardır. Cemil Meriç Kitapsız ve kütüphanesiz bir ev mağara karanlığından farksızdır diyordu bir hocamız.✨ Serhat M A X I M U S M A X I M U S · KahveCan KahveCan Sadece derin sevgisi olanlar, derin acıları hissedebilirler..'' Lev Tolstoy Tarık Özkan Tarık Özkan Uyumak istiyorum, uyuyamıyorum, düşünmeyeyim diyorum, onu da yapamıyorum.
Kapitalizm, insanı yaşatmak için elini cebine atmayı reddedip, onu öldürmek için şık paketli "hizmetler" sunmaya başladığı an maskesi tamamen düşmüştür. Bugün İsviçre, tarafsızlık maskesinin ardında, dünyanın en kirli pazarını işletiyor: Ölüm Pazarı. Bu bir "hak" değil, bu bir "seçim" değil; bu, sistemin artık posasını çıkardığı, üretim çarkına dahil edemediği ve bakım yükünden kurtulmak istediği insanları nezaketle kapı dışarı etmesidir. Önce sağlık sistemini özelleştirip insanları hastane masrafları altında eziyorsunuz. Emeklilik sistemini çökertip yaşlıları yalnızlığa ve yoksulluğun soğuk kollarına terk ediyorsunuz. İnsanları beton yığınları arasında, bir başına, kimsesiz bırakıyorsunuz. Sonra, yarattığınız bu cehennemden kaçmak isteyen insana dönüp, sanki büyük bir lütufmuş gibi "Bak, İsviçrede 10 bin franga çok şık bir ölüm var, git ve kurtul" diyorsunuz. Bu bir özgürlük mücadelesi değil, bu modern bir imha operasyonudur! Sektör o kadar arsızlaştı ki, artık "kim daha teknolojik öldürecek" yarışı başladı. Philip Nitschke gibi figürler, fütüristik kapsülleri (Sarco) birer teknoloji harikası gibi pazarlıyor. Ölümü bir "kullanıcı deneyimi" haline getirdiler. 3D yazıcıdan tabut basıp içine insanları yerleştiren bu zihniyet, bir insanın acısını dindirmeyi değil, o acı üzerinden pazar payı kapmayı hedefliyor. Rekabet kızışıyor, örgütler birbirini "iş modeli" çalmakla suçluyor. Ölüm bile, borsada işlem görecek bir metaya dönüştürülmüş durumda. İkiyüzlü Burjuva Adaleti Şu çelişkiye bakın: 76 yaşındaki devrimci Andrea Stauffacher sokakta yaşamı, barışı ve sömürüsüz bir dünyayı savunduğunda karşısında devletin copunu, mahkemenin hapis kararını buluyor. Çünkü yaşamak ve yaşatmak için direnen her nefes, sistem için bir
​İnsanlık için bir ses,mazluma olsun nefes!
📢Sadece 2 Dakika, 12 Bin Hayat İçin Susma! ​Vatanında yaşamak isteyen 12.000 insan, sessizliğin gölgesinde ölüme yürütülüyor. Sadece üzülmek yetmez! ​Milyonlarca imza, milyonlarca e-posta, milyonlarca ses olabiliriz. ​Belki senin tek başına gönderdiğin bir mektup dünyayı yerinden oynatmayacak. Ama milyonlar yaparsa, o yazı tarihin akışını değiştirir. ​Afişteki linklere gir, 2 dakikanı ayır ve başvuru yap. Senin sesin, onların bir ömrü olabilir. Bugün vicdanının sesi ol. Geç olmadan, hemen şimdi! ​#Susma #İnsanHakları #12Binİnsan #Adalet #Filistin #StopTheExecutions #HareketeGeç #UrgentAction #HumanRights #ICC #UNHRC Just 2 Minutes, For 12,000 Lives: Don't Be Silent! 12,000 people who want to live in their homeland are being led to their deaths in the shadow of silence. Just being sad isn't enough! We can be millions of signatures, millions of emails, millions of voices. Perhaps a single letter you send won't move the world. But if millions do, that letter will change the course of history. Click the links on the poster, take 2 minutes and submit an application. Your voice could be their life. Be the voice of your conscience today. Before it's too late, right now! #Don'tBeSilent #HumanRights #12ThousandPeople #Justice #Palestine #StopTheExecutions #TakeAction #UrgentAction #HumanRights #ICC #UNHRC Kurumlara Gönderilecek Resmi Başvuru Metni ​(Bu metni OHCHR, ICC ve Amnesty'nin iletişim formlarına ingilizce olarak kopyalayıp yapıştırabilirsiniz) ​Subject: Urgent Human Rights Concern: Prevention of Mass Executions and Protection of Civilians ​To the Relevant International Authorities, ​I am writing to express my deepest concern regarding the imminent threat of mass executions involving approximately 12,000 individuals. This situation represents a grave violation of
1000Kitap
Her Şey Bir Nefesle Başladı...
"Her Şey Bir Nefesle Başladı..." İnsanoğlunun serüveni, o mutlak sessizliğin ve güvenin hüküm sürdüğü ana rahminde, henüz kelimelerin ve renklerin uzağındayken başlar. Ancak bu yolculuk, sadece biyolojik bir büyüme hikâyesi değildir; rahimden dünyaya atılan o ilk adım, aslında devasa bir emanetin omuzlanışıdır. Dünyaya geldiğimizde ciğerlerimizi yakan o ilk oksijen, aslında yaşamla imzaladığımız en büyük sözleşmedir. Bizler bu dünyaya sadece tüketmeye değil; bir çağlayanın bitmek bilmeyen şırıltısında evrenin ritmini duymaya, rüzgarın uğultusunda kadim sırları dinlemeye ve yağmur sonrası yükselen o toprak kokusunda aslımızı hatırlamaya geldik. Peki, modern hayatın gürültüsü içinde bu "duyu şölenini" ne kadar fark edebiliyoruz? Ciğerlerimizi dolduran oksijenin hakkını vermek, sadece hayatta kalmak mıdır; yoksa o nefesin her zerresinde gizli olan hakikate vakıf olmak mı? Duyularımızın birer alıcıdan öte, bizi hakikate bağlayan birer köprü olduğunu ve bu evrensel mirasa nasıl "şahitlik" edebileceğimizi derinlemesine tefekkür etmeliyiz. Nefes, Ses ve Toprak: Varlığın Üç Şahidi "İnsan olma yolculuğuna ana rahminde başlayan insanoğlu için; bir çağlayanın şırıltısını, rüzgârın uğultusunu duymak, toprağın kokusunu almak, ciğerleri oksijenle doldurmak ve hepsinin hakikatine vakıf olmak emanetin gereği ve hakkını vermektir." Bu ifade, insanın varoluşunu sadece biyolojik bir süreç olarak değil, aynı zamanda ruhsal bir "farkındalık yolculuğu" olarak tanımlar, insanın duyularıyla kurduğu bağ ise bir "emanet bilinci" ve bir "kozmik bir şahitlik" tır... Duyuların Ötesi: Bir Şahitlik Borcu ve Tabiatın Alfabesini Okumak Anne karnındaki o derin sessizlikten dünya gürültüsüne doğuş, aslında bir duyu ihtilalidir. Ancak insan için duymak sadece akustik bir olay, koklamak ise
Reklam
Reklam