Süleyman et-Temîmî'ye göre ibadet; yalnız bir Allah'ın varlığını, yalnız O'nun mercî olduğunu ve mutlak hakimiyetini ifade eden tevhid eylemidir.
(Yalnız Allah veya Tevhid, Muhammed Süleyman et-Temîmî, sayfa 6)
Bu manasıyla ibadet; Allah'ı birlemek, O'ndan başka hiçbir ilah tanımamak ve yalnızca O'na itaat etmek demek olur.
Murtaza Mutahharî ise; ibadeti amelî tevhid olarak tanımlar. Bu da, "tapınmaya layık olarak sadece ve sadece Allah'ı görmek, Allah'ın dışında hiçbir kimsenin önünde eğilmemek, yalnız Allah'a hizmet etmek, Allah için yaşamak, Allah için kıyam etmek, O'nun yolunda ölmek demektir."
(Tevhidî Dünya Görüşü, Murtaza Mutahharî, sayfa 96)
Hayal etmek, yaratmak, yalnız ve zihinsel bir hayat yaşamak, kendini adamak gibi
derin ihtiyaçları artık doyurulmadıkları için onu mutsuz ettikleri ve sosyetede mutluluğun soluk bir gölgesini bile bulmasını engelledikleri halde artık fazlasıyla körelmişlerdi; onu hayatını değiştirmeye, sosyeteden vazgeçip esas kaderini gerçekleştirmeye zorlayacak kadar buyurgan değillerdi. Sonsuzluk için yaratılmış ve giderek neredeyse hiçliğe hapsolan bir hayatın şaşaalı ve kasvetli manzarasını sunmaya devam ediyordu; gerçek kılabilecekken günbegün uzaklaştığı soylu kaderin hüzünlü gölgeleri kalmıştı sadece geriye. Yüreğini kabaran dalgalar gibi yıkayabilecek, bir sosyete yüreğini tıkayan bütün insani eşitsizlikleri ortadan kaldırabilecek kapsamlı bir iyilikseverlik eylemi bencilliğin, beğenilme arzusunun ve hırsın binbir mendireği tarafından durduruluyordu.
“ İçimde kendine has bir politikası, partileri, devrimleri olan bir devlet kursam ve hepsi ben olsam: Ben halkın kraliyet panteizminde kendim Tanrı olsam, bütün bu bedenlerin, ruhlarının, ayak bastıkları toprağın, yaptıkları işlerin özü ve eylemi olsam. Her şey olsam, onlar olsam ve olmasam. Çok yazık! İşte gerçekleştiremeyeceğim bir hayal daha. Başarabilsem belki ölürdüm, nedendir bilmem ama, herhalde Tanrı'ya karşı o kadar büyük bir günah işlemiş, Tanrı'nın tekelindeki her şey olma gücünü öylesine gasp etmiş olurdum ki, arkasından yaşamak mümkün olmazdı.”
Huzursuzluğun Kitabı/ Fernando Pessoa
Risålet sürecinde, iman etmenin olmazsa olmaz şartlarından Allah'ı tek ilah olarak bilmek, bilmekten daha çok, O'nun tek ilâh olduğu bilinciyle O'nun emir ve yasaklarına itaat anlamına geldi. Hz. Muhammed'in peygamber olduğunu kabul etmek, sadece kabul etmekten çok, O'nun bildirdiği ilke ve şartlara teslim olmayı, onlara göre yaşamayı ifade etti. Ahireti, kıyameti, hesap gününü, cenneti, cehennemi tasdik etmek, sadece tasdik etmekten çok; dünyadayken yapılan tüm işlerden hesaba çekilme bilinciyle sorumlu ve bilinçli yaşamak, davranmak demekti. Kur'an'ın vahiy olduğunu kabul etmek, Kur'an'ı kutsal bir metin kabul etmek değil, Kur'an'ı inancın ve hayatın kitabı kılmak demekti. Namaz kılmak bir tapınma eylemi değil, 'kötülüklerden uzak durmaktı. Mümin olmak, sadece isim değişikliği değil; hakkın şahidi olmak, hakkı insanlar arasında temsil eden olmaktı...
- Hz. Muhammed'in hayatı ve İslam daveti Mekke dönemi 1.cilt, P. 326
Ruhun haysiyeti göz önüne alındığında, münzevi olan ve sıradan olan arasında herhangi bir n orta yol veya ortada bir terim göremiyorum. Eğer faalseniz yapın; feragat eden biriyseniz feragat edin. Eylemi gerektirdiği gaddarlıkla yapın; vazgeçmenin kesinliğiyle vazgeçin. Gözyaşı dökmeden ve kendine acımadan feragat edin en azından vazgeçmenin verdiği öfkede asil olun. Kendinizi hakir görün fakat bunu onurunuzla yapın.
Tüm dünyanın önünde gözyaşı dökmek, -gözyaşı dökmek ne kadar güzelse, dünya ağlayana o kadar açılır ve utancı daha da umuma açık hale gelir, yenilmiş bir asker olarak son görevini yapmak için kılıcına sarılmayan bir adamın iç dünyasında yaratacağı en büyük onursuzluktur. Hepimiz hayat denen bu içgüdüsel kalabalıkta birer askeriz; mantığın kanununa göre veya kanunsuz yaşamak durumundayız.