• 170 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Insan, onurunu bir toplama kampında bile koruyabilir. Dr Frankl tam 4 yıl boyunca Auschwitz Toplama Kampında, fiziksel ve ruhsal acının, umutsuzluğun en uç boyutunda ve her an ölüm korkusuyla yaşadı. Eşini, anne, baba ve kardeşlerini bu ölüm kamplarında kaybetti. Tüm yaşadıkları ve gördükleri, ona kendi terapi yöntemini geliştirme fırsatını verdi: logoterapi(anlamterapi).... Frankl'a göre insan, hayata; içten içe varoluşunda bir anlam ve sorumluluk duygusu ve bir amacı varsa bağlanır. Kendi kaderimizi ve içerdiği onca acıyı kabul ediş şeklimiz, bize, en ağır yaşam şartlarında bile, hayatımıza derin bir anlam katma fırsatı verir. İyimserlik, acılarımızı başarıya dönüştürmeye, suçluluk hissi kendimizi iyi anlamda değişime açmaya ve yaşamın sonlu oluşu bizi hayatımıza karşı daha sorumluluk sahibi olmaya yöneltir. Dünyanın en trajik deneyimlerinden biri olan toplama kamplarında bizzat bulunmuş bir psikiyatrisin otobiyografik nitelikteki bu kitabı, hayatımızı anlamlandırmamızda bize gerçekten yol gösterici nitelikte.
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    İvan ilyiç... Hayatının sonsuza dek düzene soktuğu halde yaşanacağını sanıyordur. Bir düzeni vardır, normal bir yaşam. Peki ya umursamadığı küçük bir kaza bu düzeni mahvedebilir mi? Başta inkar eder her şeyi. Hırçınlaşır. Ölümü aklından bile geçirmez. Takmaz acılarını. Ama artık dayanamayacağı raddeye geldiğinde yaşamın bir gerçeğiyle karşılaşır: ölüm. Görmek istemez ama tam orada karşısındadır ölüm. Bir anlam arar. Bu mudur yaşam denilen? Oldukça düzgün bir yaşam yaşamıştır oysaki. Sorular sorar kendisine; hayat bu kadar kötü ve anlamsız mı? Bu kadar kötü ve anlamsızsa neden acı çekerek ölmeliyim? Yaşamam gerektiği gibi yaşamadım mı yoksa? Neden? Bu korku ve ıstırabın amacı ne? Sadece cevap istiyordur. Her şeyi düzgün yaptığını düşünüyorsa bu acının amacı ne?

    Binlerce kez umutlanır ve ardından isyanla sonuçlanır bu umutlar. Çünkü her umutlandığında karşısına çıkar ölüm. Sonuna kadar inkar eder cevap arar ivan ilyiç. Herkes yalan söylüyordur. Ve katlanamadığı en nefret ettiği şeydir yalan. Herkes iyileşeceğini haykırıyordur. Yanında olan insanlar ise; sürekli şikayetlenen karısı, koltuğuna göz dikmiş arkadaşları... Baktığında tutunacak dalı kalmamıştır esasında. Buna daha da içerlenir. Kendisine acınılmasını istiyordur ama kendisi insanların yalanlarına acır. Anılarını gözden geçirdiğinde çocukluğından başka "gerçek" mutluluğu tatmadığını görür. Her şey basitleşir gözünde, her şey katlanılamaz hale galmiştir. Kimse doğru değildir. Yüzleri yalanlarla kaplıdır. Herkesten tiksinir. Herkes sağlıklı görünür ve bunu kıskanır. İçten içe bağırır onlara siz de ölüceksiniz bir gün... Ama onların da kabullenmesi zor oalacaktır ölümü.
    Ölüm ona göremediği şeyleri bir bir gözlerinin önüne sermiştir. Gerisinde sakladığı gerçekler artık gözlerinin önündedir.

    Herkes bir gün ölür. Peki biz ne kadar düşünürüz, ne kadar anlam ararız? ivan ilyaviç ölümünün yaklaştığını gördükçe korkar. Peki ya bizler ne kadar korkarız? Ölümümüz belki bir dakika sonrayken biz ne kadar ciddiyetle sorular yöneltiriz ölümümüze? Bildiğimiz doğruların yalan olduğunu ne zaman kabulleniriz peki..?
  • 240 syf.
    ·18 günde·Beğendi·8/10
    Roman kahramanı Augusto Perez varlıklı, bütün gün sokakta aylak aylak dolaşan, kafasında bin bir türlü fikir üreten, işi gücü arkadaşı Victor`la satranç oynamak olan bir karakter. Yine bir gün böyle amaçsızca dolaşmak için sokağa çıkan Augusto Eugenia adlı bir piyano öğretmeni ile karşılaşır ve onun gözlerine aşık olur, belki de aşık olduğunu zanneder. Hikaye de bundan sonra başlar aslında. Augusto`nun trajedisinin temeli de bu olayla atılmış oluyor diyebiliriz. Eugenia`ya mektup yazıp aşkını itiraf eden Augusto cevap alamaz, daha sonra ise red cevabı alır. Eugenia Mauricio isimli bir delikanlıya aşıktır, Mauricio ise çalışmaya niyeti olmayan, bir kadının kazancı üzerinden geçinmeyi yeğleyen bir karakter. Augusto Eugenia`nın başkasını sevdiğini öğrenince onun için savaşacağını söyler. Ama daha kendi duygularından, aşık olup olmadığından bile emin değildir. Garip olan Eugenia`ya aşık olduğunu zannettiğinden beri başka kadınları da görmeye başlamasıdır. Bu konu üzerine düşüncelerini bir rastlantı nedeniyle sokakta bulup eve aldığı köpeği Orfeo`ya anlatıyor. Kadınlarla ilgili ilginç düşünceleri vardır ve onlar üzerine bir inceleme yapmaya karar verir.

    Eugenia sevgilisinden ayrılmıştır, Augusto da evlilik teklifi yaparak onu deney kurbağası gibi kullanacağına karar verir ama tam tersi olur. Eugenia evlilik teklifini onun parasını kullanmak için kabul eder. Daha sonra Eugenia tarafından aldatıldığını öğrenen Augusto zayıf kişiliği nedeniyle buna dayanamayacağını söyler ve intihar etmeye karar verir.

    Şu ana kadar okuduklarınız emimim sizde şu duyguyu uyandırmıştır. Sıradan bir aşk hikayesi. Okumasam da olur.

    Ama bu intihar bizim bildiğimiz yollardan olmayacak. Romanın ilginç yanı kahramanımız intihar etmeden önce hayat hikayesini anlatmak üzere kendisinin yaratıcısı olan kitabın yazarı Unamuno ile buluşuyor. Evet yanlış okumadınız.
    Eserin yazılmış olduğu dönemi düşünürsek Unamuno`nun bu buluşu olağanüstü ve cesaret isteyen bir adım sayılır. Yazar kendisini esere dahil etmenin yanı sıra olaylara müdahale de ediyor. Unamono`nun yaratmış olduğu hayali karakter olan Augusto ile diyaloglarında, kahramanımız kendi varoluşunu sorguluyor. İnsanın anlam arayışı, varoluşu, hayatın anlamı, yaşam ve ölüm temaları ele alınıyor. Kendi varoluşundan kuşku duyan, var olmadığını iddia eden Augusto sık sık Decartes`in “Düşünüyorum, öyleyse varım.” fikri üzerinden varoluşu sorgular. Zayıf bir karakter olan Augusto intihar etmeye karar verse de yazar onu öldüreceğini söylediği zaman korkuya kapılır ve ölmek istemediğini söyler. Unamuno kahramanın bu tavrı üzerinden insanın ölümsüzlük arzusuna da değiniyor. Romanın bu kısmında sis kelimesinin tanımı daha da belirginleşiyor.

    Augusto Perez`in sisler içindeki trajik yaşamı üzerinden insanın varoluşu, ölümsüzlük arzusu hayatın anlamı gibi konuları ele alan yazarımız romanda dönemin edebiyat olaylarına da göndermeler yapmıştır. Bu göndermeleri ve insanın ölümsüzlük arzusunu yazarın diğer kitapları özellikle "Hayatın Trajik Duygusu" ve "Aşkın Pedagojisi" kitaplarında daha detaylı ele alınmıştır. Merak edenler onları okuyabilirler.

    “Sis” özellikle ele almış olduğu varoluş, yaşamın amacı, ölüm, ölümsüzlük konuları açısından okunmaya değer bir klasik roman. Miguel de Unamuno`nun farklı kalemi ile tanışmak için iyi bir seçim. Mutlaka okuyun derim.
  • Bir başkasını sevdiklerinde kendilerini güçsüz hisseden pek çok insan vardır ve bu kişiler bir ölçüde haksız sayılmazlar. Sevmek bizi yumuşatır çaresiz, bir başkasına duyacağımız sevgi dolu yakınlık bizi acı dolu ruhsal karmaşalara sürüklenmeye yatkın duruma sokar. Ancak üstünlüğü kendilerine amaç edinen ve "asla güçsüz olmamalıyım, asla kendimi tehlikeli durumlarla karşı karşıya bırakmamalıyım" diyen insanlardır ki bir başkasına sevgiyle bağlanmaktan kaçarlar. Bu gibileri sevgiyi yanlarına yaklaştırmayacak gibi kendilerini eğitir, sevgiye hiçbir zaman gereği gibi hazırlıklı durumda bulunmazlar.
  • Canına kıyan herkesin, ölümünden sorumlu tutmak istediği biri vardır. İntihara kalkışan kişi şöyle söylemek ister adeta: "Ben insanlar arasında en ince duygulu, en hassas biriydim, ama sen alabildiğine zalim davrandın bana."
  • Büyük çapta sorunları bulunan çocukları üç gruba ayırabiliriz:
    1. yetersiz organlarla dünyaya gelmiş.

    2. şımarık büyütülmüş.

    3. ihmal edilmiş çocuklar.
  • Üstünlük taslayan biri ile karşılaştık mı, bu davranışıyla onun şöyle demek istediğini tahmin edebiliriz; Başkaları beni görmezden geliyor. Ben de onlara kendimi kanıtlamak istiyorum.