Jules Payot Fransız bir yazar. Yaşadığı dönemde ve kendisinden önce ki dönemlerde yazılan eserlerde büyük bir eksiklik farketmiş. Sadece bir kaç felsefecinin yüzeysel olarak değindiği irade konusunu. Eserinde bu büyük eksikliğin üzerinden emin adımlarla ilerlemiş Payot. Kitabın temel konusu ve amacını kendisinden dinleyelim: “insan iradesinin zayıf olmasının nedenlerini araştırdık. Çözümün, geliştirilmeye müsait duygu durumlarına dayandığını değerlendirdik. İrademize faydalı olacak, duygularımızı güçlendirmek ve zararlı olanları da uzaklaştırmak kitabın alt başlığı olabilir...İrade terbiyesini soyut biçimde ele almak yerine uzun süreçli ama kalıcı bir yolla iradeyi terbiye edebilmeyi amaç edindik. Gençlerin ve zihnini kullanarak çalışanların bu kitaptan faydalanmalarını umut ediyorum. “ Jules Payot, bir komutan edasıyla sürüklüyor okurunu. Öncelikle okuruna düşmanlarını tanıtıyor. Düşmanlarına karşı kullanılacak silahlarından ve bu silahların vasıflarından uzun uzun bahsediyor. Bu savaşta zafer kazanabilmek için okurun 4 büyük müttefiğini heycanla tanıtıyor Jules Payot. Tefekkür,düşünce,duygu ve akıl. #julespayot #iradeterbiyesi #edizyayınevi #tefekkür #düşünce #duygu #akıl #bookstagram #book #kitap #kitapönerisi #kitaplık
İnsan, ölümü bile göze alarak, her çeşit zorbalığa karşı vicdanının özgürlüğünü korumak zorundadır. Ve belki de More, Katolikliğinden çok bu inancından ötürü idam sehpasında can vermiştir.
Kitabın kapağını açtığınızda ortaçağda buluyorsunuz kendinizi. Bir çok fikir ve düşünürlerin arasında kayboluyorsunuz. Kendinize geldiğiniz zaman Ortaçağ İtalya’sında olduğunuzu anlıyorsunuz. Bütün samimiyetiyle Francesco Petrarca kaldırıyor sizi,hümanizmin ilk çağrısını yapan büyük düşünür. Gözlerinizin derinliğine bakıyor “benliğini bul” diyor size. Ve bir Prens’in yanına götürüyor sizi “Devlet benim” diyen bir prens. Parçalanmış olan İtalya’nın toplanabilmesi için sıvamış kollarını. Kalabalıktan biri seslenmese hiç anlamazsınız Prens olduğunu;Niccola Machiavelli’nin.
Sayfaları çevirdikçe Fransa’ya düşüyor yolunuz. Burda ise Jean Bodin karşılıyor sizi ve bir ütopyaya sürüklüyor benliğinizi, yalnız kaldığınız düşündüğünüz anda Ütopyanın tahtında oturan Thomas More anlatmaya başlıyor size her şeyi ve bir cümlesini aklınızda tutabiliyorsunuz;Sosyalizm.
Ve bir asır sonrasına gidiyorsunuz. Bir hapishaneye ya da bir Güneş Ülkesine. Çelik iradeli bir adamın 27 yıllık hapsine şahit oluyorsunuz, eserlerini kendisine ziyarete gelen kişilere titreyen elleriyle verdiğine tanıklık ediyorsunuz. Ziyarete gelen kişilerin umutsuzca “hoşçakal Tommaso” demesine şahit oluyorsunuz “hoşçakal Tommaso Campanella”.
Güney İtalya’dasınız artık. İkinci bir Sokrates ile karşılaşıyorsunuz ya da ikinci bir Hallac-ı Mansur ile. Kiliselerin ithamlarından kurtulamayan biri,fikirleri yüzünden enginizasyon mahkemelerinde kendini savunmaya çalışan bir münzevi. Mahkemeler ve kiliseye en ağır ithamlarda bulunmaktan alıkoyamamış kendini. Aforoz edildikten sonra kendisinde verilen cezayı kahramanca kabul ettiğini görüyorsunuz. Ve diri diri yakıldığına tanıklık ediyorsunuz. Giordano Bruno’nun ölümü tarihte ender görülen fikir ve iman mücadelelerinden biri olduğunu sayfaları