• Seni, lavanta kokulu bir sabunda; bir kavun diliminde, açık, uçuk gümüş rengi bir çorapta; bir yasemin dalında...
  • Mektuplar halinde yazılmış bu 75 sayfalık kitabı anlatmaya nereden başlamalı? İçime oturmuş bir taş gibi. Ağlatmak için yazılmamış olsa da, durumun kendisinin ve sezgilerimizin araladığı bir kapı gibi. Üzülmek değil sadece, hüzünlenmek değil, melankoli, nefret, öfke değil sadece bu duyguyu oluşturan. Umut, direnme, yaşama gücü, mücadele arzusu her şeye rağmen. İnsana insan olduğunu hatırlatan, bunu ders vermeden, öğüt vermeden, bir ağacın meyve vermesi gibi kendiliğinden hissettiren bir şey var Onat Kutlar'ın mektuplarında. Okuyunca kendimiz kendimizi eleştiriyoruz. Yazar okura iç bakış sunuyor ama aynı zamanda ayaklarımız toğrağa sapasağlam basıyor. Münzevi bir yaşam seçip, kenara çekilmeyi, dünyadan nefret edip, insanları aşağılık bulmayı değil, umudu, direnişi hissettiriyor.

    Mektuplarda kimler yok ki? Nazım, Neruda, Mozart, Shakespeare, Eluard, Lorca, Rilke, Kafka, Camus, Marquez ve birçok yönetmen... Günlük olaylar ile kurduğu bağlantılar. Ateşler içinde yatarken küçük Mozart'ın keman sesleri: "Yaşam sevinciyle dolu notalar yanan alnımdan serin sular gibi geçiyordu."

    Katalan topraklarında yoğun yasemin kokusu duyduğu gece ve aklına düşen, Franco'nun faşist çetelerinin kurşuna dizdiği Garcia Lorca: "O kadar yasemin ve gece safası var ki şafak sökerken başımız tutuyor coşkuyla. Önü kapatılmış bir akarsuyun acısı gibi olağanüstü bu duygu. Ve hiç rahatsız etmiyor. İşte Endülüs mucizesi budur..."

    12 Eylül darbesinin izleri daha tazeyken, belki bir çok dostu, yoldaşı içerdeyken ve kendisi dışarda olmanın yakıcılığını hissederken, işkencede olan dostunun yüzünü düşlerinde görürken, Neruda gelir aklına: " Her şeyi düşünmüştüm ama insanı unutmuştum. Yürek acılarını biliyordum, kentleri, fabrikaları. Ama oradaki insanları bilmiyordum. Sonra herkesin yolu, benim de yolum oldu. Yalnızlığın güneyinden kuzeyine göç ettim. Yaşayan insanların arasına, benim alçakgönüllü şiirimi kendilerine kılıç yapacak, acılarının teri için bir mendil gibi kullanabilecek insanların yanına gittim. Bak... şimdi mekan büyük,derin ve kalıcıdır. Ayaklarımız yeryüzüne basıyor. Bu kalıcı topraklarda yürüyeceğiz. Biz giz'i aramıyoruz, çünkü giz'in kendisiyiz biz..."

    Sanırım ben de Onat Kutlar neden daha fazla yazmadı diye hayıflananlardanım artık. Bombalı saldırıda yitirdiğimiz bu güzel insanı saygıyla, minnetle anıyorum. Ve tabi umutla. Hepinize iyi okumalar.
  • Bu Dünyada Hayatta Kalmayı Hak Eden Şeyler Var

    Bu dünyada hayatta kalmayı hak eden şeyler var:
    Nisanın tereddütü
    Seher vakti ekmeğin kokusu
    Bir kadının erkekler hakkındaki görüşleri
    Aşil’in yazıları
    Aşkın başlangıcı
    Bir taşın üstündeki çim
    Bir ney ipliğinde duran anneler
    Savaşçıların anılarından korkması
    Bu dünyada hayatta kalmayı hak eden şeyler var:
    Eylül sonu
    Bütün kayısılarıyla kırkını bırakan kadın
    Hapishanede bir güneş saati
    Birçok varlığa öykünen bulutu
    Bir halkın ölülerine yasemin götürenleri alkışlamaları
    Zorbaların şarkılardan korkması
    Bu dünyada hayatta kalmayı hak eden şeyler var:
    Bu dünyada dünyanın hanımefendisi, başlangıçların annesi, sonların annesi var
    Eskiden Filistin’di adı, şimdi Filistin’dir adı
    Hanımefendim: Hak ediyorum, çünkü sen hanımefendimsin.
    Hayatta kalmayı hak ediyorum!

    Mahmud Derviş
  • "Yaşam,size verilmiş boş bir filmdir. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın..."
  • Aleksandros Papadiamantis,1902’de yazmaya başladığı Hadula’da erk kavramı ve kadınlık üzerinden bir hikaye sunuyor. ’Kadınlar annelerinin kaderini yaşar’ lafını doğrularcasına,Hadula büyükannesinin,annesinin,kendisinin,ardından kızlarının çektiği-çekeceği acıların yüküne daha fazla dayanamıyor.Aslında yazar bize toplumun gediklerinden birini gösteriyor.Hadula her kadının gelebileceği bir nokta da olabilir.Baskının,adetlerin ve daha nice nefes almayı bile zorlaştıracak uygulamaların sonunda kim kendinden emin olabilir ki?
    Kitabın yazıldığı devir de göz önünde bulundurulduğunda,değeri daha da büyüyor elbette.
    Sevdiğim diğer bir özellik ise Herkül Millas ile kitabın çevirmeni Yasemin Aydın’ın açıklayıcı önsözleri.Önsöz harici çevirmen notları da ayrı bir güzellikti.
    Umarım yazarın diğer kitaplarının da çevrilme ve okuyucu ile buluşma imkanını görürüz.
    Bir alıntı da ekleyeyim:
    “Babası ve annesi,gerçekten olduğu gibi ‘ölüsünü kutsuyor’ yani onu evlendiriyordu.”
  • Yeşil pencerenden bir gül at bana,
    Işıklarla dolsun kalbimin içi.
    Geldim işte mevsim gibi kapına
    Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

    Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak
    Ben aşkımla bahar getirdim sana;
    Tozlu yollarından geçtiğim uzak
    İklimden şarkılar getirdim sana.

    Şeffaf damlalarla titreyen, ağır
    Koncanın altında bükülmüş her sak.
    Seninçin dallardan süzülen ıtır,
    Seninçin karanfil, yasemin zambak...

    Bir kuş sesi gelir dudaklarından;
    Gözlerin, gönlümde açan nergisler.
    Düşen öpüşlerdir dudaklarından
    Mor akasyalarda ürperen seher.

    Pencerenden bir gül attığın zaman
    Işıkla dolacak kalbimin içi.
    Geçiyorum mevsim gibi kapından
    Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.
    Ahmet Muhip Dıranas
    Sayfa 8 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları