Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy

YazarÇevirmenEditör
9.0/10
893 Kişi
·
3.572
Okunma
·
1.420
Beğeni
·
13990
Gösterim
Adı:
Mehmet Akif Ersoy
Unvan:
Cumhuriyet Dönemi Şairi, Veteriner Hekim, Öğretmen, Vaiz, Hafız, Kur'an Mütercimi, Yüzücü, Milletvekili
Doğum:
İstanbul, 20 Aralık 1873
Ölüm:
27 Aralık 1936
Mehmet Âkif Ersoy, (doğum adı: Mehmet Ragif, 20 Aralık 1873 - 27 Aralık 1936), baba tarafından Arnavut, anne tarafından Özbek asıllı Türk olan Cumhuriyet Dönemi şairi, veteriner hekim, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi, yüzücü, milletvekili.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal marşı olan İstiklâl Marşı'nın yazarıdır. "Vatan Şairi" ve "Milli Şair" unvanları ile anılır. Çanakkale Destanı, Bülbül, Safahat en önemli eserlerindendir. II. Meşrutiyet döneminden itibaren Sırat-ı Müstakim (daha sonraki adıyla Sebil'ür-Reşad ) dergisinin başyazarlığını yapmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında milletvekili olarak 1. TBMM'de yer almıştır.

Yaşam öyküsü
Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının aralık ayında İstanbul'da, Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi. Nüfusa kaydı, babasının doğumundan sonra imamlık yaptığı ve Âkif'in ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak görünür. Annesi Buhara'dan Anadolu'ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova'nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. Mehmet Tahir Efendi, ona doğum tarihini belirten "Ragif" adını verdi. Babası vefatına kadar Ragif adını kullansa da bu isim yaygın olmadığı için arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi. Çocukluğunun büyük bölümü annesinin Fatih, Sarıgüzel'deki evinde geçti. Kendisinden küçük, Nuriye adında bir kız kardeşi vardır.
Azim sahibi insan için neymiş uzak, neymiş yakın?

Hangi korkunç şey var ki insandan korkmasın?
Mehmet Akif Ersoy
Sayfa 58 - Akçağ Yayınları 11.Basım
Kiminin saygıyla anılan hatırası kalır,
Kiminin bir yığın iyiliği,

Kiminin de bıraktığı yegâne hatıra,
Böyle bir hüzün dolu gölge olur!
Mehmet Akif Ersoy
Sayfa 158 - Akçağ Yayınları 11.Basım
448 syf.
·8/10
“Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” diyor şair. Yeryüzünde konuşulan bütün sözler gökkubbede kayda geçmektedir. Arz ve sema, üzerinde olup bitenler için hesap gününde şahitlik edecektir. Kainatın bir hafızası olduğunu ifade eden bu hakikatler yanında toplumun da bir hafızası vardır. İşte bu hafıza elindeki Kur’an-ı Kerim mealinin korunup günümüze ulaşmasını ve siz okuyucularıyla buluşmasını mümkün kılmıştır diyor yazarımız…
Yeni Cumhuriyet idaresi 1925 yılında temel İslami kültürün millete kendi diliyle öğretilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle TBMM’nde bir Kur’an tercümesi ve tefsiri ile Sahih-i Buhari tercümesi hazırlatılmasına karar vermiş, bu işler için Diyanet İşleri Riyaseti’ne bir tahsisat ayrılmıştı. O dönemde herkesin itimat edebileceği nitelikte bir Kur’an tercümesi mevcut değildi. Böyle zor bir işin altından kalkabilecek kapasiteye sahip birkaç kişi arasından herkes bilhassa Safahat ve İSTİKLAL MARŞI ŞAİRİ Mehmed Akif’i işaret ediyordu. Gerçekten de baş yazarı olduğu Sebilürreşad dergisine yazdığı kısa tefsir yazıları çok beğenilmiş olan ve memlekette o devirde Arapçayı en iyi bilen dört kişiden biri olarak kabul edilen, Türk dilindeki hakimiyeti zaten tartışma dışı olarak görülen İslami ilimleri kendi gayretleriyle tahsil etmiş bir zat olarak Mehmet Akif Ersoy, Kur’an tercümesi için tabiri caizse biçilmiş kaftan olarak ortaya çıkıyordu.
Tefsiri Elmalılı Hamdi Efendi’ye Tecrid-i Sarih tercümesinin de Babanzade Ahmed Naim Bey’e yaptırılması kararlaştırıldı. Fakat Mehmed Akif, Kur’an tercümesini kabul etmedi yoğun ısrarlar karşısında uzun zaman direndi. Nihayet uzun çabalar sonucu Aksekili Ahmed Hamdi Efendi’nin gayretleri ve Elmalılı Hamdi Efendi’nin teşvikleri ile bu vazifeyi Ekim 1925’de kabul etmek zorunda kaldı.
Mehmed Akif Bey tercümeyi kabulünü müteakip Mısır’a gitti ve oraya vardıktan birkaç ay sonra 1926 yılında Kur’an’ın tercümesi üzerinde çalışmaya başladı. Üç yıllık bir çalışma sonucunda 1928 yılında tercümenin ilk şeklini tamamladı. Tercümesinin müsveddesini bitirdikten sonra dört yıl boyunca düzeltmeler yaptı, tercümeyi baştan sona yeniden elden geçirdi ve 1932 yılında çalışmasını tamamladı. Meal çalışmalarıyla geçen bu yıllar boyunca bir yandan da memleketin dini hayatında vukua gelen değişimleri ve hükümetin aldığı yeni kararları takip etmekteydi. Ezcümle namazlarda artık Kur’an’ın Arapça aslı yerine tercümesinin okutulacağı şeklindeki düşünce ve şayialar kulağına geldi. Kendi yaptığı mealin bu amaçla kullanılacağından endişe etmeye başladı. Tercümeyi bitirdiği 1932 yılında, Diyanet’le yaptığı sözleşmeyi feshetti. Diyanet yetkilileri Elmalılı Hamdi Efendi’ye tercüme işinide üstlenmesini teklif etmişlerdi. O sırada Furkan Suresinin tefsirine kadar gelen Elmalılı Hamdi Efendi Kur’an’ın hakettiği doğruluk ve güzellikte tercüme edebileceğine inanmadığını söyleyerek görevi kabul etmek istemediysede görüşmelerden sonra ayetlerin altına, tefsire geçmeden önce bir meal ilave edilmesi konusunda anlaşma sağlandı. Mehmet Akif’in, anlaşmayı feshetmekle birlikte, aldığı avansı ödeyecek parası yoktu. Aldığı bin lirayı Sebılürreşad’ı çıkarması için Eşref Edib Bey’e vermişti. Bir rivayete göre Elmalılı Hamdi Efendi Meal için alacağının bin lirasından vazgeçerek bu borcu ödedi.
Mehmed Akif’in mukavelesinin niçin feshettiğine dair bizzat kendisinden aktarılan şu ifade yeterince açıklayıcı mahiyettedir:
“Tercüme güzel oldu, hatta umduğundan daha iyi. Lakin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.”
Akif, sözleşmesini gereği, ilk başta yaptığı tercümelerin bazı müsveddelerini İstanbula göndermişti. Tercümeleri okuyan Elmalılı Hamdi Efendi’nin ilk kanaatlerini ifade etmesi bakımından Eşref Edib’in naklettiği şu hatıra önemlidir:
“ Mısır’da tercümeyi bitmiş gördükten sonra, o zaman Üstad’a dedim:
‘- Artık, elhamdülillah, tamam olmuş. Dönüşte ben bunu İstanbul’a götüreyim.’
Güldü.
‘- Onu tamam oldu mu zannediyorsun? Onun üzerinde daha ne kadar işlemek lazım! Çok noksanları var.’
‘-Noksan tarafını görmüyorum. Hayli tebyiz etmişsiniz.’
‘-Sana göre tamam olmuş, ama bana göre daha çok noksanları var.’
7 yıllık bir çalışmaya, üstelik bunun 4 yılını tashih ve tebyiz çalışmasına ayrılmış olmasına rağmen Akif’in bir türlü son kanaatini ortaya koyamaması onun titizliğini ve çalışmaya verdiği ehemmiyeti göstermesi açısından oldukça önemlidir. Sürecin sonunda yaşanan kimi olaylarsa Akif’teki tedirginliğin had safhaya çıkaracaktır. Türkçe ezanın ardından Türkçe ibadet projesini uygulamasına ilişkin kimi teşebbüslerde Kur’an tilavetine karşın söz konusu mealin kullanılması tasarlanmaktadır. Bu projeden haberdar olan Akif, çalışmasının emanet ettiği Yozgatlı İhsan Efendi’den mealin yakılmasını ister ve 1961 yılında vasiyeti yerine getirilir.
İşte elimizdeki meal Tevbe suresine kadar olan kısmı uzun yıllar Mısır'da yaşayan ve orada tahsil gören merhum Mustafa Runyun tarafından korunan, latinize suretiyle daktilo edilmiş bir metinden aktarılmış. Kur'an'ın 9. suresi olan Tevbe Suresi'nin sonuna kadar olan kısmını içine alan tercüme, Kur'an'ın yaklaşık üçte birlik kısmına tekabül etmektedir.
Meale gelince;
Bakara suresini bitirdim ve;
Mehmed Âkif'in güzel ve akıcı Türkçesiyle dilimize çevrilen tercüme ilmi,konu bütünlüğü olan, tadına doyulmaz bir okuma zevki sunması yanında, dönemin dil özelliklerini en güzel şekilde yansıtmaktadır.
Ve okurken anladım ki Mehmet Akif’in müfessirlik boyutu da aşikar ve Safahât''ın üç kitabında (III, V, VII) Kur''an-ı Kerîm''den ayet tercümeleri yer alır ve 15 kadar pasajın tefsiri yapılır.
Mealde M.Akif in Sebilürreşad Dergisinde yayımlanan eski mealler de dipnot olarak verilmiş ki meal üzerinde sadeleşme yapıldığını anlaşılıyor
Benim tercihim her zaman orijinal metinler olduğundan ilk sahih tercümeyi beğendiğimi ifade edebilirim.
Bu bağlamda benim zirve eserim Elmalılı Hamdi Yazır ‘ın Hak Dini Kuran Dilidir.
Üstadın mealini okurken kimden etkilendiği o kadar net ki; Mehmet Akif Ersoy…
Hamiş;
Mehmet Akif Ersoy’un yıllar süren bir emek neticesinde elimizde bulunan az bir nüsha dahi olsa kütüphanemizde bulunması gereken okunası bir meal olduğunu düşünüyor ,Elmalılı Meali ile karşılaştırmalı okunduğunda tadına doyulmayacağı kanaatimi belirtiyor ve şiddetle tavsiye ediyorum derim:))
Selametle…

NOT: İlk defa meal okuyacaklar için acizane tavsiyem önce Mahmut KISA, Hasan Tahsin FEYİZLİ vs. gibi eserleri okuduktan sonra okunması daha sağlıklı olur kanaatindeyim.
Yunus Özdemir
Yunus Özdemir Mehmed Akif Ersoy'un Kur'an Meali'yi inceledi.
@Kitap04·20 Eki 2019·Kitabı okumadı
Necmi Atik ile Mehmet Akif’in Kur’an Meali Hakkında Röportaj


1967 Almanya doğumlu, Akademisyen Necmi Atik.


Sorular:

1) Necmi Bey, uzun zamandır Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yaptığınızı biliyor ve takip ediyoruz. Araştırmalarınız kitap, makâle, yazı dizisi olarak okuyucularınızla buluşuyor. Kitap olarak yayınlanan çalışmalarınızdan en dikkat çekenlerinden biri de Mehmet Akif’in Kur’an Meali oldu. Mehmet Akif’in Kur’an Mealini nasıl yolunuz kesişti?

Elmalılı ile alakalı araştırmalarımıza başlarken kütüphanelerdeki elyazmalarından, yayınlanmış veya yayınlanmamış eserler üzerinden bilgileri arşivlerken tekrara düşmekten kurtulamadım. Ali Hüsrevoğlu hocamla konu üzerinde değerlendirme yaparken, Ali hocam, Elmalılı’nın torunlarından tanıdığı olduğunu ve beni de tanıştırabileceğini söyleyince çok sevindim. Beraber Çamlıca’daki bir torununa gittik ve konuyu kendilerine aktardık. Bizi güleryüzle karşılayıp, ilgilendiler. Kendilerinde dedelerinin hat sanatı tablosu dışında herhangi bir şey olmadığını söylediklerinde ise üzülmüştüm. Daha sonraki görüşmelerimizde, 2012 yılında beni Elmalılı’nın torunlarından Mehmet Hamdi Yazır’la tanıştırdılar. M. Hamdi Yazır, dedesinin metrukâtının kendisinde olduğunu ve kolilerin içerisinde muhafaza ettiğini söyleyince de çok sevinmiş ve heyecanlanmıştım.

Kendisine her zaman müteşekkir olduğum, bu süreçte bize güvenen ve bizi ailesinin bir üyesi kabul eden M. Hamdi Yazır’la kararlaştırdığımız bir tarihte buluştuk ve dedesinin metrukâtının bulunduğu kolileri salondaki masanın üzerine dizdik. O gün heyecan içerisinde evrakları kolilerden hassasiyetle çıkarmaya başladım. Karşılaştığım evraklar tamamen el yazması ve orijinal nüshalardı. Yemek yemeyi bile unuttuğum o gün, hayatımın en mutlu anlarındandı. Filibeli Bakkal Arif Efendi ve Sami Efendi gibi zamanının dev hattatlarından icâzet aldığının belgeleri dâhil, kendi eliyle, nesih, sülüs ve ta’lik hat sanatıyla yazdığı ilmiye icâzetnâmesinin de yer aldığı orijinal nüshalarla karşılaşmaya başlamıştım.
Neler yoktu ki metrukâtta. Masanın üzerindeki evraklar, bir devre adını yazdırmış Elmalılı’nın metrukâtıydı. O hafta tasnifle gelip geçmişti. Elmalılı merhumun torunu M. Hamdi Yazır, uluslararası bir şirketin çok başarılı bir yöneticisi. Randevu almak ve çalışmalarıma kaldığım yerden devam etmek için kendisiyle devamlı haberleşiyorum.

Elmalılı’nın metrukâtını 3-4 günlük kısa bir zaman diliminde tarayıp, bir daha ki buluşmamıza kadar Arapça, Farsça ve Osmanlıca olan taradığım evrakları tercüme ve transkript yapıyordum. Elmalılı, çok yönlü bir şahsiyet olduğundan, kimi zaman hüsn-i hat eserlerini, kimi zaman meal ve tefsir çalışmalarını, kimi zaman makalelerini, mektuplarını, kimi zaman tercümeleri, mantık, felsefe ve İslam hukuku alanlarında yazdıklarıyla meşgul oluyordum. Bu meşguliyetim sırasında taramaya bile fırsat bulamadığım Elmalılı’nın kendi el yazısıyla tefsir müsveddelerine de hazin hazin bakıyordum.

2015 yılındaki son görüşmemizde M. Hamdi Yazır Bey, dedesine ait bir kolinin daha olduğunu ve koli ofise geldiğinde beni arayacağını söyledi. Bir kaç ay sonra kolinin ofiste olduğunu haber verdiğinde 2016 başıydı, müsait olduğu bir tarihte buluştuk. Kolinin içerisindekileri yine büyük bir merak ve hassasiyetle tasnif etmeye ve evrakları taramaya başladım. Evrakları bir an önce tarayayım derken bazı şeylerin farkına varamıyorsunuz. İki gün hemen geçivermişti. Hamdi Bey’den ayrıldıktan sonra evrakları yavaş yavaş inceledim.

İki ay önceki görüşmemizde taramayı sona bıraktığım tefsir müsveddelerine sıra gelmişti. Elmalılı’nın tefsirine ait her ne varsa bir araya getirmiştim. Tasnif ve incelemeye başladığımda, binlerce sayfalık tefsir müsveddeleri içerisinde Mehmet Akif Ersoy’un iki cüzlük mealini ihtiva eden bir defter bulmuştum. Defterin üzerinde “Eşref Edip Bey Vasıtasiyle Elmalılı Hamdi Efendi Hazretlerine” yazıyordu.

Defter, 18x23 cm ebatlarında, Mehmet Akif’in kendi el yazısıyla temize çektiği Fatiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin başından itibaren 252. âyet-i kerimeye (Lâkin işte şunlar Allah’ın âyatıdır ki sana hak olarak bildiriyoruz ve sen, şüphe yok, peygamberlerdensin) kadar, kırk sayfalık, yani iki cüz meâli içeriyordu.
Defterin üzerinde “Eşref Edip Bey” ve “Elmalılı Hamdi Bey Hazretlerine” yazması, karton kabının üzerinde öğrenci bilgileri için Arapça yazıların olması, Mehmet Akif Ersoy’u işaret ediyordu. Daha önceden yazı karakterini bildiğim ve tanıdığım halde, şiir ve yazılarındaki el yazmasıyla karşılaştırdım. Hattat olmamız hasebiyle hamdolsun kısa sürede yazının Akif’e ait olduğu ortaya çıkıverdi. Diğer karşılaştırmayı ise, Mustafa Runyun’un daktilo ettiği nüshayı edisyon-kritik ederek yaptım. Sonuç kesindi, meal Mehmet Akif Ersoy’a aitti.

2) Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönemde ki konumu neydi?

Akif, vatanına ve milletine aşk derecesinde bağlı, vefalı, güzel ahlak sahibi, doğru sözlü, samimi, dini ve milli konularda tavizsiz, iyi bir hatip, mütevâzi, vakarlı, disiplinli, kanaatkâr, azimli, kararlı…kısacası örnek bir şahsiyetti. Akif, iyi bir eğitim almış, şair, düşünür, veteriner, öğretmen, vaiz, hafız, Kurân mütercimi, milletvekili idi. Bu vasıflardaki bir zâtın toplum içindeki yeri de malumdur.

3) Mehmet Akif Ersoy Kur’an Mealini neden yayınlanmasını istememiş ve yakılmasını vasiyet etmiştir?

Akif, mukâvele yaptığı 26 Ekim 1925’ten mukâveleyi feshettiği tarih olan 1932 yılına kadar hükümetin tüm taleplerini reddetmiştir. Bu konuda şu ana kadar yazılan ve çizilenleri iki başlık altında toplanabiliriz:
Birincisi, Akif tercümesini kendisini tatmin edecek şekle gelmediği için vermemiştir ki bu çok zayıf bir ihtimaldir. Zira Akif, tercümesini temize çekip bitirdiğinde tarih 1928’dir. Akif, yaptığı tercümelerden yedi buçuk cüzlük kısmını da temize çekilmiş haliyle Elmalılı’ya göndermiştir. Elmalılı’nın inceleyip Diyanet İşleri Başkanlığı’na göndermiş olduğu mealleri Akif, mukâvelesini feshetmeden önce de düzeltme bahanesiyle geri almıştır. Burada şu soru akıllara gelmektedir: Akif, kendisini tatmin etmeyen tercümeyi Elmalılı’ya neden göndersin? Noksanları olan mealleri gönderse bile bir notu da beraberinde iliştirerek, incelenmesini ve kendisine geri gönderilmesini yazması gerekmez mi? Ayrıca Akif, Eşref Edip’in nakliyle bizzat kendisi tercümesinin çok güzel olduğu konusunda şunları söylemektedir:
“Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.”
Bizim de katıldığımız İkinci sebeptir ki, hükümetin mukavele maddelerine aykırı olarak meâl'i tefsir'den ayrı basmak ve “Türkçe İbadet” veya diğer adıyla “Milli Din” projesinde kullanmak konusundaki kararlılığının ortaya çıkmasıdır.
Ahmet Hamdi Akseki, 25 Eylül 1927 tarihli mektubunda Elmalılı Hamdi Yazır’a şunları yazar:
“Üstâd-ı Hakîm Efendi Hazretlerine
…Bu mektubu Reis Efendi Hazretlerinin üç dört defa vuku bulan ihtarları üzere yazıyorum. Reis Efendi Akif Beyin vaziyyetine çok müteessirdir. Bu sebeple bendenizde çok müteessir oldum. Çünkü daima kırıcı sözlere muhatap, daha doğrusu her an muâtep olmaktayım. Efendi Hazretleri de çok sıkıldığından ve herkes nazarında rezil olduğu (ta’bir kendisinindir) söylediler. Hamdi Efendi hazretlerine yazınız, bu ne olacaksa bir an evvel anlayalım, buyrudular. Bu sene tab’a başlamak bizce çok muvafık olacaktır. Akif Beyin maksadını zât-ı âliniz her halde anlamışsınızdır. Ne yapmak lazımsa lütfen bildiriniz. Bu sebeble şimdiye kadar Akif Beyden kaç cüz gelmiştir, velân devam ediyor mu? Akif Beyin katî fikri nedir? Bizim fikrimiz tekrar ediyorum mukâvelenâme ahkâmına riâyet edecekse tercümeleri behemehâl isteyeceğiz. Böyle gayr-i memdûd bir zaman için durmak gayr-i mümkündür. Hamd olsun zât-ı âlinizin deruhte ettiği kısm ilerledi ve bunu bu gün tab’a başlamak mümkün olacaktır. Zât-ı âlinizin de pek a’lâ derseniz hemen başlayacağız. Fakat Akif Beyin deruhte ettiği kısım ne olacak? Böyle olacağını bilseydik hepsini zât-ı âlilerine tevdi’ ederdik. Fakat…”
Elmalılı’nın, Aksekili’nin mektubuna verdiği cevapta çok nettir:
“Muhterem Evlad,
25 Eylül 1927 tarihli bir mektubunuzu şimdi aldım. Akif Bey’den suâl ediyorsunuz. Böyle bir vesile bahsetmiş olduğunuza teşekkür ederim. Akif Bey’in maksadını zât-ı âlinizin benden daha iyi anlayacağınızı ve anlayabileceğinizi zan ediyorum...”
Aslında konu çok net ve açıktır. Mehmet Akif Ersoy gibi bir zâtın asla kabul edemeyeceği bu projeye âlet olmayı reddetmesidir. Akif, ikinci sebepten dolayı mealini Ankara’ya vermemiş, kendisinin de meâlini yayınlamaya ömrü yetmemiştir.

Hatırlayacağımız üzere, 1928'de Anayasa'dan "Devletin dini, din-i İslâm'dır" maddesi kaldırılmıştır ve aynı yılın Haziran ayında Dini Islahat Beyannamesinin Türkiye'nin gündemine oturmuştur.

İstanbul Göztepe Camiinde, Dârülfunûn İlahiyat Fakültesinde ve benzeri yerlerde namazı Türkçe tercüme ile kılma girişimlerini haber alan Mehmet Akif, yaptığı tercümenin maksat ve hedefini kesin anlayınca, Diyanet İşleri Reisliği’ne teslim ettiği tercümeleri düzeltme yapacağı bahanesiyle geri aldı ve mukaveleyi hemen feshetti. Aldığı bin liralık avansı da Elmalılı’ya gönderdi. Mehmet Akif'in mukaveleyi feshinden sonra, yapılan bir mukavele ile meal de Elmalılı'ya verildiğinde tarih 22 Mayıs 1932 idi.

Yakılmasını vasiyet etme konusuna gelince; kanaatimizce Akif’in, İhsan Efendi’ye:” Ben sağ olur da gelirsem, noksanlarını ikmâl eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bu eseri yakarsın!" şeklindeki vasiyeti, vefatından sonra muhtemel yapılacak baskıları önleme ve ortadan kaldırma girişimidir. Ne Akif’in, ne de İhsan Efendi’nin meali yakmak gibi bir niyetleri asla bulunmamaktadır. Mustafa Âsım Köksal hocanın dediği gibi, bu kadar kıymetli bir eserin yakılması suçtur. Zira 1925 ve 1932 yılları arasındaki mealle alakalı baskılar o kadar şiddetli ve çeşitlidir ki, bütün bunlara rağmen Akif, teslim etmeyerek mukâvelesini bile feshettiği mealini niçin tamamlamıştır? Madem bir tehlike var, meali hiç yapmazsınız ve vazgeçtim, bıraktım diyerek korktuğunuz şeyi en kısa yoldan engellemeyi düşünmez misiniz? Diğer taraftan, kendinizin bile korumakta zorlandığınız bir eserinizi başkasına koruması için neden veresiniz? Dönünce noksanlarını ikmâl ederiz, basarız dediğiniz eser, basılıp dağıldıktan sonra, Türkiye’ye gitmeyecek mi? Aslı bile tehlikeli görülüp yakılması istenen eser, yakılması vasiyet edilen kişi tarafından neden çoğaltılsın? Ayrıca, bu kadar üzerinde titizlikle durulan eser, İhsan Efendi’nin talebesinin elinde Tevbe Sûresinin sonuna kadar daktilo edilecek zamanda neden ortada olsun? Madem eserin sahibi tarafından “Ölürsem yakarsın” denilen eser, Akif’in vefatı olan 1936 yılında neden yakılmamıştır? İhsan Efendi neden vasiyeti yerine getirmeyip, oğluna havale etmiştir? 1936 – 1961 yılları arasında tam 25 yıl zarfında, Mustafa Runyun’dan başka hiç kimsenin mealden haberi olmamış mıdır ve başkaları tarafından da istinsah edilmemiş midir?

4) “Milli Din” projesi nedir, açıklarmısınız?
Türkçe ibadet konusu 1931-32’li yıllarda bizzat Mustafa Kemal’in kontrol ve denetiminde yapılmıştır. Atatürk ibadetlerin anadilde yapılmasından yana şunları söylemiştir:”İnsan anasına nasıl anadiliyle hitap ediyorsa, Allah’ına da anadiliyle hitap etmelidir.” 1932 yılının Ramazan ayında “münevverler” dediği bazı hocaları seçip, Dolmabahçe’ye çağırır, onlara ezanı, tekbir ve kâmeti Türkçeye çevirmelerini söyler. İslam’ı Türkleştirmek, milli din haline getirmek için Dr. Reşit Galip’e (ö. 1934) görev verir, o da bu doğrultuda bir proje hazırlar. Galip, projesine “Müslümanlık; Türk’ün Millî Dînî” adını verir. Bu projede, özellikle Müslümanlığın bir Türk dini olduğu, bunun dilinin her kişinin anadili olması gerektiği üzerinde durulur.

Atatürk “milli din” projesine, Kur’an’ı camilerde cemaate Türkçe olarak okutmakla başlar. Hafız Yaşar Okur’a (ö. 1966) görev verir ve ona (Mehmet Akif’in meâl mukâvelesini feshetmesi ve Elmalılı’nın da tefsirle birlikte basılabilir dediği için vermediği meal elde olmayınca) Albay Cemil Said’in (ö. 1942) Kur’ân tercümesinden seçeceği pasajları halka okumasını söyler. Okur da, Ocak 1932 tarihinde Cuma günü Yerebatan Camii’nde cemaate Arapça’sının ardından Yâsîn suresinin Türkçesini okur. Ayrıca Türkçe dua eder ve duasında yeni kurulan Cumhuriyetin ilelebet yaşamasını, onu kuranların başarılı olmalarını diler. Bundan sonra Atatürk, diğer hocaları da görevlendirir, onlar da camilerinde Türkçe Kur’ân okurlar. 29 Ocak 1932 tarihinde Sultanahmet Camiinde toplanan büyük kalabalığa da, sekiz ayrı hafız Türkçe olarak Kur’ân’dan muhtelif yerler okurlar. Bu konuda en büyük merasim ise yine Atatürk’ün emriyle 3 Şubat 1932 tarihinde Kadir gecesinde Ayasofya camiinde yapılır. Büyük bir kalabalığın izlediği bu programı, Atatürk te radyodan dinler. O gece aynı zamanda ilk kez tekbirler de Türkçe olarak getirilir.

Atatürk, Kur’ân aşırlarının saz eşliğinde makamlı bir şekilde okunması çalışmalarını, Dolmabahçe’ye çağırdığı hocalara bizzat başkanlık yaparak idare eder ve onlara fikirler verir.

Atatürk, 1932 yılı Ramazan ayında başlattığı dinde reform hareketlerinin bir devamı olarak hutbeyi tümüyle Türkçeleştirmeye başlar. Bunun için aynı yılın Ramazan ayının sonlarında Hafız Sadettin Kaynak’ı (ö. 1961) çağırır ve ona, Cuma hutbesini tamamıyla Türkçe okumasını emreder. Ayrıca katiyen sarık sarmamasını, fraklı, başı açık ve takım elbise giymiş olarak İstanbul Süleymâniye Camii minberinde hutbe okumasını söyler. Kaynak denileni yapar ve 5 Şubat 1932 tarihinde o yılki Ramazanın son Cuma namazında smokin giymiş olduğu halde, başı açık bir vaziyette minbere çıkar, Süleymaniye Camiinde hutbeyi baştan sona tüm âyet, dua ve sözleriyle Türkçe olarak okur.

Tekbir ve ezanın Türkçeleştirme çalışmaları da murakabesi altında yapılan Atatürk, Ali Rıza Sağman’ın (ö. 1965) bulunduğu imamlar grubuyla ezan ve kâmeti Türkçeleştirir. İlk Türkçe ezan 29 Ocak 1932 tarihinde Hafız Rıfat Efendi (ö ?) tarafından Fatih Camii minarelerinden okunur ve 8 Şubat 1932 tarihine kadar bütün camilerde okunmaya başlar. Ezan, 16 Haziran 1950 Ramazan ayına kadar tam 18 yıl Türkçe okunur.

Ezan, tekbir ve duaların Türkçeleştirilmesinin ardından Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Diyanet tarafından belirlenen üç farklı salât ve selâm tercümesini, bir ta’mimle 6 Mart 1933 günü tüm müftülüklere gönderir ve bundan sonra salât ve selamın da Türkçe olarak okunmasını emreder. Gönderilen tamimdeki salât ve selam şöyledir:” Ey Tanrı elçisi Muhammmed, salât sana selâm sana.”

Dinde reform girişimleri, pek çok Batılı diplomatın ve araştırmacının iltifatlarına ve takdirlerine mazhar olur. Ankara’da görev yapan Amerika büyükelçisi Charles Sherrill (ö. 1936) Mustafa Kemal’i, Martin Luther’e ( ö. 1546) benzeterek, onu Türk Luther’i olarak takdim eder.

5) Merhum Mehmet Akif Ersoy’u merkez alarak baktığımızda onun döneminde çevresiyle olan ilişkisi ve çalışmaları hakkında yeni ve keşfedilecek başka dosyalarda çıkacak mı sizce?

Akif’in, Ziraat Mektebi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda kaleme aldığı “Zeytin Ağacı” kitabı yeni ortaya çıkanlardan. Zeytin yetiştirmeyle, zeytin ağacıyla ilgili konuların yer aldığı, akademik tarzda yazılmış kitaptan derleme yoluyla tercüme edilmiş bir kitap. Böyle vel^üd şahsiyetlerin elbette daha ortaya çıkacak nice çalışmaları olacaktır.

6) Mehmet Akif Ersoy hakkında başka çalışmalarınız var mı?

Elbette. Birisini sizlerle paylaşayım. Malumunuz 26 Ekim 1925’te Akif ve Elmalılı ortak bir çalışmaya imza atarlar. Elmalılı Kur’an tefsirini, Akif’te Kur’ân mealini üstlenir. Lakin 1932 yılında Akif mukaveleyi fesheder ve zaten uzaklaştığı çalışmadan tamamen çekilir. Bu çalışma beraber yürütülseydi, basılan tefsirin içindeki meal Akif’in meali olacaktı. Yaptığımız çalışmayla, Elmalılı’nın tefsirinin meal kısmına Akif’in mealini koyuyoruz ve beraber başlanılan bu çalışmayı orijinal halinde yayınlamayı düşünüyoruz.

7) Elmalı Hamdi Yazır ile Mehmet Akif hakkında neler anlatmak istersiniz?
Güzel ahlâkın zirvesinde, her yönleriyle örnek, iki güzîde insan. Çilelerin, olumsuz şartların içinde yılmadan, usanmadan dînine ve milletine hizmet etmeyi şereflerin en yücesi kabul etmiş, doğru bildikleri yoldan asla taviz vermemiş mümtaz şahsiyetler. Bir milletin gönlünü fethetmiş, hâlâ muhabbetleri sînelerde taze duran gönül insanları. Makamlarının en âlâ olmasını diliyor, milletimizin ümmetin kandilleri olan nice Mehmet Akif ve Elmalılı’ları yetiştirmesini Rabbimizden niyaz ediyorum.

8) Sizi Akif’in Kur’an Mealiyle daha iyi tanıdık. Elmalı Hamdi Yazır ile Mehmet Akif’in mektuplaşmalarını da bulup Yeni Şafak Gazetesi’nde “Tarihi Yazı Dizisi” başlığıyla yayınladınız. Peki, önümüzdeki günlerde Akif ve Elmalılı’ya ait çalışmalardan yayınlanacak eserler olacak mı?

Yıllardır merak edilen konulara ışık tutacak, bir devri anlatacak çalışmalarımız olduğu gibi, sergi noktasında da çalışmalarımız devam etmektedir. İnşallah tamamlamayı Rabbimiz müyesser kılar.


Not: Bu Röportaj Ayraç Dergisi, 92. sayı, Haziran 2017, Roger Garaudy özel sayısında yayınlandı.

Yunus Özdemir.
1088 syf.
·8/10
Okuduğum yaşlarda anlayamadım birçok kelime barındıran kafiyesine bazen hayran kaldığım bazen anlayamadığım bir eserdi. Tekrar okuduğumda ise hayran kalarak okuduğum ve bazen yer yer ezberime bile aldığım bir kitap oldu. Hayatınızda bir kere olsun okumalısınız bana kalırsa.
1088 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Kitabı okurken dalıp gidecek , okudukca okumak isteyeceksiniz .
Mehmet Akif ERSOY ' un ince düşüncelerini okumak insana inanılmaz bir zevk veriyor . Tüm okurseverlere tavsiye ederim
560 syf.
kitap dili ağır belki ama okudukça en azından biraz arapça osmanlıca biliyorsanız okurken o duyguları daha iyi anlıyorsunuz. bence herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap. şiirleri o kadar içten ki okurken bile o ana gidebiliyorsunuz. en azından dili daha sade günümüz türkçesiyle düzenlenebilse keşke bu sayede daha anlaşılır olur.
1088 syf.
·Beğendi·10/10
Elimde iki cilt şeklinde mevcut bu eser. Şiirlerin bi orjinal halleri bi de sadeleştirilmiş halleri var kitapta.
Gerçekten okurken emek isteyen eserlerden ve bence Türk Edebiyatı'nın baş yapıtlarından. Anlam yoğunluğu , dil yapısıyla kusursuz bi örgü var şiirlerde. Eserin özetini zaten Mehmet Akif şu dizelerle kendi yapmıştır fazla söze daha ne hacet ...

Safahât'ımda, evet, şi'r arayan hiç bulamaz;
Yalınız, bir yeri hakkında "hazin işte bu!" der.
Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi var ya?
Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!
1088 syf.
·Beğendi·10/10·
İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy'un değerli eserlerinden birisi olan "Safahat' Mehmet Akif Ersoy'un bu kitabında o dönemin çok güzel yönlerine yer verilmiş Hüsn-i talil yaparak anlatılmış. Lisanı hakikati biraz ağır olsa da bir kaç şiir okuduktan sonra alışmaya başlıyorsunuz.Safahat ayrı ayrı görünsede aslında bir bütünü oluşturuyor. Hayatın sıkıntılarını, koşuşturmasını anlatan bir eser. Eski Türkçe ile yazılı basım olduğu için müstehcen bir eser oluşturmuş . Tek kelimeyle muazzam bir eserdir.Safahat bir insanın hayatını anlayabileceginiz, halet-i ruhiyesine ışık tutabilecek fikir mücadelesi vermiş hayatın gerçeğini kendi lehine çevirerek içinde yaşanılmışları yansıtan bir kitap....Keyifli okumalar diliyorum
1088 syf.
·Beğendi·10/10
Çok güzel bir kitap. Herkesin bilmesi gereken bilmeyenlerin öğrenmesi gereken muhteşem detaylar barındırıyor. Akif dede her zaman ki gibi mükemmel bir iş çıkarmış

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Akif Ersoy
Unvan:
Cumhuriyet Dönemi Şairi, Veteriner Hekim, Öğretmen, Vaiz, Hafız, Kur'an Mütercimi, Yüzücü, Milletvekili
Doğum:
İstanbul, 20 Aralık 1873
Ölüm:
27 Aralık 1936
Mehmet Âkif Ersoy, (doğum adı: Mehmet Ragif, 20 Aralık 1873 - 27 Aralık 1936), baba tarafından Arnavut, anne tarafından Özbek asıllı Türk olan Cumhuriyet Dönemi şairi, veteriner hekim, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi, yüzücü, milletvekili.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal marşı olan İstiklâl Marşı'nın yazarıdır. "Vatan Şairi" ve "Milli Şair" unvanları ile anılır. Çanakkale Destanı, Bülbül, Safahat en önemli eserlerindendir. II. Meşrutiyet döneminden itibaren Sırat-ı Müstakim (daha sonraki adıyla Sebil'ür-Reşad ) dergisinin başyazarlığını yapmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında milletvekili olarak 1. TBMM'de yer almıştır.

Yaşam öyküsü
Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının aralık ayında İstanbul'da, Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi. Nüfusa kaydı, babasının doğumundan sonra imamlık yaptığı ve Âkif'in ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak görünür. Annesi Buhara'dan Anadolu'ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova'nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. Mehmet Tahir Efendi, ona doğum tarihini belirten "Ragif" adını verdi. Babası vefatına kadar Ragif adını kullansa da bu isim yaygın olmadığı için arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi. Çocukluğunun büyük bölümü annesinin Fatih, Sarıgüzel'deki evinde geçti. Kendisinden küçük, Nuriye adında bir kız kardeşi vardır.

Yazar istatistikleri

  • 1.420 okur beğendi.
  • 3.572 okur okudu.
  • 232 okur okuyor.
  • 1.542 okur okuyacak.
  • 153 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları