Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy

YazarÇevirmenEditör
9.0/10
1.220 Kişi
·
4.985
Okunma
·
1.793
Beğeni
·
19bin
Gösterim
Adı:
Mehmet Akif Ersoy
Unvan:
Cumhuriyet Dönemi Şairi, Veteriner Hekim, Öğretmen, Vaiz, Hafız, Kur'an Mütercimi, Yüzücü, Milletvekili
Doğum:
İstanbul, 20 Aralık 1873
Ölüm:
27 Aralık 1936
Mehmet Âkif Ersoy, (doğum adı: Mehmet Ragif, 20 Aralık 1873 - 27 Aralık 1936), baba tarafından Arnavut, anne tarafından Özbek asıllı Türk olan Cumhuriyet Dönemi şairi, veteriner hekim, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi, yüzücü, milletvekili.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal marşı olan İstiklâl Marşı'nın yazarıdır. "Vatan Şairi" ve "Milli Şair" unvanları ile anılır. Çanakkale Destanı, Bülbül, Safahat en önemli eserlerindendir. II. Meşrutiyet döneminden itibaren Sırat-ı Müstakim (daha sonraki adıyla Sebil'ür-Reşad ) dergisinin başyazarlığını yapmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında milletvekili olarak 1. TBMM'de yer almıştır.

Yaşam öyküsü
Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının aralık ayında İstanbul'da, Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi. Nüfusa kaydı, babasının doğumundan sonra imamlık yaptığı ve Âkif'in ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak görünür. Annesi Buhara'dan Anadolu'ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova'nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. Mehmet Tahir Efendi, ona doğum tarihini belirten "Ragif" adını verdi. Babası vefatına kadar Ragif adını kullansa da bu isim yaygın olmadığı için arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi. Çocukluğunun büyük bölümü annesinin Fatih, Sarıgüzel'deki evinde geçti. Kendisinden küçük, Nuriye adında bir kız kardeşi vardır.
Necmi Atik ile Mehmet Akif’in Kur’an Meali Hakkında Röportaj
Röportajı Yapan: Yunus Özdemir
Cevaplayan: Dr. Necmi Atik
Necmi Atik, 1967 Almanya doğumlu, Antalya'ya da Kültürel faaliyetlerde bulunmakta.

𑁍︎ 𑁍︎ 𑁍︎

Sorular:

1) Necmi Bey, uzun zamandır Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yaptığınızı biliyor ve takip ediyoruz. Araştırmalarınız kitap, makâle, yazı dizisi olarak okuyucularınızla buluşuyor. Kitap olarak yayınlanan çalışmalarınızdan en dikkat çekenlerinden biri de Mehmet Akif’in Kur’an Meali oldu. Mehmet Akif’in Kur’an Mealini nasıl yolunuz kesişti?

Elmalılı ile alakalı araştırmalarımıza başlarken kütüphanelerdeki elyazmalarından, yayınlanmış veya yayınlanmamış eserler üzerinden bilgileri arşivlerken tekrara düşmekten kurtulamadım. Ali Hüsrevoğlu hocamla konu üzerinde değerlendirme yaparken, Ali hocam, Elmalılı’nın torunlarından tanıdığı olduğunu ve beni de tanıştırabileceğini söyleyince çok sevindim. Beraber Çamlıca’daki bir torununa gittik ve konuyu kendilerine aktardık. Bizi güleryüzle karşılayıp, ilgilendiler. Kendilerinde dedelerinin hat sanatı tablosu dışında herhangi bir şey olmadığını söylediklerinde ise üzülmüştüm. Daha sonraki görüşmelerimizde, 2012 yılında beni Elmalılı’nın torunlarından Mehmet Hamdi Yazır’la tanıştırdılar. M. Hamdi Yazır, dedesinin metrukâtının kendisinde olduğunu ve kolilerin içerisinde muhafaza ettiğini söyleyince de çok sevinmiş ve heyecanlanmıştım.

Kendisine her zaman müteşekkir olduğum, bu süreçte bize güvenen ve bizi ailesinin bir üyesi kabul eden M. Hamdi Yazır’la kararlaştırdığımız bir tarihte buluştuk ve dedesinin metrukâtının bulunduğu kolileri salondaki masanın üzerine dizdik. O gün heyecan içerisinde evrakları kolilerden hassasiyetle çıkarmaya başladım. Karşılaştığım evraklar tamamen el yazması ve orijinal nüshalardı. Yemek yemeyi bile unuttuğum o gün, hayatımın en mutlu anlarındandı. Filibeli Bakkal Arif Efendi ve Sami Efendi gibi zamanının dev hattatlarından icâzet aldığının belgeleri dâhil, kendi eliyle, nesih, sülüs ve ta’lik hat sanatıyla yazdığı ilmiye icâzetnâmesinin de yer aldığı orijinal nüshalarla karşılaşmaya başlamıştım.
Neler yoktu ki metrukâtta. Masanın üzerindeki evraklar, bir devre adını yazdırmış Elmalılı’nın metrukâtıydı. O hafta tasnifle gelip geçmişti. Elmalılı merhumun torunu M. Hamdi Yazır, uluslararası bir şirketin çok başarılı bir yöneticisi. Randevu almak ve çalışmalarıma kaldığım yerden devam etmek için kendisiyle devamlı haberleşiyorum.

Elmalılı’nın metrukâtını 3-4 günlük kısa bir zaman diliminde tarayıp, bir daha ki buluşmamıza kadar Arapça, Farsça ve Osmanlıca olan taradığım evrakları tercüme ve transkript yapıyordum. Elmalılı, çok yönlü bir şahsiyet olduğundan, kimi zaman hüsn-i hat eserlerini, kimi zaman meal ve tefsir çalışmalarını, kimi zaman makalelerini, mektuplarını, kimi zaman tercümeleri, mantık, felsefe ve İslam hukuku alanlarında yazdıklarıyla meşgul oluyordum. Bu meşguliyetim sırasında taramaya bile fırsat bulamadığım Elmalılı’nın kendi el yazısıyla tefsir müsveddelerine de hazin hazin bakıyordum.

2015 yılındaki son görüşmemizde M. Hamdi Yazır Bey, dedesine ait bir kolinin daha olduğunu ve koli ofise geldiğinde beni arayacağını söyledi. Bir kaç ay sonra kolinin ofiste olduğunu haber verdiğinde 2016 başıydı, müsait olduğu bir tarihte buluştuk. Kolinin içerisindekileri yine büyük bir merak ve hassasiyetle tasnif etmeye ve evrakları taramaya başladım. Evrakları bir an önce tarayayım derken bazı şeylerin farkına varamıyorsunuz. İki gün hemen geçivermişti. Hamdi Bey’den ayrıldıktan sonra evrakları yavaş yavaş inceledim.

İki ay önceki görüşmemizde taramayı sona bıraktığım tefsir müsveddelerine sıra gelmişti. Elmalılı’nın tefsirine ait her ne varsa bir araya getirmiştim. Tasnif ve incelemeye başladığımda, binlerce sayfalık tefsir müsveddeleri içerisinde Mehmet Akif Ersoy’un iki cüzlük mealini ihtiva eden bir defter bulmuştum. Defterin üzerinde “Eşref Edip Bey Vasıtasiyle Elmalılı Hamdi Efendi Hazretlerine” yazıyordu.

Defter, 18x23 cm ebatlarında, Mehmet Akif’in kendi el yazısıyla temize çektiği Fatiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin başından itibaren 252. âyet-i kerimeye (Lâkin işte şunlar Allah’ın âyatıdır ki sana hak olarak bildiriyoruz ve sen, şüphe yok, peygamberlerdensin) kadar, kırk sayfalık, yani iki cüz meâli içeriyordu.
Defterin üzerinde “Eşref Edip Bey” ve “Elmalılı Hamdi Bey Hazretlerine” yazması, karton kabının üzerinde öğrenci bilgileri için Arapça yazıların olması, Mehmet Akif Ersoy’u işaret ediyordu. Daha önceden yazı karakterini bildiğim ve tanıdığım halde, şiir ve yazılarındaki el yazmasıyla karşılaştırdım. Hattat olmamız hasebiyle hamdolsun kısa sürede yazının Akif’e ait olduğu ortaya çıkıverdi. Diğer karşılaştırmayı ise, Mustafa Runyun’un daktilo ettiği nüshayı edisyon-kritik ederek yaptım. Sonuç kesindi, meal Mehmet Akif Ersoy’a aitti.

2) Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönemde ki konumu neydi?

Akif, vatanına ve milletine aşk derecesinde bağlı, vefalı, güzel ahlak sahibi, doğru sözlü, samimi, dini ve milli konularda tavizsiz, iyi bir hatip, mütevâzi, vakarlı, disiplinli, kanaatkâr, azimli, kararlı…kısacası örnek bir şahsiyetti. Akif, iyi bir eğitim almış, şair, düşünür, veteriner, öğretmen, vaiz, hafız, Kurân mütercimi, milletvekili idi. Bu vasıflardaki bir zâtın toplum içindeki yeri de malumdur.

3) Mehmet Akif Ersoy Kur’an Mealini neden yayınlanmasını istememiş ve yakılmasını vasiyet etmiştir?

Akif, mukâvele yaptığı 26 Ekim 1925’ten mukâveleyi feshettiği tarih olan 1932 yılına kadar hükümetin tüm taleplerini reddetmiştir. Bu konuda şu ana kadar yazılan ve çizilenleri iki başlık altında toplanabiliriz:
Birincisi, Akif tercümesini kendisini tatmin edecek şekle gelmediği için vermemiştir ki bu çok zayıf bir ihtimaldir. Zira Akif, tercümesini temize çekip bitirdiğinde tarih 1928’dir. Akif, yaptığı tercümelerden yedi buçuk cüzlük kısmını da temize çekilmiş haliyle Elmalılı’ya göndermiştir. Elmalılı’nın inceleyip Diyanet İşleri Başkanlığı’na göndermiş olduğu mealleri Akif, mukâvelesini feshetmeden önce de düzeltme bahanesiyle geri almıştır. Burada şu soru akıllara gelmektedir: Akif, kendisini tatmin etmeyen tercümeyi Elmalılı’ya neden göndersin? Noksanları olan mealleri gönderse bile bir notu da beraberinde iliştirerek, incelenmesini ve kendisine geri gönderilmesini yazması gerekmez mi? Ayrıca Akif, Eşref Edip’in nakliyle bizzat kendisi tercümesinin çok güzel olduğu konusunda şunları söylemektedir:
“Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.”
Bizim de katıldığımız İkinci sebeptir ki, hükümetin mukavele maddelerine aykırı olarak meâl'i tefsir'den ayrı basmak ve “Türkçe İbadet” veya diğer adıyla “Milli Din” projesinde kullanmak konusundaki kararlılığının ortaya çıkmasıdır.
Ahmet Hamdi Akseki, 25 Eylül 1927 tarihli mektubunda Elmalılı Hamdi Yazır’a şunları yazar:
“Üstâd-ı Hakîm Efendi Hazretlerine
…Bu mektubu Reis Efendi Hazretlerinin üç dört defa vuku bulan ihtarları üzere yazıyorum. Reis Efendi Akif Beyin vaziyyetine çok müteessirdir. Bu sebeple bendenizde çok müteessir oldum. Çünkü daima kırıcı sözlere muhatap, daha doğrusu her an muâtep olmaktayım. Efendi Hazretleri de çok sıkıldığından ve herkes nazarında rezil olduğu (ta’bir kendisinindir) söylediler. Hamdi Efendi hazretlerine yazınız, bu ne olacaksa bir an evvel anlayalım, buyrudular. Bu sene tab’a başlamak bizce çok muvafık olacaktır. Akif Beyin maksadını zât-ı âliniz her halde anlamışsınızdır. Ne yapmak lazımsa lütfen bildiriniz. Bu sebeble şimdiye kadar Akif Beyden kaç cüz gelmiştir, velân devam ediyor mu? Akif Beyin katî fikri nedir? Bizim fikrimiz tekrar ediyorum mukâvelenâme ahkâmına riâyet edecekse tercümeleri behemehâl isteyeceğiz. Böyle gayr-i memdûd bir zaman için durmak gayr-i mümkündür. Hamd olsun zât-ı âlinizin deruhte ettiği kısm ilerledi ve bunu bu gün tab’a başlamak mümkün olacaktır. Zât-ı âlinizin de pek a’lâ derseniz hemen başlayacağız. Fakat Akif Beyin deruhte ettiği kısım ne olacak? Böyle olacağını bilseydik hepsini zât-ı âlilerine tevdi’ ederdik. Fakat…”
Elmalılı’nın, Aksekili’nin mektubuna verdiği cevapta çok nettir:
“Muhterem Evlad,
25 Eylül 1927 tarihli bir mektubunuzu şimdi aldım. Akif Bey’den suâl ediyorsunuz. Böyle bir vesile bahsetmiş olduğunuza teşekkür ederim. Akif Bey’in maksadını zât-ı âlinizin benden daha iyi anlayacağınızı ve anlayabileceğinizi zan ediyorum...”
Aslında konu çok net ve açıktır. Mehmet Akif Ersoy gibi bir zâtın asla kabul edemeyeceği bu projeye âlet olmayı reddetmesidir. Akif, ikinci sebepten dolayı mealini Ankara’ya vermemiş, kendisinin de meâlini yayınlamaya ömrü yetmemiştir.

Hatırlayacağımız üzere, 1928'de Anayasa'dan "Devletin dini, din-i İslâm'dır" maddesi kaldırılmıştır ve aynı yılın Haziran ayında Dini Islahat Beyannamesinin Türkiye'nin gündemine oturmuştur.

İstanbul Göztepe Camiinde, Dârülfunûn İlahiyat Fakültesinde ve benzeri yerlerde namazı Türkçe tercüme ile kılma girişimlerini haber alan Mehmet Akif, yaptığı tercümenin maksat ve hedefini kesin anlayınca, Diyanet İşleri Reisliği’ne teslim ettiği tercümeleri düzeltme yapacağı bahanesiyle geri aldı ve mukaveleyi hemen feshetti. Aldığı bin liralık avansı da Elmalılı’ya gönderdi. Mehmet Akif'in mukaveleyi feshinden sonra, yapılan bir mukavele ile meal de Elmalılı'ya verildiğinde tarih 22 Mayıs 1932 idi.

Yakılmasını vasiyet etme konusuna gelince; kanaatimizce Akif’in, İhsan Efendi’ye:” Ben sağ olur da gelirsem, noksanlarını ikmâl eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bu eseri yakarsın!" şeklindeki vasiyeti, vefatından sonra muhtemel yapılacak baskıları önleme ve ortadan kaldırma girişimidir. Ne Akif’in, ne de İhsan Efendi’nin meali yakmak gibi bir niyetleri asla bulunmamaktadır. Mustafa Âsım Köksal hocanın dediği gibi, bu kadar kıymetli bir eserin yakılması suçtur. Zira 1925 ve 1932 yılları arasındaki mealle alakalı baskılar o kadar şiddetli ve çeşitlidir ki, bütün bunlara rağmen Akif, teslim etmeyerek mukâvelesini bile feshettiği mealini niçin tamamlamıştır? Madem bir tehlike var, meali hiç yapmazsınız ve vazgeçtim, bıraktım diyerek korktuğunuz şeyi en kısa yoldan engellemeyi düşünmez misiniz? Diğer taraftan, kendinizin bile korumakta zorlandığınız bir eserinizi başkasına koruması için neden veresiniz? Dönünce noksanlarını ikmâl ederiz, basarız dediğiniz eser, basılıp dağıldıktan sonra, Türkiye’ye gitmeyecek mi? Aslı bile tehlikeli görülüp yakılması istenen eser, yakılması vasiyet edilen kişi tarafından neden çoğaltılsın? Ayrıca, bu kadar üzerinde titizlikle durulan eser, İhsan Efendi’nin talebesinin elinde Tevbe Sûresinin sonuna kadar daktilo edilecek zamanda neden ortada olsun? Madem eserin sahibi tarafından “Ölürsem yakarsın” denilen eser, Akif’in vefatı olan 1936 yılında neden yakılmamıştır? İhsan Efendi neden vasiyeti yerine getirmeyip, oğluna havale etmiştir? 1936 – 1961 yılları arasında tam 25 yıl zarfında, Mustafa Runyun’dan başka hiç kimsenin mealden haberi olmamış mıdır ve başkaları tarafından da istinsah edilmemiş midir?

4) “Milli Din” projesi nedir, açıklarmısınız?
Türkçe ibadet konusu 1931-32’li yıllarda bizzat Mustafa Kemal’in kontrol ve denetiminde yapılmıştır. Atatürk ibadetlerin anadilde yapılmasından yana şunları söylemiştir:”İnsan anasına nasıl anadiliyle hitap ediyorsa, Allah’ına da anadiliyle hitap etmelidir.” 1932 yılının Ramazan ayında “münevverler” dediği bazı hocaları seçip, Dolmabahçe’ye çağırır, onlara ezanı, tekbir ve kâmeti Türkçeye çevirmelerini söyler. İslam’ı Türkleştirmek, milli din haline getirmek için Dr. Reşit Galip’e (ö. 1934) görev verir, o da bu doğrultuda bir proje hazırlar. Galip, projesine “Müslümanlık; Türk’ün Millî Dînî” adını verir. Bu projede, özellikle Müslümanlığın bir Türk dini olduğu, bunun dilinin her kişinin anadili olması gerektiği üzerinde durulur.

Atatürk “milli din” projesine, Kur’an’ı camilerde cemaate Türkçe olarak okutmakla başlar. Hafız Yaşar Okur’a (ö. 1966) görev verir ve ona (Mehmet Akif’in meâl mukâvelesini feshetmesi ve Elmalılı’nın da tefsirle birlikte basılabilir dediği için vermediği meal elde olmayınca) Albay Cemil Said’in (ö. 1942) Kur’ân tercümesinden seçeceği pasajları halka okumasını söyler. Okur da, Ocak 1932 tarihinde Cuma günü Yerebatan Camii’nde cemaate Arapça’sının ardından Yâsîn suresinin Türkçesini okur. Ayrıca Türkçe dua eder ve duasında yeni kurulan Cumhuriyetin ilelebet yaşamasını, onu kuranların başarılı olmalarını diler. Bundan sonra Atatürk, diğer hocaları da görevlendirir, onlar da camilerinde Türkçe Kur’ân okurlar. 29 Ocak 1932 tarihinde Sultanahmet Camiinde toplanan büyük kalabalığa da, sekiz ayrı hafız Türkçe olarak Kur’ân’dan muhtelif yerler okurlar. Bu konuda en büyük merasim ise yine Atatürk’ün emriyle 3 Şubat 1932 tarihinde Kadir gecesinde Ayasofya camiinde yapılır. Büyük bir kalabalığın izlediği bu programı, Atatürk te radyodan dinler. O gece aynı zamanda ilk kez tekbirler de Türkçe olarak getirilir.

Atatürk, Kur’ân aşırlarının saz eşliğinde makamlı bir şekilde okunması çalışmalarını, Dolmabahçe’ye çağırdığı hocalara bizzat başkanlık yaparak idare eder ve onlara fikirler verir.

Atatürk, 1932 yılı Ramazan ayında başlattığı dinde reform hareketlerinin bir devamı olarak hutbeyi tümüyle Türkçeleştirmeye başlar. Bunun için aynı yılın Ramazan ayının sonlarında Hafız Sadettin Kaynak’ı (ö. 1961) çağırır ve ona, Cuma hutbesini tamamıyla Türkçe okumasını emreder. Ayrıca katiyen sarık sarmamasını, fraklı, başı açık ve takım elbise giymiş olarak İstanbul Süleymâniye Camii minberinde hutbe okumasını söyler. Kaynak denileni yapar ve 5 Şubat 1932 tarihinde o yılki Ramazanın son Cuma namazında smokin giymiş olduğu halde, başı açık bir vaziyette minbere çıkar, Süleymaniye Camiinde hutbeyi baştan sona tüm âyet, dua ve sözleriyle Türkçe olarak okur.

Tekbir ve ezanın Türkçeleştirme çalışmaları da murakabesi altında yapılan Atatürk, Ali Rıza Sağman’ın (ö. 1965) bulunduğu imamlar grubuyla ezan ve kâmeti Türkçeleştirir. İlk Türkçe ezan 29 Ocak 1932 tarihinde Hafız Rıfat Efendi (ö ?) tarafından Fatih Camii minarelerinden okunur ve 8 Şubat 1932 tarihine kadar bütün camilerde okunmaya başlar. Ezan, 16 Haziran 1950 Ramazan ayına kadar tam 18 yıl Türkçe okunur.

Ezan, tekbir ve duaların Türkçeleştirilmesinin ardından Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Diyanet tarafından belirlenen üç farklı salât ve selâm tercümesini, bir ta’mimle 6 Mart 1933 günü tüm müftülüklere gönderir ve bundan sonra salât ve selamın da Türkçe olarak okunmasını emreder. Gönderilen tamimdeki salât ve selam şöyledir:” Ey Tanrı elçisi Muhammmed, salât sana selâm sana.”

Dinde reform girişimleri, pek çok Batılı diplomatın ve araştırmacının iltifatlarına ve takdirlerine mazhar olur. Ankara’da görev yapan Amerika büyükelçisi Charles Sherrill (ö. 1936) Mustafa Kemal’i, Martin Luther’e ( ö. 1546) benzeterek, onu Türk Luther’i olarak takdim eder.

5) Merhum Mehmet Akif Ersoy’u merkez alarak baktığımızda onun döneminde çevresiyle olan ilişkisi ve çalışmaları hakkında yeni ve keşfedilecek başka dosyalarda çıkacak mı sizce?

Akif’in, Ziraat Mektebi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda kaleme aldığı “Zeytin Ağacı” kitabı yeni ortaya çıkanlardan. Zeytin yetiştirmeyle, zeytin ağacıyla ilgili konuların yer aldığı, akademik tarzda yazılmış kitaptan derleme yoluyla tercüme edilmiş bir kitap. Böyle vel^üd şahsiyetlerin elbette daha ortaya çıkacak nice çalışmaları olacaktır.

6) Mehmet Akif Ersoy hakkında başka çalışmalarınız var mı?

Elbette. Birisini sizlerle paylaşayım. Malumunuz 26 Ekim 1925’te Akif ve Elmalılı ortak bir çalışmaya imza atarlar. Elmalılı Kur’an tefsirini, Akif’te Kur’ân mealini üstlenir. Lakin 1932 yılında Akif mukaveleyi fesheder ve zaten uzaklaştığı çalışmadan tamamen çekilir. Bu çalışma beraber yürütülseydi, basılan tefsirin içindeki meal Akif’in meali olacaktı. Yaptığımız çalışmayla, Elmalılı’nın tefsirinin meal kısmına Akif’in mealini koyuyoruz ve beraber başlanılan bu çalışmayı orijinal halinde yayınlamayı düşünüyoruz.

7) Elmalı Hamdi Yazır ile Mehmet Akif hakkında neler anlatmak istersiniz?
Güzel ahlâkın zirvesinde, her yönleriyle örnek, iki güzîde insan. Çilelerin, olumsuz şartların içinde yılmadan, usanmadan dînine ve milletine hizmet etmeyi şereflerin en yücesi kabul etmiş, doğru bildikleri yoldan asla taviz vermemiş mümtaz şahsiyetler. Bir milletin gönlünü fethetmiş, hâlâ muhabbetleri sînelerde taze duran gönül insanları. Makamlarının en âlâ olmasını diliyor, milletimizin ümmetin kandilleri olan nice Mehmet Akif ve Elmalılı’ları yetiştirmesini Rabbimizden niyaz ediyorum.

8) Sizi Akif’in Kur’an Mealiyle daha iyi tanıdık. Elmalı Hamdi Yazır ile Mehmet Akif’in mektuplaşmalarını da bulup Yeni Şafak Gazetesi’nde “Tarihi Yazı Dizisi” başlığıyla yayınladınız. Peki, önümüzdeki günlerde Akif ve Elmalılı’ya ait çalışmalardan yayınlanacak eserler olacak mı?

Yıllardır merak edilen konulara ışık tutacak, bir devri anlatacak çalışmalarımız olduğu gibi, sergi noktasında da çalışmalarımız devam etmektedir. İnşallah tamamlamayı Rabbimiz müyesser kılar.


Not: Bu Röportaj Ayraç Dergisi, 92. sayı, Haziran 2017, Roger Garaudy özel sayısında yayınlandı.

Yunus Özdemir.
560 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
MEKANIN CENNET OLSUN EY MEHMET AKİF...

SAFAHAT: (aşamalar, evreler, gelişmeler.) Kitabın ilk şiiri Fatih Camii'dir. Şair oraya babasının, kendisini kardeşiyle birlikte götürdüğünü hatırlar. Daha bu ilk şiirden itibaren şair okuyucusunu beraberinde girip çıktığı her yere götüreceğini haber verir. Sosyal meselelerin mağduru zavallı ve çaresizleri ise manzum hikayeler halinde yazmıştır. Küfe, Mahalle Kahvesi, Seyfi Baba, Meyhane, Hasta toplumun çeşitli sahnelerine tutulan aynalar gibidir.
Şair sık sık çalışmak gerektiğini; tembelliğin, oturduğu yerde rızık beklemenin İslamiyet'le bağdaşmadığını belirtir. İnsanların doluştuğu meyhane ve kahvehaneleri hem aile ocağının hem de insanlığın mahvolduğu mekanlar sayar. Bu gibi yerlerin müdavimlerinin eşlerini ve çocuklarını hiç düşünmediklerini, bu yüzden toplumun zararlı unsurları haline geldiklerini belirtir. Onun yüreği çaresiz kadınlar, çocuklar ve yaşlılar için kan ağlar. Cebinde hiç parası olmadığı için hasta ihtiyara yardım edemeyen şair, Seyfi Baba'da şu mükemmel sözlerle feryat eder: "Ya hamiyyetsiz olsaydım ya param olsaydı!"
Kitapla ilgili söylemem gerekenlere gelirsek. Okuduğum kitap 800 sayfaydı. Ancak bu kitabın kalın olmasının sebebi şiirlerin günümüz Türkçesine de çevrilmiş halinin bulunmasıydı. Ben çoğunlukla anlamak adına günümüz Türkçesi ile yazılan kısımları okudum. Tabi ki edebi bir zevk almak için orijinal halini okumak apayrı bir keyif. Mehmet Akif'in şiirlerinden oluşan bu eser 7 kitabın birleşmesinden oluşuyor. Mehmet Akif eserimde şiir arayan bulamaz. Yüreğimden geçenlerdir bu sözler diyor. Genellikle şiirlerde vatan sevgisi ve milleti gerçeklere karşı uyandırma ve bilgilendirme var. Bununda sebebi dönem savaş dönemi. Ülke perişan. Böyle bir dönemde aşk şiiri yazacak değildi.
448 syf.
·8/10 puan
“Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş” diyor şair. Yeryüzünde konuşulan bütün sözler gökkubbede kayda geçmektedir. Arz ve sema, üzerinde olup bitenler için hesap gününde şahitlik edecektir. Kainatın bir hafızası olduğunu ifade eden bu hakikatler yanında toplumun da bir hafızası vardır. İşte bu hafıza elindeki Kur’an-ı Kerim mealinin korunup günümüze ulaşmasını ve siz okuyucularıyla buluşmasını mümkün kılmıştır diyor yazarımız…
Yeni Cumhuriyet idaresi 1925 yılında temel İslami kültürün millete kendi diliyle öğretilmesi gerektiği düşüncesinden hareketle TBMM’nde bir Kur’an tercümesi ve tefsiri ile Sahih-i Buhari tercümesi hazırlatılmasına karar vermiş, bu işler için Diyanet İşleri Riyaseti’ne bir tahsisat ayrılmıştı. O dönemde herkesin itimat edebileceği nitelikte bir Kur’an tercümesi mevcut değildi. Böyle zor bir işin altından kalkabilecek kapasiteye sahip birkaç kişi arasından herkes bilhassa Safahat ve İSTİKLAL MARŞI ŞAİRİ Mehmed Akif’i işaret ediyordu. Gerçekten de baş yazarı olduğu Sebilürreşad dergisine yazdığı kısa tefsir yazıları çok beğenilmiş olan ve memlekette o devirde Arapçayı en iyi bilen dört kişiden biri olarak kabul edilen, Türk dilindeki hakimiyeti zaten tartışma dışı olarak görülen İslami ilimleri kendi gayretleriyle tahsil etmiş bir zat olarak Mehmet Akif Ersoy, Kur’an tercümesi için tabiri caizse biçilmiş kaftan olarak ortaya çıkıyordu.
Tefsiri Elmalılı Hamdi Efendi’ye Tecrid-i Sarih tercümesinin de Babanzade Ahmed Naim Bey’e yaptırılması kararlaştırıldı. Fakat Mehmed Akif, Kur’an tercümesini kabul etmedi yoğun ısrarlar karşısında uzun zaman direndi. Nihayet uzun çabalar sonucu Aksekili Ahmed Hamdi Efendi’nin gayretleri ve Elmalılı Hamdi Efendi’nin teşvikleri ile bu vazifeyi Ekim 1925’de kabul etmek zorunda kaldı.
Mehmed Akif Bey tercümeyi kabulünü müteakip Mısır’a gitti ve oraya vardıktan birkaç ay sonra 1926 yılında Kur’an’ın tercümesi üzerinde çalışmaya başladı. Üç yıllık bir çalışma sonucunda 1928 yılında tercümenin ilk şeklini tamamladı. Tercümesinin müsveddesini bitirdikten sonra dört yıl boyunca düzeltmeler yaptı, tercümeyi baştan sona yeniden elden geçirdi ve 1932 yılında çalışmasını tamamladı. Meal çalışmalarıyla geçen bu yıllar boyunca bir yandan da memleketin dini hayatında vukua gelen değişimleri ve hükümetin aldığı yeni kararları takip etmekteydi. Ezcümle namazlarda artık Kur’an’ın Arapça aslı yerine tercümesinin okutulacağı şeklindeki düşünce ve şayialar kulağına geldi. Kendi yaptığı mealin bu amaçla kullanılacağından endişe etmeye başladı. Tercümeyi bitirdiği 1932 yılında, Diyanet’le yaptığı sözleşmeyi feshetti. Diyanet yetkilileri Elmalılı Hamdi Efendi’ye tercüme işinide üstlenmesini teklif etmişlerdi. O sırada Furkan Suresinin tefsirine kadar gelen Elmalılı Hamdi Efendi Kur’an’ın hakettiği doğruluk ve güzellikte tercüme edebileceğine inanmadığını söyleyerek görevi kabul etmek istemediysede görüşmelerden sonra ayetlerin altına, tefsire geçmeden önce bir meal ilave edilmesi konusunda anlaşma sağlandı. Mehmet Akif’in, anlaşmayı feshetmekle birlikte, aldığı avansı ödeyecek parası yoktu. Aldığı bin lirayı Sebılürreşad’ı çıkarması için Eşref Edib Bey’e vermişti. Bir rivayete göre Elmalılı Hamdi Efendi Meal için alacağının bin lirasından vazgeçerek bu borcu ödedi.
Mehmed Akif’in mukavelesinin niçin feshettiğine dair bizzat kendisinden aktarılan şu ifade yeterince açıklayıcı mahiyettedir:
“Tercüme güzel oldu, hatta umduğundan daha iyi. Lakin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.”
Akif, sözleşmesini gereği, ilk başta yaptığı tercümelerin bazı müsveddelerini İstanbula göndermişti. Tercümeleri okuyan Elmalılı Hamdi Efendi’nin ilk kanaatlerini ifade etmesi bakımından Eşref Edib’in naklettiği şu hatıra önemlidir:
“ Mısır’da tercümeyi bitmiş gördükten sonra, o zaman Üstad’a dedim:
‘- Artık, elhamdülillah, tamam olmuş. Dönüşte ben bunu İstanbul’a götüreyim.’
Güldü.
‘- Onu tamam oldu mu zannediyorsun? Onun üzerinde daha ne kadar işlemek lazım! Çok noksanları var.’
‘-Noksan tarafını görmüyorum. Hayli tebyiz etmişsiniz.’
‘-Sana göre tamam olmuş, ama bana göre daha çok noksanları var.’
7 yıllık bir çalışmaya, üstelik bunun 4 yılını tashih ve tebyiz çalışmasına ayrılmış olmasına rağmen Akif’in bir türlü son kanaatini ortaya koyamaması onun titizliğini ve çalışmaya verdiği ehemmiyeti göstermesi açısından oldukça önemlidir. Sürecin sonunda yaşanan kimi olaylarsa Akif’teki tedirginliğin had safhaya çıkaracaktır. Türkçe ezanın ardından Türkçe ibadet projesini uygulamasına ilişkin kimi teşebbüslerde Kur’an tilavetine karşın söz konusu mealin kullanılması tasarlanmaktadır. Bu projeden haberdar olan Akif, çalışmasının emanet ettiği Yozgatlı İhsan Efendi’den mealin yakılmasını ister ve 1961 yılında vasiyeti yerine getirilir.
İşte elimizdeki meal Tevbe suresine kadar olan kısmı uzun yıllar Mısır'da yaşayan ve orada tahsil gören merhum Mustafa Runyun tarafından korunan, latinize suretiyle daktilo edilmiş bir metinden aktarılmış. Kur'an'ın 9. suresi olan Tevbe Suresi'nin sonuna kadar olan kısmını içine alan tercüme, Kur'an'ın yaklaşık üçte birlik kısmına tekabül etmektedir.
Meale gelince;
Bakara suresini bitirdim ve;
Mehmed Âkif'in güzel ve akıcı Türkçesiyle dilimize çevrilen tercüme ilmi,konu bütünlüğü olan, tadına doyulmaz bir okuma zevki sunması yanında, dönemin dil özelliklerini en güzel şekilde yansıtmaktadır.
Ve okurken anladım ki Mehmet Akif’in müfessirlik boyutu da aşikar ve Safahât''ın üç kitabında (III, V, VII) Kur''an-ı Kerîm''den ayet tercümeleri yer alır ve 15 kadar pasajın tefsiri yapılır.
Mealde M.Akif in Sebilürreşad Dergisinde yayımlanan eski mealler de dipnot olarak verilmiş ki meal üzerinde sadeleşme yapıldığını anlaşılıyor
Benim tercihim her zaman orijinal metinler olduğundan ilk sahih tercümeyi beğendiğimi ifade edebilirim.
Bu bağlamda benim zirve eserim Elmalılı Hamdi Yazır ‘ın Hak Dini Kuran Dilidir.
Üstadın mealini okurken kimden etkilendiği o kadar net ki; Mehmet Akif Ersoy…
Hamiş;
Mehmet Akif Ersoy’un yıllar süren bir emek neticesinde elimizde bulunan az bir nüsha dahi olsa kütüphanemizde bulunması gereken okunası bir meal olduğunu düşünüyor ,Elmalılı Meali ile karşılaştırmalı okunduğunda tadına doyulmayacağı kanaatimi belirtiyor ve şiddetle tavsiye ediyorum derim:))
Selametle…

NOT: İlk defa meal okuyacaklar için acizane tavsiyem önce Mahmut KISA, Hasan Tahsin FEYİZLİ vs. gibi eserleri okuduktan sonra okunması daha sağlıklı olur kanaatindeyim.
Zeynep Demir
Zeynep Demir Açıklamalı ve Lügatçeli Mehmed Akif Külliyatı'ı inceledi.
5633 syf.
·38 günde·Beğendi·Puan vermedi
Açıklamalı Mehmet Akif külliyatı Akif'in kaleminden çıkmış tüm yazıları bir araya toplamayı hedef edinmiş on kitaptan oluşan bir eser. Kitabın yeni basımı bulunmadığından almak için sahaflara müracaat etmeniz gerekecek.

Külliyatın ilk dört kitabı Safahat'e ayrılmış. Bu bölümün toplamda 2000 sayfayı bulunmasının sebebi açıklamalı olması. Kitabın bir sayfasında metnin orijinali ve sayfadaki kelimelerin sözlüğü yer alırken yan sayfada verilen şiirin açıklaması yapılmış. Yani her beyiti sözlüğe bakmadan buradan kolayca okuyup anlayabiliyorsunuz.Yalnız bu sırada metin şiir formundan nesir formuna giriyor.Siz Akif'in ne dediğini anlıyorsunuz ancak şiir kalmıyor ortada. Orijinali de elinizin altında olduğundan bu da sorun oluşturmayacaktır.

Dördüncü cilt aynı zamanda Akif'in Safahat dışında kalmış bazı şiirlerini de barındırıyor. Dört kitabın da sonuna tüm şiirler ve bazı beyitlerle ile ilgili bilgilerin yer aldığı ayrıntılı dipnotlar konulmuş ki bunu çok faydalı buldum.

Gelelim benim okuduğum beşinci cilde. Öncelikle şunu belirteyim ki sitede külliyat içindeki tek kitabı 'okudum' diye belirtemiyor, tek kitap için inceleme yazamıyorsunuz. Bu nedenle çok önceden okuduğum Safahat, bu süreçte okuduğum besinci kitap ve elime alıp incelediğim diğer ciltler için böyle bir inceleme oluşturdum.

Beşinci cilt, Akif'in Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşat dergilerindeki makaleleri ile dört adet çevirisini barındıran bir kitap. Akif'in makalelerde ifade ettiği fikirler ise şöyle özetlenebilir:

> Akif edebiyattaki taklitçiliğimizden şikayetçi. İran edebiyatı; bizi kötü etkilemiş,biz İran edebiyatından iyi örnekleri almamışız. Edebiyatla iyi ahlakı yansıtamamışız. Kötü taklitçiliğimizi Batı edebiyatı için de devam ettirdiğimiz vurgulanıyor.

> Söz konusu taklitçiliğin giyim kuşamda bile sürdürülmesi onu epey yaralıyor ve " Siz çocuklarınızın kafasına bir şapka geçirmekle akvamı medeniye ( medeni milletler ) sırasına girdik zannediyorsunuz. Lâkin bu pek batıl bir zandır. " demekten kendini alamıyor.

> Cemalettin Afgani' ye atılan iftiralara karşı onu savunmak da Mehmet Akif'e düşüyor. Afgani'nin 'dinden çıkmış' ve 'Vahabi' olduğu iddialarına şiirdeki muhteşem üslubunun düz yazıda da devam ettiğini ispatlarcasına muhteşem üslubuyla cevap veriyor.

> Akif dilin sadeleşmesini istiyor ancak bunun yerleşmiş sözcükleri atarak yerine öğrenilmesi zor kelimeleri koyma yoluyla yapılmasına karşı çıkıyor.

> Eğitimi, geleceğin kurtuluş yolu olarak görüyor. Eğitimde kullanılan kitapların dilinin çocukların seviyesini indirilmesi gerektiğini düşünüyor.

> Akif, camilerin yeterince iyi değerlendirilmediğinden, toplumu aydınlatacak bilgilerin halka sunulmadığından dert yanıyor . Ona göre Hac, farklı milletlerden insanların kaynaşma yeri iken doğru kişiler gönderilmeyecek bu fırsat da kaçırılıyor.

> Şair, Fransızcayı İlkokuldan itibaren öğretmeye çabalamanın gereksiz olduğunu, liseyi bitirdikten sonra isteyenlerin onu öğrenebileceğini vurguluyor.

> Akif, kişilerin heykellerin dikmek yerine onların hayatını ve fikirlerini anlatmanın çok daha yerinde olacağını düşünüyor.

> Şair, Osmanlı yazın dünyasındaki çevirilerin, kitapların, gazetelerin halkın ancak binde birine fayda sağladığını söyleyerek halka fayda sağlayacak bilgilerin onların anlayacağı bir dille yazılıp çok uygun fiyatlara onları ulaştırılması gerektiğini söylüyor.

> Fransız etkisi altında kalmak ve yazılarda intihal yapmak şairin eleştirdiklerinden.

> Şeriatı kullanarak siyaset yapan hükümetin İslam'ın imajına zarar verdiği söyleniyor.

> Ülkede gayrimüslimlerin de dahil olabileceği kaliteli ve Müslüman anlayışlı eğitim verecek okulların olmaması büyük şairi epey rahatsız etmiş.

> Yüzümüzü tamamen batıya dönmeliyiz diyenlerle doğuya dönmeliyiz diyenler arasında dengede kalmanın önemi şair tarafından vurgulanıyor.

> Akif bizde gerçekçi tasvirin gelişmemiş olduğunu vurgularken Arap ve Batı edebiyatı yerine İran edebiyatının etkisinde kalmamızı buna sebep olarak görür. Resim sanatının bizde gelişmemiş olması da diğer bir sebeptir.

> Akif'in edebiyata bakışı şöyledir:
+Edebiyatı süs değil gıda olarak kullanmalıyız.
+Edebiyat yerli olmalıdır.
+Eserler elitlere değil halka yazılmalıdır.
+Dil sade olmalıdır.
+Yazılan eserlerde toplumsal fayda gözetilmelidir.

Şiir okumada dikkat edilecek hususlar, bizde eleştirinin gelişmeyişinin sebepleri, teşbihin unsurları, esere plan yaparak başlamanın önemi Akif'in bahsettiği diğer konulardan.

Külliyatın altı, yedi ve sekizinci kitabında; Muhammed Abduh, Sait Halim Paşa, M.Ferit Vecdi gibi isimlerin bazı eserlerinden tercümeler yer alıyor. Dokuzuncu kitap Akif'in yapmış olduğu bazı tefsirler, hutbe ve vaazlar ile mektuplarını içine alıyor. Onuncu ve son kitap ise onun hayatının ideallerinin sanat ve eserlerinin incelendiği bir eser. Son beş kitabin arkasına genişçe bir sözlük yerleştirilmiş ancak beşinci kitaba konulmamış. Akif'in dili, dönemine göre ağır sayılmasa da bugün okurken bu sözlük çok işimize yarıyor.
Eksikleri olsa da bu kaliteli eser kesinlikle okumaya değer, emek verilmiş bir külliyat. Tavsiye ederim.
İyi okumalar
1088 syf.
·22 günde·Puan vermedi
Yaklaşık kırk beş gündür Akif' i okuma gayreti içerisindeyiz. Hakkında yazılan kitapların birinden diğerine seyahat ediyor ve tabi ki bu seyahati Safahat kaptanlığında yapmaya gayret ediyoruz. Bu gayreti açıklayacak pek çok cümle içerisinden; Sezai Karakoç' un Mehmed Akif kitabındaki, "Boşuna yaşamadın, boşuna savaşmadın ve boşuna ölmedin." cümlelerine sığınıyor akabinde "rahmetle anılmak ebediyet budur amma, sessiz yaşadım kim beni nerden bilecektir" mısrasının sessiz çığlığına ve Akif' in yaşayışına şahitlik ediyoruz. Ve biliyoruz ki : "Mehmed Akif' in hayatı eserlerinden de büyük bir şiirdir."

Akif iyi biliriz. İstiklal Marşı her Türk evladının aklında, yüreğinde ve dilindedir. Çanakkale Şehitlerine şiirininin ilk dizelerinden itibaren savaş gözlerimizin önüne gelir. Görmeden, onun cümleleriyle hissederiz. Bursa' nın işgalini Bülbül' ün feryadında işitiriz: "Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?"
Sonra Akif' in ölen arkadaşının çocuklarına baktığını biliriz mesela, İstiklal Marşı yarışmasından kazandığı beş yüz liralık ödülü - o kış sırtında ceketi yokken- darülmesaiye verdiğini biliriz. İyi güreştiğini, yürümeyi çok sevdiğini, bir de Baytar olduğunu. Ama bütün bu bildiklerimizin ardında asıl bilmemiz gerekenler durmaktadır. İşte bu okuma buna vesile oldu ve biz görünenin ardındaki asıl gerçeğin peşine düştük.
"Sarıgüzel' deki Sarı Nasuh Mahallesi... 12 numaralı ev" de başlar Akif' in şiirlerinden büyük hayatı. Ragif' tir önceleri mesela. Annesi sevmemiştir bu ismi ve Akif diye seslenir ona. Ragif, Akif olur böylece: sebat eden, direnen, ibadet eden. Akif tüm bu anlamları taşır sinesinde. Babasının vefatından sonra zaruri gittiği okul: Baytar Mektebi. Hasta şiiri filizlenir tam da burda: "Hasta" Halkalı Ziraat Mektebi' nde dedi; "cenup vilayetlerden gelmiş bir çocuk vardı. Ahmet... ' Hasta' bu Ahmet' ti"

Akif'in fikir kaynağı bizzat toplum ve toplumda yaşayan düşüncedir." diyor Karakoç kitabında. Verem Hasta' da olduğu gibi yoklukla, sefaletle girer Akif' in şiirine.Toplumdur Ahmet, toplumun tam içidir. Aşkından verem olup yataklara düşenler değildir onun şiirinin ilham kaynağı.

Cihan Harbi' nde ülkeden ülkeye, cepheden cepheye , kürsülerden kürsüye koşarken görürüz onu. "Vatan için" denildiği vakit onu tutmak ne mümkün. Berlin' de o... Necid Çölleri' nde o... Süleymaniye Kürsüsünde yine o... Necid Çöllerin' nde aynı zamanda Çanakkale' de ve zaferi bekliyor. Gelen zafer haberinin ardından:
"Asım' ın nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek..."

Ve İstiklal Harbi... Ankara' dan Anadolu' ya yayılan bir inanç: "Ya muzaffer olacağız ya hep beraber öleceğiz." "Vatan için!" denilmiştir ya. Ankara' nın kalbine uzanan ateşli bir yola ram olur şimdi de. Ankara' ya gitmek için evden ayrılmadan önceki gece... Damadı Ömer Rıza Doğrul' un kulağına fısıldıyor sessizce: "Ben gidiyorum." Yol uzun, yol çetin, yol ateşlerle dolu. Ama inanıyor. Mithat Cemal' in dediği gibi: "Bir tek defa saadete vukuundan evvel inandı: İstiklal Harbi' ne."

Aynı inançla yazıldı İstiklal Marşı:
"Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak"

İnandığı saadetin gelişinden sonra vatandan cüda kalacaktır yıllar yılı. Mısır' da sinesinde büyütür vatan hasretini. Yeni bir görev verilir sonra, kabul etmek istemez, "Vatan için! " derler. Boyun büker. Önceleri "Kur' an hafızı" şimdi bir de "muhafızı" olmuştur. Bir değil birkaç defa meali yapar. Yankısı Mısır' da duyulan bazı olayların ardından "Allah' ın huzuruna hangi yüzle çıkacağı endişesiyle" görevden çekilir. Hastalığı nükseder sonra. Yaşı peygember yaşına yaklaşırken yurda döner. Meal geriden kalmış, "demir kadar sağlam bir dosta" emanet edilmiştir. Bir tek emanet daha kalmıştır elinde: Allah' olan can borcu. 27 Aralık 1936 yılında akşam 19.45' te Beyoğlu' nda Mısır Apartmanı' nda emaneti sahibine teslim eder. Vefatından önceki son konuşmaları yine vatan üzerinedir: "Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın" der. "Kimse yazamaz. Ben de yazamam..."


"Akif sağlığında nasıl milletse, ölünce de vatan oldu.
Fakat ölen Akif toprağa düşen bir tohum gibiydi. Toprağa bir kar düştü. Sonra mevsim geçti, hava ısındı. Akif topraktan binlerce Akif olarak fışkırdı.
Akif bugün ölmedi, bugün doğdu.
Akif bugün diriliyor." (Mehmed Akif/ Sezai Karakoç)

Akif' im hayatına dair okumalar yaparken kitapların hayatının hangi noktasına değindiği önemli olabilir.

*Akif kimdir, kimlerle arkadaşlık eder?
Mehmed Akif

*İş hayatındaki Akif?
İslamcı Bir Şairin Romanı - Mehmet Akif

*Akif' in Mısır hayatı, Kur' an Meali?
Mehmed Akif : Mısır Hayatı ve Kur'an Meali
Bir Kur'an Şairi

*Akif' in fikri hayatı?
Mehmed Akif

*Mealin bekçisi "demir kadar sağlam dost/ Yozgatlı İhsan Efendi?

Yozgatlı İhsan Efendi
1088 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Kitabı okurken dalıp gidecek , okudukca okumak isteyeceksiniz .
Mehmet Akif ERSOY ' un ince düşüncelerini okumak insana inanılmaz bir zevk veriyor . Tüm okurseverlere tavsiye ederim
560 syf.
kitap dili ağır belki ama okudukça en azından biraz arapça osmanlıca biliyorsanız okurken o duyguları daha iyi anlıyorsunuz. bence herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap. şiirleri o kadar içten ki okurken bile o ana gidebiliyorsunuz. en azından dili daha sade günümüz türkçesiyle düzenlenebilse keşke bu sayede daha anlaşılır olur.
1152 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Safahât için ne söylense eseri anlatmak için hep yarım kalacaktır o kadar güzeldi ben say yayınlarını tercih etmiştim ve çok memnun kaldım kapağının ciltli olmasını sevdim bükülme olmadı gayet başarılı bir eserdi sayfaların sol tarafınızda kalan kısmında eserin orjinal dili, sağ tarafınızda ise türkçesi yazıyordu osmanlıca kelimeleri anlamanız için ise eserin arkasında beş bin maddelik sözlük bulunuyor. Mehmet Akif'in Safahat için yazmış olduğu;
''Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın.
Derdim, sana baktıkça a bîçâre kitabım!
Kim derdi ki sen çök de senin arkana kalsın
Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım?"
demesine o kadar hak verdim ki mutlaka okumalısınız.
1088 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Elimde iki cilt şeklinde mevcut bu eser. Şiirlerin bi orjinal halleri bi de sadeleştirilmiş halleri var kitapta.
Gerçekten okurken emek isteyen eserlerden ve bence Türk Edebiyatı'nın baş yapıtlarından. Anlam yoğunluğu , dil yapısıyla kusursuz bi örgü var şiirlerde. Eserin özetini zaten Mehmet Akif şu dizelerle kendi yapmıştır fazla söze daha ne hacet ...

Safahât'ımda, evet, şi'r arayan hiç bulamaz;
Yalınız, bir yeri hakkında "hazin işte bu!" der.
Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi var ya?
Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!

Yazarın biyografisi

Adı:
Mehmet Akif Ersoy
Unvan:
Cumhuriyet Dönemi Şairi, Veteriner Hekim, Öğretmen, Vaiz, Hafız, Kur'an Mütercimi, Yüzücü, Milletvekili
Doğum:
İstanbul, 20 Aralık 1873
Ölüm:
27 Aralık 1936
Mehmet Âkif Ersoy, (doğum adı: Mehmet Ragif, 20 Aralık 1873 - 27 Aralık 1936), baba tarafından Arnavut, anne tarafından Özbek asıllı Türk olan Cumhuriyet Dönemi şairi, veteriner hekim, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi, yüzücü, milletvekili.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal marşı olan İstiklâl Marşı'nın yazarıdır. "Vatan Şairi" ve "Milli Şair" unvanları ile anılır. Çanakkale Destanı, Bülbül, Safahat en önemli eserlerindendir. II. Meşrutiyet döneminden itibaren Sırat-ı Müstakim (daha sonraki adıyla Sebil'ür-Reşad ) dergisinin başyazarlığını yapmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında milletvekili olarak 1. TBMM'de yer almıştır.

Yaşam öyküsü
Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının aralık ayında İstanbul'da, Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi. Nüfusa kaydı, babasının doğumundan sonra imamlık yaptığı ve Âkif'in ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak görünür. Annesi Buhara'dan Anadolu'ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova'nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. Mehmet Tahir Efendi, ona doğum tarihini belirten "Ragif" adını verdi. Babası vefatına kadar Ragif adını kullansa da bu isim yaygın olmadığı için arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi. Çocukluğunun büyük bölümü annesinin Fatih, Sarıgüzel'deki evinde geçti. Kendisinden küçük, Nuriye adında bir kız kardeşi vardır.

Yazar istatistikleri

  • 1.793 okur beğendi.
  • 4.985 okur okudu.
  • 299 okur okuyor.
  • 2.057 okur okuyacak.
  • 197 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları