Mesut Varlık

Mesut Varlık

YazarÇevirmenEditör
8.5/10
2.683 Kişi
·
9,4bin
Okunma
·
3
Beğeni
·
1.901
Gösterim
Adı:
Mesut Varlık
Unvan:
Araştırmacı, Yazar
Doğum:
İstanbul, 1980
1980'de İstanbul'da doğdu. İlköğretim yılları boyun­ca tiyatro yaptı. İstanbul Bilgi Üniversitesi (İBÜ) Tarih Bölümü'nden mezun oldu. Birçok derginin yayın kurulunda bulundu, dergi ve ki­tap editörlükleri, yazar koçluğu ve çeviriler yapmakta. Bir dönem bir halkla ilişkiler firmasında yayın yönetmenliğinde bulundu. Varlık, Ya­sak Meyve, Derkenar, Çalı, Kybele, Matbuat, Kimlik, THema gibi dergi­lerde şiir, deneme, eleştiri ve söyleşileri yayınlandı. İstanbul'un deniz fenerleri üzerine hazırlanan bir ilk kitap olan Bir İstanbul Penceresinden Deniz Fenerleri'nin (Bekir Dildar, Finansbank özel yayını, 2006) araş­tırma çalışmasını ve metin yazarlığını yaptı. Halen İBÜ Kültürel İnce­lemeler Yüksek Lisans Programı'nda "Türkçe Şiirin Hadımlık Endişe­si" başlıklı tez çalışmasıyla öğrenciliği devam ediyor ve aynı programın asistanlık görevini yürütüyor. Ayrıca İBÜ Kültürel İncelemeler dergi­si KÜLT'ün kurucu ekibi içerisinde ve yayın kurulunda yer alıyor. He­mofiliden muzdarip. Bu nedenle Türkiye Hemofili Derneği'nde (THD) on yıl kadar aktif görev aldı. Yönetim Kurulu kararıyla üyelikten atıldı. Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği'nin (TOHAD) kurucuları arasında ve Vekil Başkan Yardımcısı. Fmdık'm babası. Çevirileri: Ant­hony Pagden, Avrupa Fikri, Ayrıntı Yayınları, 2010, Rahmi G. Öğdül ile birlikte;Jan Rijkenberg, Concepting, Kapital Yayınları, 2009; Scott Fox, İnternet Zenginleri, MediaCat Yayınları, 2008, Can Sungur ile birlikte.
Değerli Mesut Varlık Bey,

Benim için hoş bir sürpriz oluşturan, büyük onur ve mutluluk duyduğum bu sempozyum daveti için öncelikle çok teşekkür ederim. İstanbul Bilgi Üniversitesi gibi saygın bir kurumun organizasyonu vasıtasıyla, değerli üstatlar Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş ile beraber aynı platformda yer alarak, böylesi önemli bir etkinlikte bulunabilme ihtimali, pek öyle herkese nasip olabilecek bir lütuf değil doğrusu.

Bu nazik jestiniz karşısında, müsaade ederseniz, sempozyumunuza neden katılamayacağım hususunu biraz ayrıntılandırarak anlatmak ve taşra kavramı hakkında bazı fikirlerimi kısaca paylaşmak istiyorum.

Yazma serüvenime ciddi anlamda başlamadan önce kendime bir yol haritası çizdim, belirlediğim bazı hususları prensip edinme gereği duydum. Temel mantık olarak, çoğunluğun yaptığı şeylerin tam aksini yapma motivasyonuna dayanan bu maddelerin hepsini burada tek tek anlatarak başınızı ağrıtmak istemiyorum. İzniniz olursa konumuzla ilgili olanlara kısaca değineyim:

Birincisi: “Hayatım boyunca hiçbir edebiyat dergisinde şiir ya da öykü yayımlamayacak, ürünlerimi sadece kitap halinde paylaşacağım.” Müstakil bir yazıyla, bu kararımın farklı nedenlerini uzun uzun anlatmam elbette mümkün. Tek bir cümleyle açıklamam gerekirse; en görünür olma yolunun farklı yöntemler denemek olduğunu, herkesin gittiği garanti yolu tercih etmektense az kişinin tercih ettiği riskli yolu tercih etmenin edebiyat açısından farklı bir ufka yaklaşmaya vesile olabileceği gibi tuhaf bir düşünceyi (yoksa kuruntu mu demeliyim?) kabullenmem olduğunu varsayabiliriz. Tabii ki ayırdındayım, bu yolu uygulayıp da başarıya ulaşan yazarlar yok denecek kadar az. Ama işin merak uyandırıcı dolayısıyla ilgi çekici yönü de bu. Hayatta değil ama edebiyatta riski seviyorum. Normal bir başarı yerine görkemli bir hezimeti daha tercih edilebilir mahiyette bulmuşumdur hep.

İkincisi: “Hiç kimse ile sanatsal birlikteliğe, kolektif akıma, ortak projelere, takım çalışmasına girmeyeceğim ve benzeri bir grup oluşumuna asla katılmayacağım.” Sanatın en temel motivasyonunun bireysellik, hadi daha iddialı söyleyeyim mutlak yalnızlık olduğu kanısındayım. Mantıklı açıdan bakan birisi, Türk ve dünya edebiyatından yığınla örnekler vererek benim bu savımda ne kadar haksız olduğumu rahatlıkla kanıtlayabilir kendince. Ancak zamanın ötesinde kalabilmek için büyük bir avantaj oluşturan bu faktörleri, şayet karşılaşırsam bilinçli olarak reddetmeyi tercih ederek, kendi dikenli yolumda sevinçle sürünmeyi devam ettirmek kararında sonuna dek ısrarlı olduğumu bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

​Üçüncüsü: “Ölene dek hiçbir imza gününde, şiir dinletisinde, kitap fuarı etkinliğinde, panelde, sempozyumda katılımcı olarak yer almayacağım.” Kabul ediyorum, tamamıyla mantıksız, hiçbir tutarlı dayanağı olmayan bir prensip bu. Edebiyat netice itibarıyla; okurlara ulaşmak, mümkünse kavuşmak, onlarla düşünsel açıdan bütünleşebilmek için yapılan bir sanatsal çalışma. Bu bahsi geçen sosyal etkinlikler de doğası itibarıyla yeni okurlarla etkileşime geçebilmek için önemli bir fırsat barındırıyor. Ama samimi olmak gerekirse; ben kendi egomu ve kişiliğimi geri planda silikleştirerek, salt ortaya koyduğum yapıtlar vasıtasıyla bir etki oluşturabilmeyi çok daha kutsal ve değerli addediyorum. Bu söylediklerimi saçmalık olarak nitelemesi muhtemel kimi sanatçılara ise büyük saygı duyduğumu ama en ufak bir sevgi emaresi hissetmediğimi müsaadeniz olursa burada ayrıca ifade etmek isterim.

Şöyle bir durup baktığımızda, yukarıdaki satırlarımda dillendirdiğim olguların hemen hepsinin yoğun bir taşralılık kompleksinin dışavurumu olduğunu iddia etmek de elbette mümkün. Hayatım boyunca ben taşramı her zaman yanımda taşıdım. Benim taşram içinde yaşadığım odamdır. Sabah kahvaltısını Batman’ın Tilmiz köyünde yapıp, akşam yemeğini İstanbul Beyoğlu’ndaki bir lokantada yemenin hiçbir zorluk içermeyen, gayet sıradan bir olay mahiyeti taşıdığı zamanlarda yaşıyoruz. Taşra olgusunu 19. yüzyılın başlarında ortaya konmuş yerel kısıtlanmışlık mahiyetiyle ele alan yaklaşım, günümüzde bence tuhaf duruyor, dahası komik kaçıyor. Kanımca taşra kavramı, mekânla sınırlanamayacak bir zihinsel algı biçiminin farklı varyasyonlarını tanımlayıp sınıflandırmadan somut olarak teşhis edilemez. Olayı sadece mekân algısı boyutuyla ele alma yanlışına düşülürse en temel paradigma konusunda vahim bir yanılgı içine girilmiş olur diyeceğim. Örneklemem gerekirse şöyle bir soru sorardım: İstanbul’un Sultanbeyli Mahallesi’nin Kengirli Çıkmazı mı, Ankara’nın Kızılay Semti’nin Konur Sokağı mı? Sizce acaba bu iki mekân seçeneğinden hangisi taşra vasfıyla kategorize edilerek tanımlanmaya daha müsait?

Teknolojinin önemi tartışmasız tahakkümünü kimi zaman gönüllü, kimi zaman zorunlu olarak hayatımızda başat öge hâline getirdiğimiz bu çağda, taşra kavramını sözlük manasındaki dar anlamıyla tartışmak bence abesle iştigal olur. Taşra olgusu, zihinsel olarak güçlü bir kısıtlanmışlığın tezahürünü, sınırları belirsiz muğlak yalıtılmışlıkları bünyesinde yoğun olarak barındırıyorsa gerçek manasına kavuşur. Böylesi bir sürecin, ortaya konan sanatsal verimin kalitesine ve niteliğine yansımaları olumlu mu olur, olumsuz mu olur? Her konuda olduğu gibi bu konuda da genellemeye gitmek yanlış olacak. Ama ben taşradan nadiren iyi edebiyat çıkacağına inananlardanım. Ancak bu nadir çıkan iyi edebiyatın da taşra haricinde üretilen diğer üst düzey yapıtlardan çok daha kalıcı nitelik taşıyacağını savını dillendireceğim.

İstanbul doğumlu ve ömrünün bir kısmını İstanbul’da geçirmiş ama hayatının sanatsal bilince erişme çabası taşıyan kısmının tamamını Güneydoğu Anadolu’da yaşamış, bundan sonraki ömrünü de herhangi bir aksilik olmazsa aynı mekânda geçirmeyi planlayan biri olarak, taşralı olmamı yaşadığım mekâna veya ortama değil, içimde gittikçe büyüyen devasa yalıtılmışlık hissine bağlıyorum. Aslına bakarsanız taşra olgusu kendi mahiyeti hakkında derinlikli konuşmalar yapacak, orijinal analizlerde bulunacak bir zihni zenginlik sürecini bünyesinde taşıyamaz. Kendisi hakkında net teşhislerde bulunacak global bir perspektife oturmuş bir taşralılık, kavuşulması en uzak bir hedef olarak hep önümüzde duracak gibi.

Kusura bakmayın laf lafı açtı, vaktinizi aldım Mesut Bey. Ama bunca lütufkâr bir şekilde davet ederek beni onurlandırdığınız bu nazik teklifinizi kısa bir cevapla reddetmek büyük kabalık olurdu muhakkak. Neden kabul edemeyeceğimi size ana hatlarıyla böyle açıklayarak gerekçelendirmek istedim.

Ben su katılmamış, has bir taşralıyım! Yoksa böyle değerli bir davete nasıl icabet edilmez ki? Bunu ancak bir taşralı yapabilir! Oraya gelip taşra hakkında görüşlerimi sunsaydım, kimliğimin önemli ve zavallı bir parçası olan taşralılığımı kaybedecektim. Bunu asla göze alamam!

​Satırlarıma burada son verirken çalışmalarınızda kolaylıklar diliyor, yürekten selamlarımı iletiyorum. Hoşça kalınız.

POLAT ONAT
​20.03.2013 / Batman
Mesut Varlık
Sayfa 23 - Polat Onat'ın Mesut Varlık'a mektubu
HAT metinleri, anlamaya çalışarak okudukça anlamsızlaşan, öte yandan okudukça anlamlar sezdiren sonsuz boşluklardan mürekkep.
152 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Anlatıcı kâğıdı önüne, kalemi eline almış ve betimlemiş. Cümlelerce, paragraflarca, sayfalarca betimlemesini sürdürmüş ve kitabını sonlandırmış. Her bir betimlemenin olduğu cümlelerin içindeki kelimeler de ayrı ayrı konuşmuş. Anlatıcı her gördüğünü, her duyduğunu, her düşündüğünü betimlerken de bir arayışın içinde, kitap zaten bir arayışın kitabı ama sanki bu arayışında bulmayı hedef olarak kafasına koymamış gibi, betimliyor, soruyor, soruşturuyor ama her bir kuvvetli betimlemesini de “belki'lerle”, “ya da'larla” aksini betimliyor, sorarken bize de sordurtuyor, yer yer kitabın sizi eline alıp sizi okuduğunu hissettiriyor. Alaaddin, Alaaddin’i arıyor. Bilmiyorum, belki de her şey, her kişi Alaaddin’dir. Bir masal içinde gibiyiz, Doğu ile Batı’nın masallarının içinde arıyoruz, roman kendini arıyor da diyebiliriz. Doğu ve Batı’nın masalları içinde ararken de kitaba başarılı bir metinlerarasılık hâkim ve aynı zamanda kurgu içinde kurgu da hâkim, yani güzel, başarılı bir şekilde de bir üstkurmaca örneği. Hasan Ali Toptaş’a Türkçeyi en iyi şekilde kullanan yazar denilmesi haklı bir övgü, sanki dilimizdeki her bir kelimenin sahibi gibi ve onları da eğitmiş gibi. Eğittiği her bir kelime de Toptaş’tan aldıkları komutları yerine getirmede son derece sadıklar. Bu komutlar sayesinde de ortaya bu değişik, bu ilginç, ilginç olduğu kadar da başarılı roman çıkmış. Kelimeler çıkarmış diyorum çünkü bu kitapta olan kelimeler, kitabın içinde Toptaş’ın onların sahibi olmasına rağmen bağımsızlığını ilan etmişler. Yazıldıkları satırlarda olduğu kadar, yazılmadıkları, boş bırakıldıkları hatta eksik ve yarım yazıldıkları yerlerde de egemenliklerini gösteriyorlar. İşte bu kısımlarda Toptaş topu kısmi olarak bize bırakıyor, bilinç akışını yapıyor ve bizim tamamlamamızı istiyor, kitaptaki baş etken olan arayışa, sormaya bizi de dahil ediyor, kitap bizi okuyor buralarda çünkü okumak istiyor bizi. Kimi yerlere kelimeler bulabilsek de yok hayır hepsine bulamıyoruz.

Okuduğum en değişik, en ilginç kitaplardan biri hatta üst sıralarda kendine rahatlıkla yer edinebilecek kadar da başarılı. Kitap içinde öylesine değişik, öylesine özenli seçilmiş kelimeler var ki, belki de kelimeler kendine yer edinmiş ve ahenkli cümleler ile bu kitabı oluşturmuşlar, ki bu kelimelerin büyüsüne kapılmamak elde değil. Sanki kelimeler bir uyum içinde, su damlası sesinin, kırılan bir kristal tanesi ile beraber çıkardıkları güzel bir ses gibi, notaların uyumlu dizilişiyle oluşan ezgilerinden ortaya çıkan güzel beste gibi büyüsünü hissettiriyor, takım çalışmasının en güzel örneğini gösteren, her birinin görevini bilerek, arka arkaya, bir nizama göre ip gibi sırayla çalışan karıncalar gibi kâğıdın üstüne dizilmiş kelimelerin kendilerine yer edindiği, ya da ince, kıvrak estetik parmakları ile önündeki ıstara keyifle, özenle dokuduğu motifleri, Türk tarihinde kendine sürekli yer edinen renklerin kullanılması ile beraber, desen kompozisyonunun dokunduğu gibi cümlelerin olduğu, ya da bir nakkaşın çok istemesine rağmen, üslup diye tutturulan, kişisel bir iz bırakılmamasına yol açan hatanın etkisi ile mutluymuş gibi görünürken, kedi tüyünden yapılmış, o çok sevdiği fırçasını ustalıkla her kullanışında ortaya çıkardığı, en başarılı tezhipinin verdiği güzellik hissi gibi cümlelerin de his verdiği bir kitap. Belki de bu dediklerimin hiçbirinin olmadığı, benim tamamen yanıldığım, patlayan bir cin mısırı tanesi gibi, bir araya toplanıp bir top şekli oluşturan kelimelerin, parça tesirli bir bomba gibi patladıktan sonra etrafa kelimelerin saçıldığı, saçılıp yükseklere çıktığı ve sonrasında da etrafa sevinçli ve hüzünlü belki de ruhu, duyguları okşayan kelimelerin, yükseklerden aşağılara bir akvaryum içine, içindeki balıklara beyaz ekmeğin içini parmaklarımızın arasında ufalayıp, suya bıraktığımız kırıntılar gibi düştüğü, belki de Aralık ayında yağan, yağarken de birbirine hiç çarpmayan kar taneleri gibi yere düşüşlerinin olduğu gibi, düştüklerinde de düştükleri yerde kuluçkadaki bir yumurta gibi yatıp kalan kelimelerin, bir güç tarafından, bir lider tarafından bir sesle, bir çağırışla kaldırıldığı, onları bir araya toplayıp, üzerlerinden her bir şeyi alınmış, yaşamları kısıtlanan, özgürlüklerine el konulan insanlar gibi Spartacus’un kendilerine seslenmesi sonucu bir araya toplanıp ayaklanmaları gibi ayaklanıp, her bir kelimenin görevlerini anımsayıp, cümle oluşturmaları gerektiğini fark edip kitabın içinde yer alıp cümlelerin oluşturulduğu bir kitap da olabilir. Oluşturulan bu cümlelerde de kelimelerin öz benliklerine layık olan hakkı verebildikleri bir kitap. Belki de yine tamamen yanılıyorum ve
tarzında bir kitaptır, kitabında içinde okura etki eden
cümlelerin de bulunduğu bir kitaptır. Şunu anl m ki sa ım bu tarzbir ki p dahakolaykolay karşıma çık z ve Bin Hüzünlü Haz da benim için hep ayrı bir yerde olur.

Bir belirsizlik hâkim kitaba, sayfalarca betimlemeleri okusak da aslında birçok şeyi bilmiyoruz, yazar-anlatıcı bizi bir bilinmezliğe sürüklüyor. Sözgelimi ile yapılan, aksi belirtilen betimlemeler, çoğulculuk ve belirsizlik ile beraber okuru esir alıyor ve bırakmıyor. Bu çoğulculuğu, aksi ve zıt kavramları ile kitap içinde sıklıkla görüyoruz, aslında kitabın ismi de bize bu belirsizliği, çoğul anlamı veriyor; Hüzün ve Haz birbirine ne kadar zıt birer kavramlar değil mi? Daha da çok var bunlardan kitabın içinde, at nallarının, kişnemelerinin seslerini duyarken hemen arkasından da otomobillerin homurtularını duyuyoruz, ibadethane içindeyken genelevden bilgiler alıyoruz. Onun için kitaptan fazlasıyla aldığımız belirsizliğin yanında çoğulculuğu da alıyoruz ve bu çoğul bakışlar da belirsizliği pekiştirip kuvvetlendiriyor.

Bin Hüzünlü Haz, postmodern bir arayışın kitabı. Edebiyatımızın en güzel, en farklı çalışmalarından biri. Bir orman içindeyken sanki bir kütüphane içindeymişiz gibi birçok masal ve birçok roman karakteri ile zaman ve akış hiç olmadan metinlerarasılığın olduğu, belki de her bir yaprağın farklı bir kitap olduğu bu ormanda arayışın devam ettiği, sorgunun sürdüğü bir kitap. Kendini anlatıyor kitap buralarda, kurgu içinde yaptığı kurguyla postmodern esasları kuvvetlendiriyor. Zaman zaman içinde akıyor, kronolojik bir akış olmadan akan zaman ihlal edilip belirsizlik büyüyor. Kitaba kaybolmuşluk daha ilk başlarında hâkimken her bir kelime sonrası daha da yetişip büyüyor. Anlatıcı sanki ara ara değişiyor, değişmese de zamanı değiştiriyor.

“Galiba bu durumda ben, artık kızı oradaki ben de fark ettiğine göre, yıllar öncesine gidip kıza o zamanki gözlerimle baksam ve onun için ‘koşuyor’ yerine ‘koştu’ desem daha iyi olacak.”

Sanki roman değil de uzun bir şiir okudum. Ülkemizde böyle bir yazarın, böyle bir eserin olması biz okurlar için büyük bir sevinç olsa gerek.
160 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10 puan
Ege topraklarını mesken tutmuş bir gürgenin hikâyesi bu. Doğa yeşili maviyi birbirine kenetlenmiş; köknarı, ladini, ardıcı, kestanesi, çamı, kuşu, börtüsü böceğiyle bu kenetlenmeye el verdirmiş, etrafa saçılan saf ve mis kokularla taşı toprağı dansa kaldırmış, üstüne bu resitale bakana sevdiğine baktığını anımsatmış, dinleyenin kulağını bayram ettirmiş, koşup geleni de “hoş geldin sefa geldin, doğanın çocuğu” diyerek bağrına basmıştır. İşte böyle bir ortamda yeşerip olgunlaşan bir gürgenin hüzünlü hikâyesi bu kitap. Türlü türlü ağaçların, renk renk çiçeklerin arasında; gülümsemesiyle dünyaya sıcaklık saçan güneşin, hüznüyle doğanın susuzluğunu gideren pofuduk pofuduk bulutların altında yeşerip olgunlaşan bir gürgenin hüzünlü hikâyesi.

Kitap bize iki konuda tespitler sunuyor. İlki doğa sevgisinin gerekliliği hakkında. El atmadığı hiçbir şey kalmamış insanoğlu daldaki kuş uğruna ayağının altında ezilen çiçeğin feryadını duymaz, duysa nereden ses geliyor diye eğilip bakmaz. Gürgenimiz ne de güzel diyor insanoğlu sağırdır, kokuca da renkçe de konuşsam benim dilimi çözemez, diye. İnsan doğadan sadece istediğini almış, alırken de doğaya içindeki zalimliği yansıtmıştır. İşte bu yüzden insanın zalimliğinin en büyük şahididir doğa. Oysa doğadaki ağaçlar, hayvanlar, çiçekler, otlar olmasa bir gün bile yaşayamayacağın bilincinde değildir. Ama işte böyle insanoğlu, menfaati uğruna bir dalı mı kesmiş, komşunun bahçesine taş mı atmış ona ne. Kitapta doğaya saygı ve sevgiyi en iyi özetleyen söz şudur: “Keşke insanlar dünyayı sevmeyi öğrense; yaşadıkları topraklarda birer misafir olduklarını anlayıncaya ve çocuklarına daha yeşil bir gelecek hazırlamanın bilincine erişinceye kadar, ne yazık ki bu katliam böylece sürüp gidecek!”

Kitapta ikinci olarak önemli konu: İnsan. Evet, döndük dolaştık yine insana geldik. Gürgenimiz burada da ne güzel söylüyor dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, yine dönüp dolaşıp insanda bitiyordu her şey, diye. Bu kitabın alternatif ismini ‘Gürgen Dalından Ayna’ olarak belirledim. Gürgen dalından ayna olur mu hiç demeyin. Hasan Ali Toptaş almış eline kalemi, imana gelmez kelimelerle yontmuş babam yontmuş gürgen dalını, sonra da olmuş bize Gürgen Dalından Ayna. Öyle bir ayna ki eline alan mutlaka bir zaman kendini görecek. Ayna ayna söyle bana, bugün benden ne haber getirdin, diyeceksiniz. Ayna da korkunç bir sesle(sesi insanın zalimliğinin sesi yanında muhabbet kuşunun sesi gibi geliyor, ben tecrübe ettim): Ey insanoğlu, sen bir savaş alanısın. Ceket, pantolon ya da etek giymiş bir savaş alanısın. Çiçekler alıp, çiçekler veren bir savaş alanısın(#17380041), diyecek. Bu aynaya sahip olana güzel dünya.

Kitaba etkililik katan en önemli nokta bana göre bazı bölüm isimlerinin türkülerimizin içinden çekilip alınmasıydı. Başlıkları okuduktan hemen sonra adı geçen türküleri dinledim. Bir türküyle her şey bu kadar güzel özetlenebilirdi. Nasıl doğa yeşiliyle mavisiyle bir bütünse, başlıklar da türküler de bölümde anlatılanlar da bir bütündü. Okuyunca daha iyi anlayacağınıza eminim. 4. Bölümün başlığı memleketime, Çorum’a, ait bir türküden alınmış. Türkünün orijinali de şu: “Hem okudum, hemi de yazdım. Yalan dünya senden bezdim” https://www.youtube.com/watch?v=L7y4oVrOlhM. 5.bölümde ise “mahpushanelere güneş doğmuyor” türküsü bizleri karşılıyor. Onu da Neşet Ertaş’ın bozlağından dinleyelim: https://www.youtube.com/watch?v=7UhH6gJ7Nps.

Ben Bir Gürgen Dalıyım, Hasan Ali Toptaş’ın okuduğum 7. kitabı oldu. Kimi kitabında dümeni kırılmış gemi gibi farklı karalara savruldum durdum, kimi kitabında dünya gibi olduğum yerde sürekli döndüm, kimi kitabında da zaman kavramına meydan okuyup bir geçmişe bir geleceğe gidip geldim. Bu kitapla beraber Toptaş’a da ‘Edebiyatımızın Rüzgârı’ nitelemesinin yakışacağını düşünüyorum. Hemen tarifini vereyim. Hani bazı rüzgârlar sert eser önüne geleni alıp götürür ya işte Toptaş biraz o rüzgârdan. Biraz, estiğinde içinizi soğuktan ürperten rüzgârdan. Biraz da estiğinde sıcaklığıyla yüzünüzü yalayan rüzgârdan. Evet, Hasan Ali Toptaş içinde rüzgârın her türlüsünü barındıran bir yazar. Neden mi böyle düşünüyorum? Eserlerinde her zaman alıp götüren, sizi ürperten, içinizi ısıtan şeyler var. Bu kitabında da Hasan Ali Toptaş rüzgâr oldu esti, ben de rüzgâra karşı gelmeye çalışan bir yiğit gibi çabaladım, durdum. Ama ne kadar çabalarsam çabalayayım rüzgâra yiğitlik yine sökmedi. Beni benden alıp bilinmez diyarlara götürdü.

Ben Bir Gürgen Dalıyım dili sade, anlaşılması kolay(!), her yaştan kişinin okuyabileceği, doğa ve daha çok insan hakkında güzel tespitler sunan kısacık bir Toptaş kitabı. Ben hiç ara vermeden 1 saatte okuyup bitirdim. Bazı yerlerde tekrara düşmüş olabilirim. Ama Toptaş “Yaşam tekrarların tekrarlarından oluşuyor” diyor. Varsın bu inceleme de tekrarların tekrarlarından oluşsun. Sırada Harfler ve Notalar var. Keyifli okumalar.
152 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10 puan
“ ‘Bin Hüzünlü Haz’, beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.”

152 sayfayı 9 günde okuyuşuma teselli olan bu cümleler “ hazza doymak için hüzünden geçmek gerektiğinin” ispatıdır.
Türk edebiyatının yeni Yusuf Atılgan’ı, Doğu’nun Kafka’sı denilen Toptaş hem sadisttir hem mazoşist.

Mazoşisttir çünkü :
“Yalnızca güzel romanlar yazmak istiyorum. Üstelik çok zor yazıyorum, kıvrana kıvrana. Mükemmeliyetçilik bir hastalık. Müsveddelerimi el yazısıyla, siyah mürekkepli dolmakalemle, beyaz kağıda yazıyorum. Sayfanın sonunda bir sözcük karalamışsam o sayfayı yeniden yazıyorum. Mazoşist bir yanım mı var bilmiyorum.” der.

Sadisttir çünkü okuyucu da onu kıvrana kıvrana anlamaya çalışmak zorunda kalır.

Arayışın romanıdır Bin Hüzünlü Haz...
Aranan Alaaddin’dir güya...

KAYIP ALAADDİN
KAYIP ŞEHİRLER
Parçalanmış yaşamlar...
Lekeli anılar...
İnsan kalpleri...
İnsan yüzleri...
Genç ölüler...
Karanlık korkular...
Zifiri karanlıklar...
Küflenen bakışlar...

Yüzlerce yıldır aranmaktadır Alaaddin :
Padişah saraylarında...
Çöllerde...
Bozkırlarda...
Ormanlarda...
Metropollerde...
Mahallelerde...
Kahvehanelerde...
Yeryüzünün dört bir yanında...
Bir cellat boynunu vurmadan,
kurda kuşa yem olmadan bulunmalıdır.

Okuyucuya bir kaosun başrolünü vererek huzursuzluğuna ortak ediyor Toptaş.
Sanki Dante’nin İlahi Komedyası’ndaki Araf’ta Cehennem’e doğru yol alıyoruz...
Sanki Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Samsa’yız...
Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki kurdu alt etmeye çalışıyoruz...
Kırk Haramileriz ...
Böylece metinlerarası gezerken aynı zamanda postmodernin “bunalımlı” çocuklarıyız.
Kelimelerle gidiyoruz...
Kelimelerle kalıyoruz...
Kelimelerle yaşıyoruz...
Kelimelerle gülüyoruz...
Kelimelerle ağlıyoruz...
Sonra kelimelerle kös kös geri dönüyoruz!

Hayatın ağırlığına katlanabilmek için içinde açılan yaraları onarabilmek için bir serap yaratmış Toptaş.

Bakmayın onun Alaaddin deyip durduğuna
bu Alaaddin, pekâlâ hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere hiç dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı olabilirmiş ...

Kolundan tutup birbirini gezdiren, birbirini öldüren, birbirini doğuran, binlerce, on binlerce,yüz binlerce hikâyenin arasında gezinip sağ çıkabiliyorsanız Toptaş sizindir.

Çok zorlu bir kitap...
Zoru sevenlere tavsiye edilir.
152 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Hasan Ali Toptaş’ın eserinde Okunması ve sindirilmesi gerçekten çok zor bir kitap. Konu olarak Alaaddin adlı kahramanımızın bulunma, aranma, aranmama, bulunmama süreçlerinin hepsinin aşama aşama geçtiği bir kitap. Uzun uzun cümlelerin, aynen burada kullandığım gibi aynı kelime betimlemelerin "sık sık" kullanıldığı okurken akıp giden fakat anlamaya çalışırken durup biraz dinlenmek zorunda hissedeceğiniz bir olay örgüsü var.Okurken ilk defa yoruldum kitaptan bir alıntıyı beğendim ; "... bir yanım binlerce dala dönüşen zamanın parçalanmışlığından milyonlarca yaprak hâlinde kıpır kıpır sarkarken, bir yanımı alsın rüzgâr, ta uzaklara savrulsun. Olabildiğince uzaklara..."
Okumanızı öneririm ancak önce Kuşlar Yasına Gider’i okuyunuz daha sade ve anlaşılır bir eser
160 syf.
·9/10 puan
Genç bir gürgen ağacının ağzından dinlediğim acılı bir masal bu, kim bilir belki de gerçeğin ta kendisi. Bencilliğe yüz tutmuş ruhlarımızın karşısında bir haykırış. İnsanı anlattı gürgen ağacı. İnsanın anlayabildiği, anlayamadığı yahut anlam veremediği yönlerini, insanın kusurlarını, vurdumduymazlığını, bencilliğini, çıkarcılığını, acılarını ve de acımasızlığını anlattı ağaç diliyle. Rüzgarı, dağı, tepeyi, düzlüğü, kuşları bizden daha iyi anlayarak, duyarak ve hissederek anlattı tüm ağaçların çaresizliğini. O anlattı Hasan Ali Toptaş da kelimelere döktü, satırlara işledi tek tek.Yine o yalın fakat kendine has, derin anlamlı cümleleriyle. Orman bir orkestra oldu, bir şiir oldu. Ben de hüzünlenerek, acılı gürgen ağacını dinledim durdum... İnsanın hayattaki yerini, nelere sebep olduğunu ve nelere engel olabileceğini söyledi.

Ne olursa olsun hayat denen uzun ince bir yolda eğilmeden, doğrudan, dik durmaktan vazgeçmeyen büyüklere, büyüyecek olanlara yazılmış bir masal okudum. Bir türlü rahat bırakılmayan bu canlıları, ormanı, ağaçları... Kirlettiğimiz bütün temiz, doğaya ait ne varsa bunları düşündüm. Hangi emeller uğruna yapılıyor bu işkenceler? İnsanoğlu kendi kuyusunu kazmayı çok seviyor. Geleceği, kendimizi, çocuklarımızı düşünmeden çöplüğe çevirdiğimiz doğa ve onu bir hiç uğruna hiçbir gerekçesi olmadan yok edişimiz.

İnsan dünyayı bir çiçek tarlasına çeviremez miydi? Olurdu elbet. Her şeye gücü yeten insan İstese bunu da başarabilirdi! Peki hayatımız nasıl bir imzayla son bulacak? Geriye anlamlı ne bırakacağız? Belki de buna göre bir yaşam sürmemiz gerekiyor.
Gürgen ağacı kaderini sessizce, çaresizce insanoğlunun eline bıraktı ve bir insanın kaderine eşlik etti... elinde olmadan istemeden! Ölüm bir yok ediliş, bir son olmadı onun için. Ama o yaşadığı, yaşayacağı ne olursa olsun kendi imzasını kendi attı.
Geriye bir gürgen dalı bıraktı...
152 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Kelimelerden müteşekkil bir adam: Hasan Ali Toptaş...
Gözleri kelimelerden, elleri kelimelerden, dili kelimelerden...
Binbir Gece Masalları'ndan fırlamış gibiyim şuan. Sanki Kafka'nın Dönüşüm kitabındaki Gragor Samsa'yım, evet, bir böceğim, kendi için verdiği savaşımla var olan. Sanki o mahşeri kalabalıktaki Dante'yim...

Evet görmüştüm, çok iyi yazan Türk yazarlar görmüştüm. Sabahattin Ali'ler, Zülfü Livaneli'ler, Orhan Kemal'ler, İbrahim Tenekeci'ler, Ali Ural'lar... Evet görmüştüm ama kelimelerle bu denli dans eden, kelimeleri bu denli muntazam kullanan bir yazar hiç görmemiştim. Hayran kaldım.

Sayın Toptaş kitabı otoscopi yöntemiyle kaleme almış. Psikolojide "kendi dışında bir kişi gibi kendini görme, izleme" olarak tanımlanıyor bu terim. Kitap da kendi dışındaki bir kişi onu görüyormuşçasına kaleme alınmış. Daha önce bu şekilde bir kaç roman okumuştum, ama hiçbiri bu kadar kaliteli değildi.

Çok keyifli bir kitaptı. Okuması zordu ama anladığınız her kelime size ayrı bir haz veriyordu. Uzun uzun cümleler, müthiş güzel tasvirler... Muazzam diyebilirim.
İlk kez okuyacaklara bu kitapla başlamalarını önermiyorum. Biraz değişik ve baya ağır bir kitap. Okumaya başlarken ilk önce diğer kitaplarını tercih etmenizi öneririm.

Çok güzeldi, resmen kelimelerle edilen dansı izledim kitap boyunca, üstadlardan yaptığı alıntılar da takdire şayandı. Günahın mahzenlerinde cirit attırdı bana sevgili Toptaş. Muazzam bir değer, muazzam bir kalem. Şuan bitirdiğim bu kitabın yazarı bir Dostoyevski'den bir Kafka'dan aşağı değil. Hiç abartısız söylüyorum. Böyle bir yazara sahip olduğumuz için gurur duydum.
Kesinlikle ve kesinlikle öneriyorum, keyifli okumalar...
152 syf.
·4 günde·10/10 puan
Romanlarını varlık ve yokluk üzerine kuran Hasan Ali Toptaş, yine aklın gerçek dünyada yapılandıramadığı bir roman yazmış. Klasik roman anlayışından uzak, fantastik gibi görünen romanlarında, dili araç olmaktan çıkarıp amaca dönüştüren Toptaş, bu dönüşümü sanatsal bir şiirsellikle bu romanında taçlandırmış. Gerçeği ve kurguyu belirsizliklerle birleştirilmiş. Anlayacağınız övmekle bitmez.

Kitabı bitirdikten sonra postmodern tarzda yazıldığını öğrendim. Postmodernizmin üstkurmaca, metinlerarasılık, imgeleme gibi öğeleri sıkça kullanılmış. Bu yapıya uygun yazılan romanda detaylar kaçırılmamış.

Roman, Alaaddin isimli varlığı ve yokluğu bilinmeyen bir kahramanın içsel anlatılarıyla kendini aramasıyla başlıyor. Bir bölümden sonra ray değiştiren yazar, başka bir anlatıcıya Alaadin'i roman boyunca farklı mekanlarda ve kişiliklerde aratıyor. Klasik veya modern romanlardaki öğelerden söz etmek bu romanda imkansız. Anlamlı ve izlenebilir bir olay örgüsünün yerine sürekli arayış içinde olmak, içsel monologlar ve gözlemlerin sıkça kullanılması sizi sıkabilir. Uzun cümlelerin yer aldığı romanda dilin ustaca kullanımı bu cümleler arasında sapma ya da kopukluk oluşturmamış. Belirsizlik ve arayış tüm kitap boyunca devam ediyor.

Romanda zaman bir akış içinde yer almıyor. Dünyadaki zaman ve tarih algısının olmayışı geçmişle geleceğin iç içe ve üst üste olmasını sağlamış. Zamanda olduğu gibi mekânda da bir belirsizlik var. Çesitli mekânlarda geçen arayış, mekânın merkezden çekilmesi noktasında iyice silikleşip, detaylı bir mekân tasvirini ortadan kaldırıyor.

Kısaca; yukarda bahsettiğim gibi postmodern roman özelliklerine sıkı sıkıya sarılmış bir kitap. Sürekli bir arayış ve belirsizlik var. Tavsiyem olay örgüsüz roman sevmeyenlerin okumaması. İyi okumalar.
130 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
Hikâyeler içerisinde kullanılan kelimelerde çeşitlilik ve hissedilen derin anlam ilk etapta göze çarpan bir özellik. Bazı yazarlar yazıların da, okura yazınca mutlu olduklarını hissettirirler. Ama bu kitapta yazar, görselde okura yazdığını ama aslında okura değil, bir nevi kendisini, hayatı yada yaşanmışlıkları sorguladığını vurgular nitelikte.
Bazen derler ya insanın ciğerine dokunan hikayeler diye, işte Toptaş bunu ciğeri delerek başarıyor. Bu kitabı okuyarak bir yazarın değişimini, cümlelerin giderek farklılaşmasını, gelişimini görebiliyorsunuz. Çok hızlı yaşıyoruz ya hani eskilerden biseyler dinleyince içinde birseyler demleniyor insanın, önünde bir manzara oluşuyor ,öyle bir kitap işte. Suskun insanın içi sözcük kuyusudur diyor Hasan Ali Toptaş, kuyusundan çıkardığı ilk kelimeler de olsa bu kitap her kitabı gibi okunmaya değer. İnsanı yormuyor cümleler arasında akıp gidiyorsunuz. Keyifli Okumalar...
152 syf.
·3 günde·8/10 puan
Upuzun betimlemelerin, cümlelerin bulunduğu bir kitap.
Kitaba çoğu zaman ara vererek okudum.
Alaaddin, isimli bir kahraman aranıyor kitapta. Herkese onu sorup, nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Farklı yerlerde ve kişiliklerde aranıyor.
Aslında kaybolan benliğini bulma çabalarını Alaaddin'in suretinde arayarak, bulabileceğini düşünen biri var ama bu kişininde kim olduğu belli değil.
Bir arayış var ama niçin, neden olduğu da tam olarak belli değil.
Kitabın bir kısmında da masal okuyoruz, doğaüstü olaylar. Düşsel anlatımlar oldukca fazlaydı.

Anlaşılan insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha..
152 syf.
·3 günde·10/10 puan
Bir varmış bir yokmuş tadında, nice arayışlarla ve daha çok bulamayışlarla dolu bu kitap;
Henüz başlarken elimde ne kadar somutsa, var olduysa,
Kitabı bitirdikten sonra da ben o kadar yok oldum sayfalarında. Ya da kitabın gizli anlamlarında öyle kayboldum ki bunu kopkoyu bir yokluğa yordum, bilemiyorum.

Peki nasıl anlatılır böylesine sonsuzlara bölünmüş bir kitap? Öyle ki her bir katmanında bilinmez zamanlara ait duyulmamış, duyan olmadığı için de bir türlü tamamlanamamış masallarla örülüyken ben bu bilinmezliklerden hangisine tutunmalıyım diye çok düşündüm önce. Aslında tek tek çok şey söyleyebilirmişim, size kitabı saatlerce anlatabilirmişim gibi de hissettim bir yandan; fakat bana öyle geliyor ki bu anlattıklarımı da en sonunda bir araya getirip birleştirdiğimizde yine dilsiz bir tamamlanmamışlıktan başka bir şey çıkmazdı karşımıza.

Çünkü bana kalırsa, Hasan Ali de bu kitabı bize belli bir şeyi anlatmak için kaleme almamış. O sadece, salt ‘anlatma’yı eşsiz bir sanat haline getirerek dokunmuş kelimelere. Zihnine dolan ilhamların coşkunluğuna kendini bırakarak kelimeler üzerindeki sihirli hünerlerini zihinlerimize acı çektirmek ve bizi bu acıdan doğacak ince hazlara boğmak pahasına yazmış.

O böyle yazınca, biz de bir zaman sonra kendimizi bu renkli akışa kaptırıp bir şeyi anlatmasını değil de, sadece anlatmasını istiyoruz zaten. O öylesine zahmetsiz bir zarafetle kelimelerden kelimelere, cümlelerden cümlelere ya da hiç de o bilindik kelimelere benzemeyen, bize sadece kelime diye gözüken birtakım titrek şekillerin arasından geçerken, biz de bu geçişlerin arasındaki belli belirsiz bir boşluğa kıvrılıp öylece yolculuk etmek istiyoruz onlarla.

Ve bir zaman sonra fark ediyoruz ki bu yolculuk, arayıştan başka bir şey değilmiş aslında. Biz en başından beri Alaaddin’i arıyormuşuz kitap boyunca. O Alaaddin ki, suçtan arınmış varlığından dolayı duyduğu tedirginliğe daha fazla dayanamayıp nice işlenmemiş günahların peşinden koşup sırra kadem basmış sözgelimi. Ve biz de onun peşinden sonsuzluklara dalarken buluyoruz kendimizi; kimsesiz apartmanların sıra sıra dizildiği renksiz şehirlerde, o şehirlerin karanlıklarında uyuyan izbe köşelerinde, belki o köşelerde yatıp kalkan solgun yüzlü çocukların üşüyen soluklarında, işsiz babaların ceplerini dolduran intihar habercisi meteliksizliklerde, copların genç bedenler üzerinde durmadan inip kalktığı mora çalan pembeliklerde, sonra sınırları olmayan ormanların kuş ötüşü şavkıyan türlü yeşilliklerinde, aşılmamış çöllerde, o çöllerin tepesinde bitimsizlikle parlayan güneşin yaktığı kum kokulu tenlerde, ya da camilerin asırlara batmış çinilerinde, kiliselerde yakılan mumların titrek alevinde, belki kerhanelerin pespembe odalarında devinen kokmuş hırıltılı nefesinde, hatta daha sonra saraylarda ve karanlık mahzenlerde bile arıyoruz. Arıyoruz ama, Alaaddin’i bulmaktan çok bu nice aramaların içinde biz kayboluyoruz bu sefer. Ya da sanki Alaaddin sayısız parçalara bölünmüş de tüm bu gördüğümüz yerlere azar azar sızmış gibi, her gittiğimiz yerde biraz da ona rastlıyoruz sanki. Peki biz kimiz? Başka bir Alaaddin mi? Ya da Alaaddin’in kayboluşundan geriye havada öylece asılı kalan boşluğun kendisi miyiz, bunu da bilemiyorum.

Sonra yine, romanı okurken bu boşlukları ve bu boşlukların içine saklanan tamamlanmışlıkları kendimiz birleştirerek yeni anlamlar yaratmaya da başlıyoruz bir yandan. Böyle olunca roman, biraz da Hasanım Ali’nin yazdığı roman olmaktan çıkıyor da bizim parça parça anlamlarla yamadığımız bambaşka bir roman haline geliyor. Böyle olunca, acaba Hasan Ali biraz da böyle olmasını mı istedi diye düşünmekten alamıyorum kendimi.

Biz böyle düşünedurup zamanın dışına çıkmışken Hasan Ali yazmaya devam ediyor elbette. Kelimeler öyle bir dökülüyor ki zihninden, okuduklarımız ne kadar gerçek ne kadar hayal onu da anlamıyoruz. Zaten biraz anlar gibi olduğumuzda da gerçek ve hayalin arasındaki o titrek çizgi dalgalanıyor, narin bir tül gibi dağılıyor da eriyip duruyorlar birbirlerinde, yok oluyorlar ansızın. Biz de onların arkasından havada dalgalanan bir boşlukla kalakalıyoruz sanki. Tüm zıtlıklar bir oluyor da biz bunu anlamıyoruz.

Sonra Hasanım Ali bizdeki bu hali görüyor, görmekten de öte anlıyor olacak ki, buna bağlı olarak kitabı yazarken hissettiği duyuşları şöyle aktarıyor sonlarda:

‘’Benimkisi, hiçbir zaman hiçbir şeyle açıklanamayacak kadar derin, hiç kimsenin anlayamayacağı ölçüde karışık ve acayip bir yorgunluktu.’’

Güzel insan, şiir insan... Bu kitapla yorgunluğuna biraz olsun ortak olabildiysek ne şans.

Benim okurken hissettiğim şeyse... Gerçek miydi yoksa hayal miydi bilemeyeceğim; ama aldığım zevk içimden çıkmış da buhurdanlıktan tüten ince bir duman misali önümde somutlaşmış, bana gülümsüyordu. Somuttu; ama ‘gölgesizdi’... Eh, artık ben diyeyim var, siz deyin yok.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mesut Varlık
Unvan:
Araştırmacı, Yazar
Doğum:
İstanbul, 1980
1980'de İstanbul'da doğdu. İlköğretim yılları boyun­ca tiyatro yaptı. İstanbul Bilgi Üniversitesi (İBÜ) Tarih Bölümü'nden mezun oldu. Birçok derginin yayın kurulunda bulundu, dergi ve ki­tap editörlükleri, yazar koçluğu ve çeviriler yapmakta. Bir dönem bir halkla ilişkiler firmasında yayın yönetmenliğinde bulundu. Varlık, Ya­sak Meyve, Derkenar, Çalı, Kybele, Matbuat, Kimlik, THema gibi dergi­lerde şiir, deneme, eleştiri ve söyleşileri yayınlandı. İstanbul'un deniz fenerleri üzerine hazırlanan bir ilk kitap olan Bir İstanbul Penceresinden Deniz Fenerleri'nin (Bekir Dildar, Finansbank özel yayını, 2006) araş­tırma çalışmasını ve metin yazarlığını yaptı. Halen İBÜ Kültürel İnce­lemeler Yüksek Lisans Programı'nda "Türkçe Şiirin Hadımlık Endişe­si" başlıklı tez çalışmasıyla öğrenciliği devam ediyor ve aynı programın asistanlık görevini yürütüyor. Ayrıca İBÜ Kültürel İncelemeler dergi­si KÜLT'ün kurucu ekibi içerisinde ve yayın kurulunda yer alıyor. He­mofiliden muzdarip. Bu nedenle Türkiye Hemofili Derneği'nde (THD) on yıl kadar aktif görev aldı. Yönetim Kurulu kararıyla üyelikten atıldı. Toplumsal Haklar ve Araştırmalar Derneği'nin (TOHAD) kurucuları arasında ve Vekil Başkan Yardımcısı. Fmdık'm babası. Çevirileri: Ant­hony Pagden, Avrupa Fikri, Ayrıntı Yayınları, 2010, Rahmi G. Öğdül ile birlikte;Jan Rijkenberg, Concepting, Kapital Yayınları, 2009; Scott Fox, İnternet Zenginleri, MediaCat Yayınları, 2008, Can Sungur ile birlikte.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 9,4bin okur okudu.
  • 197 okur okuyor.
  • 4.075 okur okuyacak.
  • 188 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları