Devrim Çetinkasap

Devrim Çetinkasap

ÇevirmenEditör
8.1/10
530 Kişi
·
1.659
Okunma
·
4
Beğeni
·
517
Gösterim
Adı:
Devrim Çetinkasap
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
Elazığ, Türkiye, 1975
Devrim Çetinkasap 1975 yılında Elazığ’da doğdu. Şişli Terakki Lisesi’nden ve Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. 2003 yılından beri çevirmenlik yapıyor.

Lise: Şişli Terakki Lisesi
Lisans: Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi: 2004 mezunu
Yüksek Lisans: Galatasaray Üniversitesi Felsefe: 2007 mezunu.
Tez konusu: Sartre’da Şiddet ve Olumsuzluk

Doktora: Galatasaray Üniversitesi Felsefe: Sürüyor
Yayımlanmış makale: Şiddet ve Etik, Jean-Paul Sartre:Tarihin Sorumluluğunu Almak içerisinde, Metis Yayınları, 2010.

Yabancı Diller
Fransızca (lisans, yüksek lisans, doktora, çevirmenlik ve editörlük)
İngilizce (çevirmenlik ve editörlük), ÜDS 2012 Bahar puanı 95,00
Almanca -B seviyesi- öğrenim devam ediyor
İspanyolca (orta seviye)
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
282 syf.
·4 günde·7/10 puan
Günümüz zamanı modern dünya olarak kabul ediliyor. Ya da günümüzün modern dünya olduğunu varsayarsak, köleliğin ve feodalitenin eski zamanlarda kaldığını mı düşünüyoruz? Bugünün İngilteresinde hala iki meclis bulunuyor; lordlar kamarası ve avam kamarası... Hollanda gibi ileri demokrasinin olduğu iddia edilen ülkelerde dahi halen krallık denilen bir kurum bulunuyor. Pek çok Uzakdoğu ve Avrupa ülkesi halen kraliyetle yönetiliyor. İleri demokrasilerde bile halen varlığını sessiz bir şekilde sürdüren, krallık denilen kurum nereden geliyor hiç düşündünüz mü? Bugün Kanada topraklarının halen ingiltere kraliçesinin şahsi mülkü olmasındaki mantık nedir? Bu topraklar kimindir? Nasıl kazanmıştır? Mülkiyet ve toprak nedir?

Ortaçağ'da zirvesini yapmışsa da dünya üzerinde uzun yıllar boyunca feodalite yani toprak beyliği kavramı vardı. Gücü elinde bulunduran güçlü kişiler bir şekilde paranın en büyük kaynağı olan toprağı ellerinde tutuyordu. Toprak insanı besleyen birincil unsur olduğu için feodal beyi aynı zamanda kimin aç kalacağına, kimin doyacağına da karar veriyordu. Ölümün soğuk nefesi Feodal beyi'nin çevresinde esen bir rüzgardan ibaretti...,
Sonraki dönemlerde feodalite insanlarda bir tepki unsuru meydana getirdi, dahası değişen dünyada artık toprak ağalarına yer yoktu. Dünyanın değişimine feodallerde ayak uydurdular ve yılanın deri değiştirmesi gibi bir kabuk değiştirerek burjuva sınıfına evrildirler. Bugünün soylu? köklü? ailelerinin tarihte izlerini sürdüğünüzde hep bu ağaların, beylerin soylarından gelmeleri de bu sebeple boşuna değildir. Kapital düzen içerisindeki yeni rollere adaptasyonunu tamamlayan burjuvalar yeni kan emici misyonlarını yeni kimlikleri ile devam ettirmişlerdir.

İşte mevzubahis eserde Proudhon, konuyu tam bu noktadan kavrayarak mülkiyet kavramını ele almaktadır. anarşist/hümanist bir felsefi anlayışla Proudhon'un gözünden toprak, toprak paylaşımı ve mülkiyet kavramı irdelenmiştir. Proudhon'un mülkiyet kavramı açıkça söylemek gerekirse biraz ütopiktir. Bu ütopiklik, önermelerinin mantık dışı olmasıyla birlikte, uygulanamaz ve insan fıtratını aşan boyutu ile alakalıdır.

Dünyadaki adeletsizliğin temelinin bazı açgözlü kişilerin kendi payına düşene razı olmayarak öteki'nin hatta toplumun genelinin hakkına saldırmasıyla alakalı olduğu pek çok kez söylenegelmiştir. İnsanda önü alınamaz ihtiras arzusu insanın kendine yetecek olanla yetinmemesine sebep olmuş, hep daha fazlasını istemeyi bazıları amaç haline getirmiştir. Bunun sonucu ise; kaynakları kısıtlı olan Dünya metası herkese yetmez olmuştur. Bir ağaçta on elma olduğunu düşünelim, bu ağacın altında on kişi var ise normal şartlarda on elmayı on kişi her birinin hakkına bir elma düşecek şekilde paylaşırlarsa herkesin karnı doyacaktır. Ama bu on kişiden bir tanesi dokuz elmayı kendi için alıp, kalan bir elmayı diğerlerine sunarsa hem herkes doymayacak, hem de dokuz kişi tek elma için birbirleriyle savaşım içine gireceklerdir.
Kaba örnekle anlaşılacağı gibi malın insanlar arasında eşit paylaşımı ve ihtiyaca göre tanzim edilmesi adil bir paylaşım olacakken, birilerinin açgözlülükleri toplumun acziyete ve fakirliğe düşmesine sebep olmuştur.

Mülkün adil paylaşımı konusunda pek çok düşünür fikir beyan etmiş, problemi ele alan kitaplar derlemişlerdir. Her bir felsefenin kendi mantalitesine göre değişik bir çözümü vardır.
Proudhon ise, mülk dağılımında konuyu ele alırken bir miktar ileri gitmiş, mülkiyeti toptan reddetmiştir! Bazı konularda ise tatmin edicilikten uzak mantık dışı çözümler üretmiştir. Bu mantık dışı söylemlerden bir tanesi, Proudhon'un her türlü mülkü hırsızlık olarak görmesidir. Bu mantıksızlığı öyle bir noktaya taşımıştır ki, kişinin kendi emeği ile kazandığı metaların dahi sahibi olmadığını beyan etmiştir. Yani düşünürsek; bir kişi aslı bataklık olan bir araziyi yıllarca el emeği göz nuru işliyor ve emeği neticesinde atıl olan bu toprağı işe yarar hale getiriyor... Ama Proudhon'a göre bu kişi bu emeğinin karşılığında bu topraktam pay sahibi olamıyor.! Oysa Marx'a göre emekçinin/işçinin yegane mülkü emeğidir. Hatta zanaat ve sanat sahibi insanların yegane varlıkları kendi emekleridir. Proudhon burada çizgiyi çok ileri bir noktaya götürerek emek kavramını dahi yok sayarak kimsenin emeği dahi olsa mülk edinemeyeceğini iddia etmektedir. Proudhon'un ifade ettiği böyle bir düzenin gerçekleştiğini düşünürsek: Birileri emek vererek çalışarak kendisine ve çevresine faydalı şeyler yapmaya çalışacak, bunun yanında bazı asalaklar hiç emek harcamadan gelip başkalarının metalarını alıp götürebilecektir. Bu da en başından karşı çıkılan derebeyi düzeninin farklı bir zorba çeşidi olmaktadır. Güçlünün mutlak manada zayıfı ezmesine sebebiyet verecektir. Hırsızlığın suç sayılmadığı bir toplumda düzenin varolabileceğini iddia eden bir insan muhtemelen mağarada yaşamış olmalıdır. Hayatında birkaç insan tanıyan birisi dahi hırsızlığın insanın en eski kötülüklerinden birisi olduğunu bilir. Proudhon'un kitabının girişinde bir alıntıya yer verdiği 12 levha kanununa göre dahi hırsızlığın cezası ölümdür.

Kitap, anarşizmin temel eserlerinden birisidir. Mülk kavramına sınırdışı bir açıdan bakmaktadır. Proudhon, daha sonraları çok değişecek ve teorileri gelişecek bir felsefeyi ham şekilde ele almaya çalışmış, bu sebeple bazı noktalarda takılı kalmıştır. Konuyla ilgili okurlara keyifli okumalar dilerim.
192 syf.
·10 günde·9/10 puan
Bu kitap ilk bakışta best seller kitapları gibi görünse de; tamamı bilimselliğe dayanan, psikoloji kuramlarının anlaşılır dilde vücut bulmuş hali aslında. Kitabı okurken lisans ve yüksek lisans eğitimim sırasında tanıştığım çoğu psikolog ve psikiyatrist ile yeniden karşılaştım ve unuttuğum çoğu yüzü anımsadım. Kitap beş bölüm altında yaptığımız şeyleri neden yaptığımızla ilgili ayrıntılı bilgiler sunuyor ve bu bilgiler de alanında uzmanların tavsiyeleri ile birlikte veriliyor. Kitabı sakin bir kafayla ve günlere yayarak okumanızı tavsiye ederim çünkü her bir sayfasında hayatınızda fark etmeden yaptığınız bir yanlışı nasıl düzeteceğinize dair bir öneri ile karşılaşabilirsiniz. Sonuç olarak kitaba ayırdığım zamana değdi, psikoloji ile ilgilenen kişilere tüm samimiyetim ile öneririm.
192 syf.
·22 günde·Beğendi·9/10 puan
Merhabalar,
Sizi, çok iyi bir kitapla tanıştırayım, kitap biraz eğlendirip biraz da düşündürecek ama madem düşünmek bizim işimiz diyoruz eğlence kısmı da kazancımız olsun. Haydi sizinle yaşamımızda her zaman karşılaşacağımız küçük (belki de büyük) sorunlarla yüzleşirken kendimizle (yeniden) tanışacağımız, eğlenceli bir 'filozof oyunları' da vaadeden bir festivale gidelim..
Marcus Weeks elimizdeki bu kitaba Nietzsche Bu İşe Ne Derdi? adını vermiş olsa da yalnızca Nietzche'nin değil, görüşlerine başvurduğu başka filozofların da bazı gündelik sorunlar karşısındaki temel felsefi düşüncelerini mantık vitrinimize koyduğu bir kitap.
Bakmayın kitabın adının Nietzsche Bu İşe Ne Derdi? olduğuna, yazar son tahlilde okuru -Nietzsche ve diğerlerini boş ver, bu meseleler karşısında "asıl sen bu işe ne derdin?" sorusu ile başbaşa bırakmayı amaçlamış olmalı..
Öyle olmalı, çünkü eski ve yeni filozofların bazı meseleler karşısındaki görüşlerini kendinize göre yorumlayıp sonunda ''ben olsam böyle yapardım'' diyebileceğiniz seçenekleri önümüze koymuş. Bu seçenekler karşısında kendi felsefi röntgeninizi çekerken, bazı konular karşısında eğleniyor, bazen de vicdanınıza yakalanıp düşünüyorsunuz..
Bu yüzden 'kendinizle yeniden tanışmak' gibi iddialı görünen bir yorum yaptım, çünkü bu etütte mantık ve vicdan duyularını harekete geçiren bol seçenekli karakter profilleri de önünüze geldiğinde size yalnızca 'kendinizi' bulduğunuz profillerden birinin üzerine parmak pasmak kalıyor..
Arada kaybolmayacaksınız merak etmeyin :))
Bu arada kişisel egolarımızla hesaplaşma fırsatı da bulabilirsiniz, örneğin; 'Sağlam bir terfi almak için başkalarını incitmekte bir sorun var mıdır?' (mealen; terfi etmek, ya da kariyerinde bir avantaj sağlamak için yakın arkadaşlarına kazık atman gerekse atar mıydın? gibi bir sorunun var ve hemen karar vermen gerekiyor.. Şimdiye kadar bu ya da buna benzer ahlaki eşiklerle sınandığınız oldu mu?

Olmadı mı?!
Merak etmeyin, tercih ettiğiniz ya da edeceğiniz her durum için sırtınızı sıvazlayan bir filozofunuz olacak. Yalnız aramızda kalsın yakınlarınıza kazık attığınız her durumun günahı Nietzche'nin boynuna :)))
Diğer durumda mı?, gurur duyanınız çok olacak :)
Bir kaç temel meseleye örnek vereyim; 'nasıl iyi bir insan olabilirim?' meselesi sizi ilgilendiriyorsa eğer, 'iyi' nedir?, ondan öte "insan' nedir? neye göre, kime göre iyi insan?" konusunu hallettiniz mi mesela?.
Ölümden korkmalı mıyım?, Tanrı'ya inanmalı mıyım?, Sanat nedir, hatta gerekli midir? Kadın erkek eşitliği mi!?, Bu politikacılar neden net yanıt vermezler?, Arkadaşımın eşi onu aldatıyor ona söylemeli miyim?..
Sorular çok, peki yanıtları basit mi sizce?,
Emin misiniz?
Bu satırları okuyanlar hemen yanıt vermese iyi olur, çünkü (örn) Nietzsche veya Jeremy Bentham gibi faydacılar ya da Immanuel Kant, Rosseau gibi doğrucular..
Cioran ya da Shopenhauer gibi 'memnuniyetsiz pesimistler' ya da Epiktetos, Diyojen gibi 'kaygısız umursuzlar' yanıtlarınızı yeniden sorgulamanıza neden olabilir..
Yalnız işiniz örneğin John Forbes Nash'a kalırsa melankolik bir kararsızlık sizi bekliyor, uyarmadı demeyin :)
Ona 'nash nash' diyebilirsiniz ;)))
Temel felsefi sorular da çok, karşılaştırma yapabileceğiniz fiozof görüşleri de..
Özetle, Marcus Weeks bu kitapla, sizi Sokratesler, Platonlar, Nietzcheler, gibi sayısız filozofla buluşturup sorunsal tartışırken aradığınız yanıtı almadan o masadan kalkmayacağınızı garanti ediyor. Hem bu sayede kimi filozof gülünç aile günlüklerini, kimisi de gizli defolarını sizinle paylaşıyor olacak. Daha fazla detay okumanıza kalsın :)
Marcus Weeks bir İngiliz yazar, felsefeci.. Okuduğum ilk kitabı. Okurken eğlenmek gerçekten iyi geldi, size de öneririm..
Okur kalınız :)
192 syf.
·17 günde·Beğendi·8/10 puan
“Kimi kitapların belli bir okuma zamanı vardır, o eseri anlaman için öncesinde gelişmiş sabra, temel bilgiye ve ilgiye ihtiyacın olur” denirdi. Özellikle klasikleri ve düşünce kitaplarını okurken gerçekten hak verdiğim bir görüş oldu bu. Aksi halde ya sıkılıyorsun ya da kitabı bitirmiş olmak için anlamadan bitiriyorsun.

Biraz uzun bir içerik oldu. Ama içime sindi. Bu kitap hakkında inceleme paylaşmak isteyen çok az kişi olduğunu farkettim ve kalemim döndüğünce düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Bu kitabı 2020 yılının Mart ayında edinmiştim ve iki kez elime alıp bırakmıştım. İlgim vardı ancak temel bilgi kısmında dipteydim. Düşünürlerin bir kısmını tanımıyor, savundukları akımları bilmiyor ve söylemek istediklerinin bazılarını anlamıyordum. Bu durum biraz gurur meselesine dönünce; kitabı 3. Kez elime alıncaya dek birkaç dergi, belgesel ve anlatımı daha basit olan felsefe/düşünce kitapları okudum.

Öncelikle belirtmek isterim ki; yukarıda yazdıklarımdan dolayı kitabın dili anlaşılması zor, içeriği ağır gibi bir algı oluşmasın.

Kitabın ismi ‘Nietzche bu işe ne derdi?’ olsa da içerisinde birçok filozofun düşüncesi yer alıyor. Popüler olduğu için pazarlama nedeniyle kitap ismi olarak Nietzche isminin ön plana çıkarıldığını düşünüyorum.

Eser, 5 ana bölümden oluşuyor. Herbir bölüm kendi çatısı altında gündelik birçok soruyu yorumluyor.
(Spoiler)
Mesela;
Hayat Tarzı bölümünden bir soru: Ölümden korkuyorum. Bu normal mi?
Temel felsefi meselenin “doğuştan getirdiğimiz ölüm korkusunun üstesinden gelmenin mümkün olup olmadığı, ölümlülüğümüzü anlamlandırıp anlamlandıramayacağımız”olduğu.
Sonra açıklıyor yazarımız Marcus. Önce kendi düşüncelerinden bir giriş yapıyor, ölümün doğmak kadar gerçek olduğunu, yüzyıllardır insanlığın cevap aradığı bir soru olduğunu ve herbir cevabın bir düşünce/inanış ürünü olduğunu belirtiyor. Çünkü ölümü tatmış ardından neler olduğunu dönüp gelip bizlere anlatan kimse yok.
İnsanlar belirsizliğin yarattığı korkuya teslim olurken bazı düşünürler korkuyu ortadan kaldırmak ve rahatlamak için (bence kendilerinin de bu bilinmezlik hakkında endişeleri vardı) çeşitli fikirleri savundular.
- Budha; ebedi bir ölüm ve doğum döngüsüne inanıyordu. Bu yaşamlardan birinde doğru işler yapan iyi biriyseniz hidayete ereceğinizi (Nirvana denilen yokluk durumu), ama Budizm’e uygun olmayan davranışlar karşısında birçok kez bu döngünün içinde gidip geleceğinizi söylüyor. Yani bir kez hata yaparsan onu düzeltmek için tekrar şansının olacağı (reenkarnasyon) yorumunu yapabiliriz.
- Sokrates’in tavsiye niteliğindeki görüşü; bir öte dünya var mı yok mu bilmediğini ama ölümün kesin olduğunu ve kendisinin bundan korkmadığı söyleyerek bir tavsiye veriyor. Söylenenlere inanıyorsanız, Erdemli biri olmuşsunuz daha iyi bir yere gidersiniz ve sonsuza dek rahat içinde yaşarsınız ama öteki bi dünya yoksa eğer, iyi bir hayat sürmüş ve uzun bir dinlenmeyi hak etmişsinizdir der.
- Platon ise ustasının mesajını pek benimseyememiş, ölüm üzerine oldukça fazla düşünmüştür. Ona göre ölüm ciddi şekilde endişe duyulması gereken bir konu çünkü bir bilinmezlik hakim.
- Zhuangzi; ‘ölümün korkulacak bir şey olduğunu nereden biliyorsun?’ der. Ölümün sadece bir madde değişimi olduğunu iddia eder.
- Epikuros’a gelince; o meşhur sözünü söyler. Ölüm sizin başınıza gelen bir şey değildir. Sizin ölümünüz yakınlarınızın başına gelen bir durumdur. Çünkü ölüm geldiğinde siz orada olmayacaksınız. Ölüm varsa ben yokum; ben varsam ölüm yok.
- A. Schopenhauer’a göre; yaşam uzun ve anlamsız acılar silsilesi. Bunun alternatifi olması iyi bir şey der.
- A. Camus ise faniliğe bir anlam yükleme çabasının yersiz olduğunu söyler. Doğar, yaşar ve ölürüz. O kadar anlamsızdır. İşte bu yüzden kişi her şeyi bizzat kendi sonlandırmayı da düşünebilmelidir der ve suyu ısıtır.

Bir örnekten sonra toparlama yaparsak; ben ayrıntıcı olduğum öncesinde bir iki kaynak okudum, içim rahat etti ve bu kitaba başladım. Anlaşılması zor bir kitap değil. Dili basit. Renkli içerikli, bol resimli ve karikatürlü. Felsefe akımlarını öğreten kitaplar
gibi değil.

Evlere kapandığımız, sohbetlerin değerinin arttığı şu günlerde bizlere eşlik edecek, güzel güzel üzerine sohbet edebileceğiniz konular sunuyor.

“Düşünmek zordur, oldukça zor. İşte bu yüzden çoğu insan sürüyü takip eder.” Demiş Gustav Jung. Sürüden ayrılıp kendi yolumuzda korkmadan yürüdüğümüz düşüncelerimiz olsun. İyi okumalar..
192 syf.
Hayatta karşılaştığımız durumları nedenini ve nasılını merak eden herkesin keyifle okuyabileceğive güzel tavsiyelerin olduğu keyifli bir kitap.
herkesin okumasını tavsiye ederim O yüzden 10 üzerinden onu hak eden bir kitap ve bu tarz kitapların ilki olacağını düşündüğüm için yeni kitap tarzı bakımından çığır açıcı ilk örneklerden kabul ediyorum.
192 syf.
Baştan şunu açıklamak gerek, kitap sadece Nietzsche'nin olası yorumlarını değil bir çok filozofun ihtimal dahilindeki cevaplarıyla günümüz soru ve sorunlarına cevap ve yaklaşım sunuyor. Kitabın adına takılmamak gerek.

Bakış açıları, düşünce biçimleri öyle önplanda ki artık filozofun bireysel olarak varlığı herhangi bir önem taşımamaya başlıyor. artık tamamen Aristoteles'in düşünce biçimi, Beauvoir'in, Nietzsche'nin düşünce sistemleri bağlamında günümüz günlük kaygılara çözümler ve cevaplar veriliyor. dolayısıyla düşünürü düşüncede tasarlama söz konusu. Tabi illa ki kitaba bağlı kalmak da gerekmiyor. Bu noktada kitaba insan imgelemesi yükleyerek karşı söylem geliştirmenin önü açık bırakılmış olması kitabın su gibi akmasına sebep olmuş. ''hayır! öyle demez. bence...'' diye başlayarak, kendi kendime konuştuğumu fark ettim arada. Güzel bir pratik kitabıdır bu yüzden.

Tabi kitaba dair eleştirim de olacak. işlenmemiş ve konu dışında tutulana atıfta bulunmak gerekiyor. örneğin, gündelik sorunlara yaklaşımlar yerine 21. yüzyıl felsefesi bağlamında günümüzün felsefe ve global sorunları üzerinden bir söylem oluşturma olmalıydı içerik olarak. sorular daha profesyonelce düşünülebilirdi. keza böyle düşünürleri olabilecek en sığ sularda yüzdürmek pek olmamış ama okunası tabii. ben de yerle bir ettikten sonra ama okunası diyorum.* neyse. tavsiyemdir yine de.
192 syf.
·168 günde·9/10 puan
Gündelik sorunlarınızı psikoterapistler nasıl çözerdi?
Bu kitapta dünyanın önde gelen psikoterapistlerinin, psikanalistlerinin ve psikologlarının kuramlarının gündelik sorunlara nasıl uygulanabileceği araştırılarak, soru cevap düzeninde okuyucuyla paylaşılmıştır.
Kitabın adına bakıldığında sanki sadece Freud’un bakış açısıyla konuların ele alındığı gibi bir imaj çizilmiş olsa da içerik onu yansıtmıyor. Bilimsel pek çok bakış açısının, gündelik dilde, akıcı bir şekilde, gündelik yaşamdan örneklerle aktarımı söz konusu.
Beş bölümden oluşan kitabın içerisinde dikkat çeken bazı başlıklar şu şekilde:
- “Birkaç dakikada bir telefonumu kontrol edip duruyorum. Neden konsantre olamıyorum?”
- “Niye Bay/Bayan Doğru’yu bulamıyorum?”
- “Sevgilim harika biri; öyleyse niye onu aldatmayı düşünüyorum?”
- “Sevdiğim için mi para için mi çalışmalıyım?”
- “Niçin hep daha pahalı olanı alıyorum?”
- “Ne anlamı var?”
- “Nasıl daha yaratıcı düşünebilirim?”
- “Kalabalık önünde konuşmak mı?”
...
Keyifli bir kitap, okunulası...
256 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Öncelikle kitapla tanışmam bu video ile oldu:
https://youtu.be/xxETjpaJ4ZU

Sohbetin içeriği ilgimi çekti evet; ama anlatışına da hayran kalmıştım. Diğer konuşmalarında da aynı hissi aldım.
Okurken de sohbetindeki doluluğu ve samimiyeti hissediyorsunuz. Doktrinleri anlatırken kendi verdiği örnekler de bunu yansıtıyor. Bu kitabı yazmaya da bir okuyucusunun; kitaplarını anlamakta zorlandığı şeklindeki eleştirisine ciddi manada üzüldüğü için karar vermiş ve çabasını okurken hissediyorsunuz.

Peki Luc Ferry kimdir?
Günümüz Batı felsefesinin önde gelen isimlerinden. Aynı zamanda bir siyasetçi olup 2002 - 2004 tarihleri arasında Fransa'da Milli Eğitim Bakanlığı da yapmıştır.
2007'den bu yana Devlet Kurumlarının Modernleştirilmesi ve Dengelenmesi Üzerine Düşünme Komitesi'nin üyesi.

~~~

Felsefeye neden önem vermeliyiz?

Gerek iş hayatımız, gerek kendi hayatımız, gerek çevremizle olan ilişkimizdeki konumumuzda, kararlarımızda; geri adım atıp, olaylara periferinden bakmalıyız, attığımız adımların doğurabileceği sonuçları düşünmeliyiz. Yani sistem insanı değil, sistemüstü insan olmalıyız.
Düşünce tarihini özümseyip, geniş düşünebilmeyi hayatımıza katmamız, buna olanak verecektir. "Genişlemiş düşünce"yi yazar çok güzel açıklıyor:(#63657708)
Ayrıca düşüncemizi şekillendirirken;
"Sana söylenenin doğru olup olmadığını görmek için, daima kendi kendine bunları sağlama alışkanlığı edinmelisin. Bunun için de, asla sadece "yorumlar"la yetinmeden, hemen ilk fırsatta, temel metinleri okumaya başlamalısın."
"Her söylenene kulak asma ve daima kendi kendine değerlendir... Daha sonra okuduklarını, insanların yaptığı yorumlarla kıyasla ve kendi fikrini edin.(#63504539) şeklinde sıkça vurguluyor.

Yazar felsefeyi öğrendiğimizde onun bir cevap verme sanatı olduğunu anlayacağımızı söylüyor. "Bunları kendi kendine değerlendirebilecek duruma geldiğinde-...- bu cevapların ne kadar derin, heyecan verici, kısaca dâhiyane olduğunu farkedeceksin." şeklinde belirtiyor.

Kitapta Antik Felsefe, Hristiyan doktrini, Yapısöküm, Çağdaş Felsefe'nin sırayla hangi konularda eleştirilip alt edildiğini ve yeni düşünceye neden gerek duyulduğunu açıklayarak ilerliyor. Bunu yaparken düşünce tarihine damgasını vuran filozofların belli başlıları hakkında bilgi verip ileri okumaları hakkında uyarılarda ve önerilerde bulunuyor.

Her düşünceyi, felsefenin 3 boyutu şeklinde ele almış, her felsefi düşünceyi bu 3 boyuta oturtarak ilerliyor:
1 theria(kozmik düzenin temaşası, olanın bilgisi): Felsefenin ilk görevi oyun sahası (dünya) hakkında fikir edinmek
2 Etik(adalet arzusu)
3 Bilgelik (kurtuluş arayışı)

Bibliyografya kısmında ise ileri okumalar için az ama üzerinde düşünülmüş olarak tanımladığı bir liste vermiş:
1 Pierre Hadot, İlkçağ Felsefesi Nedir?

2 Jean-Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı Üzerine Konuşmalar

3 Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi

4 Friedrich Nietzsche, Putların Batışı

5 Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir

6 André Comte-Sponville, Umutsuzca Mutluluk

7 Martin Heidegger, Metafizik Nedir? ve Metafiziğin Aşılması

Kitabı genel olarak beğendim, tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
282 syf.
·6 günde
Mülkiyet nedir? Proudhon hakkı dahilinde kitabın sonucu olan cümleyi, başına koymak gelmiş içinden: MÜLKİYET HIRSIZLIKTIR. Mülkiyet kimine göre, medeni bir haktır, ihrazdır. Bir başkasına göre doğal bir haktır, kaynağı emektir. Ancak Proudhon ne emeğin, ne ihrazın ne de yasanın mülkiyet hakkı yaratabileceğini mülkiyetin aslında haksız olduğunu ileri sürüyor. Kitabı okuyacak olursanız Proudhon'un unvanını, karakterini bir yana bırakın ve iddia ettikleriyle ilgilenin. Çünkü kendisi de sıradan şahsiyetinin bizi ilgilendirmediğini söylüyor, aklın sadece kanıta bel bağladığı bir çağda yaşıyoruz, kendisi SHEPTİKOS (gerçeği aramayı iş edinmiş filozof) GERÇEĞİN TAKİPÇİSİ. Amacı nefret gütmeden, korku duymadan konuşmak; bildiğini söylemek. Üç beş gün sonrasını öngörüyor sadece. Bunun için önyargılarımızın izin vermesi gerekir, anlarsak belki de bize düşecek yıldırımdan koruyacak. İNSANIN İNSAN ÜZERİNDEKİ OTORİTESİ HAK MIDIR?
''HAYIR'' diyeceğiz, dediğimizle kalacağız.
SİYASAL EŞİTSİZLİK HAK MIDIR?
Kimine göre evet, kimine göre hayır. Evet diyenlere Proudhon'un cevabı; muhtemelen çıkarları uğruna olduğu için, bunun kendilerine güzel gözüktüğü için evet dediklerini hatırlatır. Çünkü evet diyenlere göre, siyasal eşitsizlik mülkiyetten ayrılmaz, böylece mülkiyet bir sorun haline gelir. Hayır diyenler içinse eğer siyasal eşitliğe kavuşmak istiyorlarsa mülkiyeti ilga etmeleri gerektiğini söylüyor, aksi takdirde neden şikayet ediyorlar!
MÜLKİYET HAK MIDIR?
Bunu da öngören Proudhon, kuşkusuz herkes evet diyecektir diyor. Herkes evet diyecektir çünkü bu konuya daha önce kafa yoran olmamıştır, kendisi güzel kafa patlatıp sonucun bir HIRSIZLIK olduğu kanısına kesin bir biçimde varacaktır. (argümanlarla) İnsan egemenliği, koşulların eşitsizliği, mülkiyet gibi üç net hükmün aslında aynı olduğunu, birbirleri yerine geçebileceklerini güçlük çekmeden çıkarsayacaktır. Proudhon'un değindiği önemli ve belki de kimilerini kızdıracak bir nokta da şudur: Herkese yeteneğine göre, her yeteneğe yaptığı işe göre. (Saint-Simon)
Herkese sermayesine, emeğine ve yeteneğine göre. (Fourier)
''Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!'' (Marx- Gotha Programı'nın Eleştirisi)
Uzun uzun söylemeyip kastettikleri şey aslında şudur: Doğadan elde edilen ürünler bir ödül, bir zafer, ve ÜSTÜNLÜK edası taşımaktadır. Bir başka deyişle TOPRAĞA BİR SAVAŞ ALANI GÖZÜYLE BAKILMAKTADIR. En yetenekli olana en büyük ödülün verildiği, maaşların ise çıkarılan işe göre verildiği anlamına gelmektedir aslında. Buna bir başka güzel gönderme ise #104710411 alıntıda yer alıyor.
MÜLKİYET HIRSIZLIKTIR demekle kalmıyor elbette Proudhon, aritmetik ve logaritmik argümanlarla dördüncü bölümde karşımıza çıkıyor.
Proudhon'a göre, bölüşüm eşit olmalıdır şayet eşit olmazsa bölüşenler birbirine düşman olmayı sürdürecektir sürekli bu durumu düzeltmek için anlaşmalar yapılacaktır bu anlaşmalar da sürekli olacaktır. Böylece bir yanda yabancılık, eşitsizlik, yağma, yıkım hüküm sürecektir. Öbür yanda kardeşlik, barış havası hüküm sürecektir artık seçim bize kalmıştır.
Proudhon ilk başta toprağın mülk edinilmesinin hukuka aykırı olduğunu, yasal kabul edildiği takdirde mülkiyette eşitliğin çıkacağını gösteriyor. İkinci olarak evrensel anlaşmanın, mülkiyet lehine delil olmadığını eğer anlaşmanın bir ispatı varsa bunun da mülkiyet eşitliği olduğunu göstermekte.
Peki hangi yollarla hırsızlık yapılır, dolayısıyla mülk sahibi olunur?
1)Cana kıyarak
2)Tek başına veya çete halinde
3)Kilit kırarak veya tırmanarak
4)Mal kaçırma yoluyla
5)Hileli iflasla
6)Resmi, özel yazışmalarda sahtecilik
7)Sahte para basmak... liste uzar gider bunlar Proudhon'un değinmiş oldukları.
Kitap beş bölümden oluşuyor buraya kadar kendisiyle hemfikirim; ancak kitabın son bölümü çoğunlukla toplum üzerine yazılmış. İnsanın ancak toplum sayesinde insan olabileceğini, toplumun onu oluşturan güçleri arasında dengede durabileceğini söylüyor. Oysa toplum her zaman bir siteme entegre olmak eğilimindedir sizin bu sistemin yanlışlığını dile getirmeniz, sizi sistem dışı bırakır. Dolayısıyla ''Toplumumuz sisteme uygun olmayan herhangi bir düşünce ya da davranış biçimine 'hastalık' olarak bakma eğilimindedir.'' Tolstoy'a göre özgürlük için ilk adım vazgeçmektir. Özgür olmak için neden kendimizi toplumla şartlandıralım, kendimizi bir şeyle şartlandırırsak özgürlükten bahsetmenin ne anlamı kalır, hele bir de bu şartlandırmanın başında özgür olma şartı geliyorsa.

İncelemeyi kitaptan doğru bir alıntıyla noktalıyorum: “Kader kehanetlere aldırmaksızın ağlarını örecek. Ama öyle diye adaleti sağlamak, öğretimizi tamamlamak gereksiz mi olacak?” İYİ OKUMALAR...

https://www.youtube.com/...amp;feature=youtu.be
152 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
Gülmek... Gülmek çok değerli bir eylemdir. Hatta etrafımdaki insanlara hep söylerim gülün gülmekten korkmayın çünkü gülmek gülümsemek pozitif enerjiyi yayar tabii bana göre.. Bergson gülme eylemini parça parça ayırıp felsefi açıdan yaşamın içinden gayet net ve açık örneklerle okuyucuya sunmak istemiş.Deneme havasında olmasına rağmen araştırma kitabı kategorisinde yer alıyor benim için. Bilimsel araştırma kitabı diyebilirim hatta, 2020 yılının ilk incelemesini yapıyorum bu arada :) Biraz cümlelerim sade olabilir heyecan yaptım ciddi ciddi. Neyse daha fazla uzatmayayım okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum fakat felsefe sevmeyenler lütfen okumasın çünkü yorumları okurken can çekişiyorum kişisel gelişim deli saçması kitapları yerine ah keşke felsefe okusanız daha faydalı olacaktır inanın bana... Bergson‘la bitirelim “İnsanın gülmesi olağanüstü bir şey.” Öyleyse gülün sevgili kitap okuyan dostlarım...

Yazarın biyografisi

Adı:
Devrim Çetinkasap
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
Elazığ, Türkiye, 1975
Devrim Çetinkasap 1975 yılında Elazığ’da doğdu. Şişli Terakki Lisesi’nden ve Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisansını Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. 2003 yılından beri çevirmenlik yapıyor.

Lise: Şişli Terakki Lisesi
Lisans: Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi: 2004 mezunu
Yüksek Lisans: Galatasaray Üniversitesi Felsefe: 2007 mezunu.
Tez konusu: Sartre’da Şiddet ve Olumsuzluk

Doktora: Galatasaray Üniversitesi Felsefe: Sürüyor
Yayımlanmış makale: Şiddet ve Etik, Jean-Paul Sartre:Tarihin Sorumluluğunu Almak içerisinde, Metis Yayınları, 2010.

Yabancı Diller
Fransızca (lisans, yüksek lisans, doktora, çevirmenlik ve editörlük)
İngilizce (çevirmenlik ve editörlük), ÜDS 2012 Bahar puanı 95,00
Almanca -B seviyesi- öğrenim devam ediyor
İspanyolca (orta seviye)

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 1.659 okur okudu.
  • 194 okur okuyor.
  • 1.961 okur okuyacak.
  • 71 okur yarım bıraktı.