Devrim Çetinkasap

Devrim Çetinkasap

Çevirmen
8.0/10
140 Kişi
·
407
Okunma
·
1
Beğeni
·
43
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
282 syf.
·4 günde·7/10
Günümüz zamanı modern dünya olarak kabul ediliyor. Ya da günümüzün modern dünya olduğunu varsayarsak, köleliğin ve feodalitenin eski zamanlarda kaldığını mı düşünüyoruz? Bugünün İngilteresinde hala iki meclis bulunuyor; lordlar kamarası ve avam kamarası... Hollanda gibi ileri demokrasinin olduğu iddia edilen ülkelerde dahi halen krallık denilen bir kurum bulunuyor. Pek çok Uzakdoğu ve Avrupa ülkesi halen kraliyetle yönetiliyor. İleri demokrasilerde bile halen varlığını sessiz bir şekilde sürdüren, krallık denilen kurum nereden geliyor hiç düşündünüz mü? Bugün Kanada topraklarının halen ingiltere kraliçesinin şahsi mülkü olmasındaki mantık nedir? Bu topraklar kimindir? Nasıl kazanmıştır? Mülkiyet ve toprak nedir?

Ortaçağ'da zirve haline almışsa da dünya üzerinde uzun yıllar boyunca feodalite yani toprak beyliği kavramı vardı. Gücü elinde bulunduran güçlü kişiler bir şekilde paranın en büyük kaynağı olan toprağı ellerinde tutuyordu. Toprak insanı besleyen birincil unsur olduğu için feodal beyi aynı zamanda kimin aç kalacağına, kimin doyacağına da karar veriyordu. Ölümün soğuk nefesi Feodal beyi'nin çevresinde esen bir rüzgardan ibaretti...,
Sonraki dönemlerde feodalite insanlarda bir tepki unsuru meydana getirdi, dahası değişen dünyada artık toprak ağalarına yer yoktu. Dünyanın değişimine feodallerde ayak uydurdular ve yılanın deri değiştirmesi gibi bir kabuk değiştirerek burjuva sınıfına evrildirler. Bugünün soylu? köklü? ailelerinin tarihte izlerini sürdüğünüzde hep bu ağaların, beylerin soylarından gelmeleri de bu sebeple boşuna değildir. Kapital düzen içerisindeki yeni rollere adaptasyonunu tamamlayan burjuvalar yeni kan emici misyonlarını yeni kimlikleri ile devam ettirmişlerdir.

İşte mevzubahis eserde Proudhon, konuyu tam bu noktadan kavrayarak mülkiyet kavramını ele almaktadır. anarşist/hümanist bir felsefi anlayışla Proudhon'un gözünden toprak, toprak paylaşımı ve mülkiyet kavramı irdelenmiştir. Proudhon'un mülkiyet kavramı açıkça söylemek gerekirse biraz ütopiktir. Bu ütopiklik, önermelerinin mantık dışı olmasıyla birlikte, uygulanamaz ve insan fıtratını aşan boyutu ile alakalıdır.

Dünyadaki adeletsizliğin temelinin bazı açgözlü kişilerin kendi payına düşene razı olmayarak öteki'nin hatta toplumun genelinin hakkına saldırmasıyla alakalı olduğu pek çok kez söylenegelmiştir. İnsanda önü alınamaz ihtiras arzusu insanın kendine yetecek olanla yetinmemesine sebep olmuş, hep daha fazlasını istemeyi bazıları şiar haline getirmiştir. Bunun sonucu ise; kaynakları kısıtlı olan Dünya metası herkese yetmez olmuştur. Bir ağaçta on elma olduğunu düşünelim, bu ağacın altında on kişi var ise normal şartlarda on elmayı on kişi her birinin hakkına bir elma düşecek şekilde paylaşırlarsa herkesin karnı doyacaktır. Ama bu on kişiden bir tanesi dokuz elmayı kendi için alıp, kalan bir elmayı diğerlerine sunarsa hem herkes doymayacak, hem de dokuz kişi tek elma için birbirleriyle savaşım içine gireceklerdir.
Kaba örnekle anlaşılacağı gibi malın insanlar arasında eşit paylaşımı ve ihtiyaca göre tanzim edilmesi adil bir paylaşım olacakken, birilerinin açgözlülükleri toplumun acziyete ve fakirliğe düşmelerine sebep olmuştur.

Mülkün adil paylaşımı konusunda pek çok düşünür fikir beyan etmiş, problemi ele alan kitaplar derlemişlerdir. Her bir felsefenin kendi mantalitesine göre değişik bir çözümü vardır.
Proudhon ise, mülk dağılımında konuyu ele alırken bir miktar ileri gitmiş, mülkiyeti toptan reddetmiştir! Bazı konularda ise tatmin edicilikten uzak mantık dışı çözümler üretmiştir. Bu mantık dışı söylemlerden bir tanesi, Proudhon'un her türlü mülkü hırsızlık olarak görmesidir. Bu mantıksızlığı öyle bir noktaya taşımıştır ki, kişinin kendi emeği ile kazandığı metaların dahi sahibi olmadığını beyan etmiştir. Yani düşünürsek; bir kişi aslı bataklık olan bir araziyi yıllarca el emeği göz nuru işliyor ve emeği neticesinde atıl olan bu toprağı işe yarar hale getiriyor... Ama Proudhon'a göre bu kişi bu emeğinin karşılığında bu topraktam pay sahibi olamıyor.! Oysa Marx'a göre emekçinin/işçinin yegane mülkü emeğidir. Hatta zanaat ve sanat sahibi insanların yegane varlıkları kendi emekleridir. Proudhon burada çizgiyi çok ileri bir noktaya götürerek emek kavramını dahi yok sayarak kimsenin emeği dahi olsa mülk edinemeyeceğini iddia etmektedir. Proudhon'un ifade ettiği böyle bir düzenin gerçekleştiğini düşünürsek: Birileri emek vererek çalışarak kendisine ve çevresine faydalı şeyler yapmaya çalışacak, bunun yanında bazı asalaklar hiç emek harcamadan gelip başkalarının metalarını alıp götürebilecektir. Bu da en başından karşı çıkılan derebeyi düzeninin farklı bir zorba çeşidi olmaktadır. Güçlünün mutlak manada zayıfı ezmesine sebebiyet verecektir. Hırsılığın suç sayılmadığı bir toplumda düzenin varolabileceğini iddia eden bir insan muhtemelen mağarada yaşamış olmalıdır. Hayatında birkaç insan tanıyan birisi dahi hırsılığın insanın en eski kötülüklerinden birisi olduğunu bilir. Proudhon'un kitabının girişinde bir alıntıya yer verdiği 12 levha kanununa göre dahi hırsızlığın cezası ölümdür.

Kitap, anarşizmin temel eserlerinden birisidir. Mülk kavramına sınırdışı bir açıdan bakmaktadır. Proudhon, daha sonraları çok değişecek ve teorileri gelişecek bir felsefeyi ham şekilde ele almaya çalışmış, bu sebeple bazı noktalarda takılı kalmıştır. Konuyla ilgili okurlara keyifli okumalar dilerim.
192 syf.
·168 günde·9/10
Gündelik sorunlarınızı psikoterapistler nasıl çözerdi?
Bu kitapta dünyanın önde gelen psikoterapistlerinin, psikanalistlerinin ve psikologlarının kuramlarının gündelik sorunlara nasıl uygulanabileceği araştırılarak, soru cevap düzeninde okuyucuyla paylaşılmıştır.
Kitabın adına bakıldığında sanki sadece Freud’un bakış açısıyla konuların ele alındığı gibi bir imaj çizilmiş olsa da içerik onu yansıtmıyor. Bilimsel pek çok bakış açısının, gündelik dilde, akıcı bir şekilde, gündelik yaşamdan örneklerle aktarımı söz konusu.
Beş bölümden oluşan kitabın içerisinde dikkat çeken bazı başlıklar şu şekilde:
- “Birkaç dakikada bir telefonumu kontrol edip duruyorum. Neden konsantre olamıyorum?”
- “Niye Bay/Bayan Doğru’yu bulamıyorum?”
- “Sevgilim harika biri; öyleyse niye onu aldatmayı düşünüyorum?”
- “Sevdiğim için mi para için mi çalışmalıyım?”
- “Niçin hep daha pahalı olanı alıyorum?”
- “Ne anlamı var?”
- “Nasıl daha yaratıcı düşünebilirim?”
- “Kalabalık önünde konuşmak mı?”
...
Keyifli bir kitap, okunulası...
236 syf.
·4 günde·Beğendi·7/10
Kitabın konusu insan doğası olunca haliyle kitap da zorlayıcı oluyor. Aynı konu üzerine ne kadar kitap okursanız okuyun her yeni kitap bakış açınızı biraz daha genişletiyor. Muhtemelen tavsiye isteyenlere önerebileceğim antropoloji kitapları arasında yer almayacak ancak okuduğum iyi kitaplar arasında yerini aldı bile. Buradan kötü bir kitap olduğu sonucu çıkarılmasın, bana birçok şey kattığını belirtmeliyim fakat ilk cümlemde de belirttiğim gibi gereğinden fazla zorlayıcıydı. Bunun da ele alınan konu değil, yazarın aşırı terimler içeren anlatımıyla alakalı olduğunu söyleyebilirim. Yani daha basit ve anlaşılır ifadeler kullanmak yerine tam tersi söz konusuydu.

Tüm bunların haricinde homo sapiens'in, homo sapiens olma yolculuğu, yazarın tabiriyle "morfogenez" olarak incelenmiş. Yani aklınıza gelebilecek tüm etkenler göz önünde bulundurulmuş; biyolojik, psikolojik, sosyolojik, teknolojik, mitolojik, çevresel, kültürel, dinsel vs. gibi etkenlerin çok yönlü ve geniş çapta homo sapiens'e nasıl etki ettiğini bulabilirsiniz kitapta.
256 syf.
·Beğendi·8/10
İlk defa bir kitabı bitirmeden inceleme yapma gereği duyuyorum. Luc Ferry 'nin sohbet havasında yazdığı , okuyucuya seslendiği müthiş bir kitap . Kitabı önemli düşünür ve kitaplardan yaptığı alıntılarla çok daha güzel bir hale getirmiş. Okuyucuya gerçekten birşeyler kazandırma amacı taşıyan böylesine harika bir kitabın bu kadar az okunması da beni ayrı üzdü. Luc Ferry çıtayı çok yükseltti , umarım kitabın devamı da bu kadar güzeldir. :)
96 syf.
·2 günde·9/10
“Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış…”

Atlantis’in varlığı MÖ 9600 yıllarına dayanır ancak bilinen en somut delil ise MÖ 355 yıllarında Platon’un Atlantis adından bahsetmesidir. Yaklaşık olarak Atlantis’ten ilham alan 50000’den fazla eser bulunmaktadır. Kabaca internette arama yaptığımızda yaklaşık olarak toplam sayısı ise 140 milyar adet bir arama sayısı elde etmekteyiz. Bu durumda ismin popüler olarak her dilde kullanıldığı ve hikâye edildiğinden süregelmektedir.

Konum olarak Cebelitarık ve çevresi söylense de dünyanın birçok yerinde olduğu söylenmiştir. Platon’un savunması ise Tanrıların kızıp sular altında bıraktığı şehirdir. Bu söylemini ise Solon ile desteklemektedir. Sayısız hikâye ve kurguya konu olan kayıp şehrin hikâye babası ise yine Platon’dur. Tarihsel spekülasyonlar; ezoterik, felsefi ve hatta okültist kurgular, maceralar ve moral ütopyaları da bulunmaktadır.

Arkeologlar ve jeologlar Atlantis’e 19. yüzyılda kanca atıp, somut bir veriye ulaşamamışlardır.

Azteklerin “Aztlan” söylencesi ve Mayalara ait olan sular altında kalmış bir adayı gösteren kabartması akıllara yine Atlantis’i getirmektedir. Bir dönem ise Portekizliler tarafından keşfedilen üzerinde bir başpiskopos ve altı piskopos bulunan, her birbirinin kendi devletleri olan “Yedi Devlet” adını alan ada Atlantis ile ilişkilendirilmiş ve daha sonrasında konumu kaybolmuştur. Yıl 1621.

Yine Platon’a dönüp Atlantis’in nasıl ortaya atıldığına bakmak gerekir. Hayatının sonlarına doğru üç diyalog kaleme alınmıştır. Bunlardan tam metin olarak günümüze gelen Timaios Atlantis’ten bahseden ilk diyalogdur. Burada Atlantis’in konumu, medeniyeti, idaresi ve ordu şekli kaleme alınır ve Atina ile savaştırılır. Sonunda Atina galip gelir ve kibir ile insanlıktan çıkan Atlantis ise Tanrılar tarafından cezalandırılır. Cezalandırma Homeros’un İlayda’sında Akhalar için kurulan duvarın Atlantis içinde kurulduğudur. İkinci diyalog olan Kritias ise günümüze eksik olarak gelmiştir. Burada ise Platon’un ideal devlet yapısı Atlantis üzerinde anlatılır. Mükemmeliyetçi Atlantis’e Tanrısal sıfatını ekler ve “Devlet” isimli kitabında yer alan birçok hipotez, öğreti Atlantis için vurgulanır. Üçüncü diyalog olan Hermocrates ise tamamen kayıptır. Platon’un Atina’yı dizginlemek ve olası felaketlerden uzak tutmak için Atlantis kendi icadı, asla varlığı olmayan alegorisidir. Öğrencisi olan Aristoteles ise Atlantis için “Onu yaratan da, yok eden de aynı kişidir.” demesi bu hipotezi desteklemektedir. Biraz daha kafa yorulduğunda ve Platon’un eserlerine tabi kalındığında bu durum; “cennete geri dönme özlemine ya da mükemmel halkı örneklendirmeye, belki de Atina halkının mitlere olan inancını daha da perçinlenmesine” yarayan savdır.

Atina, Sparta ve Yunan halkları her zaman mükemmel insan ırkını yakalamak için uğraşmışlardır. Özellikle Sparta bu konu da diğerlerinden bir tık öndedir. Çocukları doğduklarında şarapla yıkar ve vücutlarında en ufak bir sorun olanları ölüme terk ederlerdi. Mükemmel ırkı yakalamak için zinayı meşru kılar ve bu konuda halkları desteklerlerdi. Özellikle Kanun Koyucu Lykurgos bu amaca hizmet etmiş ve sayısız reform ile yasayı haklarına sunmuştur.

Atlantis’in ilham edildiği en bilinen kitap ise Jules Verne in Deniz Altında 20000 Fersah adlı eseridir. Kitap dünya klasikleri arasında yerini almıştır. Beyaz perdeye baktığımız zaman ise 2001 yılında Disney tarafından animasyon olarak yapılan Atlantis: Kayıp İmparatorluk’tur.

Konum olarak bazı savlar ise bizim Çanakkale’mizi göstermektedir. Birçok eserde yine Atlantis’in Troya olduğu belirtilmektedir. Son dönem yapıtlarından olan ve Gisbert Haefs in kaleminden düşen Troya dır. Bunların dışında ise farklı bir Kayıp Kıta olan Mu’yu Mustafa Kemal’in bir komisyon kurarak araştırmak istemesi ve MU’nun Türklerle ilişkilendirilmesi Mustafa Kemal’in bilinmeyen yönlerini ve dahi merakını bizlere göstermektedir.

Okuduğumuz kitap 79 sayfa ve resimli bir şekilde bizlere Atlantis hakkında çok sağlam kaynaklarıyla beraber bilgiler sunmaktadır. Çevirisi ise harikulade ve okuyucuyu asla sıkmayacak bir dildedir. Gerek merak gerek ise bilgi olarak okunacak naçizane kitaplar arasındadır.

Sonuç olarak Atlantis asla bulunamayacak bir mit olarak dünyamızda varlığını sürdürecektir. Gerek inanalım ya da inanmayalım bu tür gizler bize her zaman bizlere heyecan verecek ve takibini yaptıracaktır. Bu hususta Platon’u ayakta alkışlamak istiyorum.

Sözün özü; ben kitabı aşırı derece sağlam kaynaklara dayandırılmış ve layıkı ile araştırılmış buldum. Gözü kapalı küçük dostlarımda dâhil herkesin okuyup, seveceğine inandığım bir eserdir.

Sevgi ile kalın.
192 syf.
Günlük hayatta yasadıklarımızı her konu başlığında sorularla ele alıp, örneklerle ve araştırmalarla, bazen şekillerle açıklayan psikanalize giriş kitabı diyebiliriz. Sadece Freud mu var peki? Tabi ki hayır. Adını ilk defa duyduğum için kendilerini arastırdığım bir sürü yeni isimle tanıştım. Liseliler bile rahatlıkla okuyabilir bence. Baskı kalitesine değinmeden edemeyeceğim, gerçekten çok iyi.
192 syf.
·Beğendi·10/10
Gerçekten okumaya değer bir kitap ve bütün herkese hitap eden psikoloji ama çok ufaktan kişisel gelişim de denebilen bir kitap. Tavsiye ederim eğlenceli ve öğreten bir kitap
282 syf.
·Beğendi·9/10
Proudhon, otuz bir yaşındayken yüzlerce okuma, çeşitli gözlemler ve dikkatli incelemeler sonunda Besançon Akademisi’ne bir inceleme olarak yolluyor “Mülkiyet Nedir?”i ama tam bir çözüm olmaksızın toplum karşıtı doktrinler içermesi sebebiyle kabul edilmiyor akademi tarafından. Bu noktada gelişen birtakım süreçler var esasında, zira Proudhon bilinen şeyleri yepyeni bir üslupla yeniden sahaya çıkarırken “anarşizmi” de ortaya koyuyor; sayfa iki yüz altmış bir:

“…-Öyleyse nesiniz?
-Anarşistim.”

Kitap beş bölümden oluşuyor; ilk iki bölüm daha çok tanımsal olarak ilerlerken üçüncü ve dördüncü bölümler, mülkiyetin inkarına dair haklı gerekçeler ile devam ediyor; son bölüm ise bir parça daha genel. Ve kitabın tamamını bitirmeden doğru yorumlar elde edebilmek pek de mümkün değil çünkü yazar, bir yerde beklentilerin çok çok üstüne çıkarken bir başka yerde beklentilerin seviyesine dahi yaklaşamayabiliyor.

Öncelikle, haklı bir eleştiri oluşturuşunu ve açıkça, olabilecek en basit örneklerle destekleyerek tanımlayışını ve talep edişlerini takdir etmek gerek. Kendisi de şöyle der, sayfa iki yüz kırk:

“Ayrıca okuyucularımdan hiçbirinin beni yıkmayı bilip de yapmayı bilmemekle suçlayacağını zannetmiyorum. Eşitlik ilkesini kanıtlayarak toplumsal yapının temellerini attım. Daha fazlasını da yaptım: Siyaset ve yasamaya dair sorunların çözümünde izlenecek yolun örneğini verdim”.

Buna rağmen, eksikliklerin hakikaten söz konusu olduğunu söylemeliyim. Proudhon, evet, müthiş bir eleştiri ile karşımıza çıkıyor; evet, gerçekten olabilecek en açık üslupla dikkatleri çekiyor ve elbette, evet, bunlarda olağanüstü bir haklılığı var; fakat hiçbir zaman işler bu şekilde yürümüyor. Kitaba başlamadan önce, M. Blanqui’nin (iktisatçı) bir mektubunu okuma fırsatı buluyoruz, bu mektup büyük önem taşıyor: Yazardan daha ölçülü, bilime tutunarak yazılagelen bir üçüncü inceleme (iki kez yazıyor, üslubunun ağırlığından ötürü) istiyor. Buradaki üslup özellikle dikkati çekmeli diye düşünüyorum. Bilime tutunmak, bahsettiğim sorunun çözümünü kendisiyle birlikte getiriyor aslında: Zira Proudhon’unki benim için gerçekten önemli bir eserken ve keza böylesine değerli düşünce ve birikimlere sahip bir şekilde yazılmışken yeterli gelemiyor; bilimin verdiği çözümlenebilme sürecinin eksikliğine şahit olmak zorunda kalıyoruz. Yine kendisi bu konuda, iki yüz otuz dokuzuncu sayfada, “Burada görevimin sona ermesi gerekiyor. Fakirin hakkını ortaya koydum, zenginin gaspını meydana çıkardım, adalet talep ettim: Hükmün tatbiki benim işim değil.” diyerek elini eteğini çekse ve mantıklı bir yol izlemiş gibi görünse de, noksanlık uzaklaşmış olmuyor.

Olumsuz bir başka yanı da, bir düşünce insanı olmasına karşın, kadınlara olan yaklaşımının korkunçluğu. Hangi çağda olursa olsun, bu kadar okuyabilmiş ve kendini böyle geliştirebilmiş birinin, “kadının toplum dışına itilmesi” (iki yüz otuz yedi) yani kendi deyimiyle bir eşya niteliğinde kullanılmasının daha elverişli olduğunu söyleyebilmesi, bir düşünüre yakışır nitelikte bir şey değil. Bir olguyu ya da olayı eleştirmek, çoğunluğa yönelik eleştirilerde bulunmak başkadır, “kadını toplumun dışına itme”yi teklif etmek tamamıyla başkadır. Yakıştıramadım.

Olumsuzlukları geçecek olursak, dikkatimi çeken bir başka şey, Fransızcada mülkiyetin sahip olduğu farklı iki anlam. Biri, bir şey üzerindeki mutlak denetim hakkını işaret ederken diğeri, “sahip olunan özellik” (kollara, bacaklara sahip olmak gibi) manasına geliyor. Bizde böyle bir anlam yok. Fakat kendi dilindeki anlamı, bu doğrultuda açıklama yapabilmek için kullanmış Proudhon. Mülkiyet, bir özellik değildir, onu bir özellikmiş gibi edinemezsiniz, kimsenin hakkı yoktur buna, diyor bir kelime oyunu yaparak (sayfa altmış dört). Bu hakikaten önemliydi.

Yine de, her şeye rağmen, çok mühim bir incelemeyle karşı karşıyayız. Bu onu, okunması gereken bir konuma sokuyor. Belki de olumsuz özellikleri için şöyle düşünebiliriz: Düşünmek için yol açıyor, yol gösteriyor; bugüne dek rahatsız olduğumuz fakat dile getiremediğimiz onca şeyi dile getiriyor. Öyleyse okuyalım ve düşünelim, düşünelim ve geliştirelim. Sayfa iki yüz kırk dokuz: “Toplumsallığın ilk şekli, ilk ifadesi olan kamuculuk toplumsal gelişmenin de ilk terimidir. Bu tezdir. Kamuculuğun zıddını ifade eden mülkiyet ise ikinci terim, yani antitez olacaktır. Çözüme ulaşmak için geriye üçüncü terimi, yani sentezi bulmak kalıyor.” Biz de öyle yapalım.

Çok dikkatli okumalar.
Çoğu duygusal kuralımızın çiğnenmesi gerektiğini düşünüyorum.Örneğin “sevdiğim birine asla öfkelenmemeliyim...” Bu kurallar çiğnenmelidir ,çünkü insanlık dışıdır. Ve bunlarla yaşamak imkansızdır!
%57 (84/148)
·6/10
Araştırma-inceleme türünde okuduğum ikinci kitap. İlkini gayet ilgiyle severek okumuştum ancak bu kitapla yıldızım uyuşmadı. 80 küsür sayfa okudum ama devamını getiremedim. Konusu aslında insanı çekebilecek türden ancak ben bi türlü içine giremedim. Belki bir başkasının ilgisini çekebilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Devrim Çetinkasap

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 407 okur okudu.
  • 53 okur okuyor.
  • 577 okur okuyacak.
  • 23 okur yarım bıraktı.