Erdal Çakıcıoğlu

Erdal Çakıcıoğlu

YazarDerleyenÇevirmenEditör
8.3/10
355 Kişi
·
456
Okunma
·
3
Beğeni
·
1.343
Gösterim
Adı:
Erdal Çakıcıoğlu
Unvan:
Emekli Öğretmen, Yazar
Doğum:
Erzurum, 1952
8 Şubat 1952’de Erzurum’da doğdu. Memur bir babanın çocuğu olduğundan ilk ve ortaöğrenimini Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çeşitli okullarda okuyarak tamamladı. Yüksek öğrenimini Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nde tamamladıktan sonra Mayıs 1978’de Göle Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. 31 Aralık 1991’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi AÖF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. 1979 Kasımında İstanbul’a Çağlayan Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. Otuz yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Haziran 2007de Ahmet Buhan Lisesi’nden emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır. Edebiyatla ilişkisi daha ilkokul sıralarındayken okulun duvar gazetesine yazdığı minik öykülerle başladı. Bu süreç lise öğrenimi sırasında katıldığı bir öykü yarışmasında aldığı birincilikle taçlandı. Önce yerel gazetelerde başlayan öykü ve şiir serüveni yükseköğrenimi sırasında Öykü dergisiyle başlayıp diğer ulusal dergilere taşınarak sürdü. Öğretmenliğinin yanı sıra çizgi roman ressamlığı yaptı; çizgi film çalışmalarına katıldı. Bu arada katıldığı çeşitli öykü ve şiir yarışmalarında birincilik ödülleri aldı.
Yaptığı zalimlikler nedeniyle ona çok kızıyordu ama ondan korkarak köleliği kabul edip boyun eğenlere daha çok kızıyordu.
120 syf.
·4 günde·Puan vermedi
NOT : Bu kitap , itiraf sayfalarına sürekli gördüğü insanı beğendiğini yazanlar için uygun değildir.

NOT : Kitabın başındaki Ayşe kadın karakterinin konuşmaları sinirinizi bozabilir lütfen sabredip kitaba devam edin , sabrınızın karşılığını alacaksınız :)

Öncelikle kitabın başından sonuna kadar farklı aşk hikayeleri var ve bu farklılık kitabın işleyişini bozmuyor aksine çok güzel bağlantı kurmuş yazarımız. Kullanılan dil , o dönemki hava , karakterler harika anlatılmış. Benzemetler de başarılıydı. Günümüzde itiraf sayfalarına saçma sapan yazanlar var , şu kıvırcık kızı büfede gördüm , mavi gözlü tatlı çocuk çok güzel yürüyordu vs. Öncelikle Allah bu siteyi onlardan korusun... Talat ve Fitnat işte bu şekilde bakışarak aşık oldu birbirlerine. Tatlı heyecanları ve sabırlı bekleyişleri vardı. En sonunda Talat bey farklı bir yolla Fitnat hanımla görüşmeye başladı. Ve bir şekilde ilerledi olaylar. Bir yandan spoi vermemeye çalışıyorum :)) çok güzel kitaptı. Olayların yönü bir anda değişiyor ve farklı güzellik katıyor. Beklenildiği gibi bir son olmuyor onu da söyleyeyim.


Takdir ettiğim son şey ise ; yazarımız kitabın sonunda yan karakterleri de unutmamış onların da durumlarından bahsetmiş her boşluğu doldurmuş bir güzel. Bu güzel eseri lütfen okuyun pişman olmazsınız :) keyifli okumalar dilerim
120 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
Günümüz aşk ilişkilerinden çok çok uzak olan saf, temiz ve gerçek bir aşk romanı. Talat'la fitnat'ın aşkı verilirken, aslında roman bizlere görmeden evliliğin doğurduğu sorunları da ders niteliğinde vermektedir..Beni etkileyen çok nadir kitaplardan biri oldu..Olay örgüsü gerçekten muhteşemdi. Çok fazla söze gerek yok, okunulması ve okutulması gereken bir eser diye düşünüyorum..Kitabın ismine takılıp, içeriğinin anlaşılmaz olduğunu düşünmeyin. Gayet akıcı ve sade bir üsluba sahip..Bir günde keyifle okunulacak bir eser..
Şimdiden okuyacaklara, keyifli okumalar dilerim..
120 syf.
·Puan vermedi
Merhaba arkadaşlar sayfamı takip edenler bilir ben yeni yeni klasik okumaya başlamış birisiyim. Ve kendimi klasik okumak için zorlayıp klasik okuma gruplarına giriyorum. Böylece mecburen bazen istemesem de klasik okuyorum. Bazı klasikleri gerçekten çok beğeniyorum kimini ise aman Allah'ım deyip bitirmek için çok çaba sarf ediyorum. Bu kitap o aman Allah'ım dediklerimden değil ama ben yine de kitabın sonunun daha iyi olmasını isterdim. İyiden kastım benim istediğim gibi olmasını yani
Kitaptan bahsedersem, kitap Türk Edebiyatının ilk romanı kabul ediliyormuş bunu da öğrendim. Kaç yaşında olduğum ve bunu bilmemem kötü ama bilmemektense geç de olsa öğrenmiş olmam benim için büyük bir şey efendimmmm
Kitapta, Talat ve Fitnat'ın aşkı anlatıyor.
Talat, annesi tarafından büyütülen yetimimiz. İşine gidip gelirken Hacı Mustafa'nın üvey kızı Fitnat'a abayı yakar
Fitnat ise, annesi öldükten sonra üvey babası ile yaşayan içine kapanık , baskıcı üvey babasının esiri gibi evde yaşar. Üvey babası Fitnat'ı hiç dışarı çıkarmaz. Fitnat'ta uzaktan gördüğü Talat'a gönlünü kaptırır ve iki aşık içinde aşklarını yaşamaya başlarlar. Talat'ın Fitnat'la konuşmak için çevirdiği dümen çok hoşuma gitti.
Hacı Mustafa Bey üvey kızı Fitnat'ı zengin ve yaşlı olan Ali Bey ile evlendirmeye karar verir ve evlendirirde. Bundan sonra hikaye hüzün doluydu arkadaslar. Keşke böyle olmasaydı diyorum ama yapacak bir şey yok. Okumuş olmaktan mutluyum. Klasik severlere mutlaka tavsiye ediyorum.
159 syf.
·13 günde
"Eserde Dostoyevski’nin derin ruh betimlemelerini, içsel çatışmalarını çok gerçek biçimde hissedebilmekteyiz. Gerçekçilik akımından etkilenen yazar bunu çok iyi biçimde eserinde işlemiştir. Eserde isimsiz bir kahraman yaratan yazar aslında kendi söylemek istediklerini bu kahraman aracılığıyla okura iletmiştir. Hiçbir yazar imkanı yok ki hayatından bağımsız bir eser yaratabilsin. Yazarın yaşamı, çektiği acılar, tecrübeler kaleminin sağlamlığıyla birleşir . Her insanın bu eserde kendisini bulacağı aşikârdır. Okunması gereken benzersiz Dostoyevski klasiğidir..."
Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar...
120 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Acıklı bir aşk hikâyesini anlatan bu eser Osmanlıca harflerle basılmış ilk Türkçe roman örneğidir.
"Talat ve Fitnat'ın Aşkları" anlamında bir ad taşıyan bu roman,türk edebiyatının ilk  yerli romanıdır. Asıl önemi bundan kaynaklanmaktadır.
Acemice yazılmış, teknik yönden birçok zayıf yönü bulunan bu roman, romantizm'in bir ürünü sayılabilir.
Eser toplumun önemli sorunlarından biri olan görücü usulü ile evliliğin sakıncalarını konu edinmektedir.
Romanın dili dönemine göre oldukça sade sayılır.Romantizmin etkisi ile yazılmış bu roman konusu itibari ile özgün olmakla birlikte Kerem ile Aslı gibi facia ile biten bir aşk öyküsünü işlemesi yönü ile aşk konulu halk hikâyelerimizi de andırmış, kitabın adı da iki kahramanının adını taşımıştır.  Türk halkının aşina olduğu ve sevdiği bir konuya sahiptir.
159 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Usta yazar Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ adlı eserini incelemeden önce, onun yaşamına değinmek elzemdir. Çünkü, Yeraltından Notlar’da Dostoyevski, yaşamış olduğu hayatın kendisinde bıraktığı tesirleri sonuna kadar ve hatta tabir yerindeyse çığlık çığlığa aktarmaktadı Dostoyevski’nin hayatına baktığımızda da sanki onun romanlarını okuyor gibi oluruz. Çünkü gerçekten çilelerle, duygusal çöküntülerle, namlunun ucuna gelmiş bir çift gözle, baskıyla, cezalarla karşılaşmaktayız. Bu yüzden burada tüm hayatını ele alamayacağım yazarın sadece inceleyeceğimiz eserde yansımasını gördüğümüz hayat kesitlerinden söz edecek ve tercihen bazı yerlerde hayatı ile eseri arasında mukayeseli bir çalışma yürüteceğiz.

Dostoyevski, romancılığa ‘İnsancıklar’ adlı eseri ile 1846 yılında giriş yapmıştır. Bu roman edebî çevreler tarafından çok beğenilmiş ve onun hakkında ‘nur topu gibi bir Gogol dünyaya geldi’ tabiri kullanılmaya başlanmıştır. Dönemin ünlü eleştiricisi ve yılmaz bir ‘toplumcu-milliyetçilik’ savunucusu olan Belinski de Dostoyevski’ye bu romanı hakkında övgüler düzerek onu kendi bulunduğu çevrelere tanıtmıştır. Yazar, ilk romanı ile bu şekilde bir üne ve saygınlığa kavuştuğunda doğal olarak müthiş bir özgüven duymaya baş Mühendislik Okulu’na başlayıp mezun olduğu ve bir yıl orduda görev alıp ayrıldığı süre boyunca tek hayali yazarlık olan ‘Ateş Fedya’nın(Dostoyevski’nin arkadaşları tarafından kendisine verilen lakap) belki de hayalini kurduğu geleceğe kavuşmasına az bir zaman kalmıştır. Bu özgüvenle tekrar yazmaya koyulur. İlk eseri ile aynı yıl ‘Öteki’ adlı romanı yayımlanır. Eserinde işlediği ‘benliğin parçalanışı’ teması büyük oranda ‘toplumcu’ olmayışı sebebi ile eleştirilmiştir ve bu eleştirilerden çoğu -ilk eserinden sonra ‘yeni Gogol’ diye anılmasına ve sonradan Dostoyevski’nin de ‘hepimimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık’ demesine rağmen- Gogol esintileri taşıdığı yönünde olmuştur. Onu edebî çevrelere tanıtan ve överek söz eden Belinski de ne yazık ki aynı eleştiriciler kervanına dahil olmaktaydı. Öteki adlı romanından sonra yazdığı “Mr. Prokharçin” ve “Netochka Nezvanova “ adlı eserleri de bu eleştirilere mani olamamışlardır. Artık edebiyat sohbetlerinde Dostoyevski’nin adı alay konusu edilmeye başlanmıştı. Bu dışlanma sebebiyle yazar, çok geçmeden ‘yeraltı’na çekilmek zorunda kaldı.

Yeraltı ve burada bulunan sanatçılar iki fikir akımı etrafında toplanmaktaydı. Bunlar Batıcılık ve Slavcılık’tı. Batıcılar, baskıya ve rejime karşı özgürlükten yanaydılar. Slavcılar ise rejime karşı olmamakla birlikte yönetimi eleştiriyor ve I. Petro’dan önceki Slav ruhunu tekrar diriltmek istiyorlardı. Her iki fikir akımı da Çar I.Nikolay’ın canını sıkmakla birlikte, daha çok Batıcıları bir tehdit unsuru olarak görmekteydi. ‘Yerüstü’ndeki edebî çevrelerden dışlanan Dostoyevski ise, ezelden beri kölelik rejimine karşıydı ve bireycilikten yanaydı. Bunu da Yeraltından Notlar adlı eserinde şöyle dile getiriyor: “Bence bütün o mükemmel sistemler, insanlığa gerçek, normal çıkarların neler olduğunun açıklanması, bunların sağlanmasıyla herkesin hemen iyileşip asilleşeceği düşüncesi şimdilik sadece bir varsayımdır. Evet efendim, varsayım! Doğrusu, şahsi çıkarlara dayanan bir sistemle insanlığın ıslah olacağını iddia etmek bence…”(s.25) Bu sebeple kendisini hemen Batıcıların içerisinde bulmuş ve sonradan ‘Petraşevski Grubu’ olarak adlandırılacak olan entelektüeller ile kaynaşmaya başlamıştı. Lakin bu çevreler her ne kadar kendilerini yeraltında sansalar da, söylemleri ve hareketleri en çok yerüstünü etkiliyordu. Bu yüzden I. Nikolay, bu grubun bir an önce yakalanıp yargılanması emrini vermiş Böylelikle Petraşevski Grubu’nun tüm üyeleri 1849 yılında yakalanmışlar ve masumiyetlerinin ispatlanmasına rağmen idama mahkum edilmişlerdi. Muhalifler, idam mangasının karşısında kurşuna dizilmek için beklerken I.Nikolay, cezaların sürgüne çevrilmesini buyurmuştu. İdamın bu şekilde sürgüne çevrilmesi, kimilerine göre I.Nikolay’ın muhalifleri korkutmak için planladığı bir oyun, kimilerine göre ise bir anlık merhametinin sonucuydu. İşte, insan hayatının birilerinin dilinin ucunda olduğunu gören ve bu ‘birileri’ne öfke ile dolan Dostoyevski; belki de bu konuyu, Yeraltından Notlar adlı eserinde bulunan bilardo salonundaki Subay üzerinden, bütün hiyerarşik liderlere ve egolara karşı yaptığı eleştiri ile dile getiriyordu.

Dostoyevski sürgünde de kötü günler geçirmekteydi. Bunları da kardeşi Mihail’e yazdığı mektuplarında “mezara gömülmüş bir insan” olarak yaşadığından ve diğer mahkumların kendisine bir ‘böcek’ gibi davranmalarından bahsettiği bölümlerden anlıyoruz. Ayrıca Yeraltından Notlar’da da nasıl bir his duyduğu hakkında; “…şimdi size niçin bir haşere bile olamadığımı anlatmak istiyorum baylar”(s.7) ve “herkesten daha zeki, daha kültürlü ve asil olsam da eloğulları karşısında ezilip büzülmekten, onlardan hakaret göre göre murdar, zararlı bir sinek haline gelmekten dayanılmaz bir azap duyuyor, bunu düşündükçe kahroluyordum.” (s.56) Bu kendisini böcek gibi hissetme ve yabancılaşma temaları ile Dostoyevski; Kafka ve Camus’u etkilemiştir.

Sürgün ve askerlik cezasından 1858 yılında kurtuldu ve Petersburg’a döndü. Bu sıralarda dünyayı da gezip görme fırsatını buldu. Yeraltından Notlar’ı da bu tarihlerde yazmaya koyulduğu düşünülmektedir. İşte! Velud bir yazarın ‘kesin’ olarak ortaya çıkışı: YERALTINDAN NOTLAR!

***

Bu kitaba edebî anlamda tam bir roman demek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Aslen bu esere, geçmişinde derin izler bırakmış olaylara ve kendi iç dünyasına bakmasıyla, bunu hatırlamasıyla bir ‘hatırat’; yaptığı hataları sanki bir papazın karşısında anlatıyormuşçasına aktarışıyla ve kendi deyişiyle de “…günahlarının kefaretini” ödemesi, yani bir tür ‘günah çıkarma’; okuyucusu ile samimi bir üslupla konuşmasıyla bir ‘sohbet’; içerisinde yer alan hem bireysel hem toplumsal konularda yapmış olduğu eleştiriler ile bir ‘eleştiri’ ve içinde geçen bazı olayların gerçek olduklarını düşündüğümüzde de bir ‘otobiyografi’ şeklinde tertip edilmiş, yoğunlaştırılmış bir roman gözüyle bakmamız gerekmektedir. Bu eserin bir başka özelliği –ya da bu özellikleri nedeniyle var olan özelliği diyebiliriz ki-, bundan sonra yazacağı üst düzey romanlar Dostoyevski’yi büyük bir ‘romancı’ yaparken; Yeraltından Notlar ise onu büyük bir ‘aydın’ yapmaktadır.

Yeraltından Notlar, iki bölümden meydana gelmektedir. Kitabın bölümleri ve bu kitabı neden yazdığı konusunda Dostoyevski: “Gerek ‘Notlar’ yazarının, gerek ‘Notlar’ın tamamen hayal mahsulü olduğu şüphesizdir. Bununla beraber, çevremizdeki insanlar üzerinde biraz düşünülürse, bu notların yazarı gibi şahısların aramızda bulunmasının yalnız mümkün değil, muhakkak olduğu anlaşılır. Ben sadece pek yakın bir zamanın sıradan bir tipini daha açık olarak kamu huzuruna çıkarmak istedim. Bu, henüz hayatta olan kuşağın tiplerinden biridir. ‘Yeraltı’ adlı verilen bölümde bu şahıs kendisini, fikirlerini tanıtırken, neden muhitimizde yer aldığını ve bunun neden kaçınılmaz olduğunu açıklamak ister gibidir. İkinci bölümdeyse, bu şahsın hayatına ait bazı olayları anlatan gerçek ‘Notlar’ yer almaktadır”(s.2) demektedir. Burada her ne kadar kitabın hayal mahsulü olduğundan bahsetse de, eserin ilerleyen bölümlerinde yazar yine, kitabı neden ve nasıl yazdığı hakkında ve gerçeklere dayandığı konusunda bizlere ipucu verir: “İnsan kendi kendine karşı tamamıyla samimi olabilir mi? Sırası geldiği için söyleyeyim; Heine inandırıcı bir otobiyografi yazmanın hemen hemen imkansız olduğu, insanın kendisi hakkında mutlaka birtakım yalanlar uyduracağı iddiasındadır. Ona göre örneğin Rousseau, itiraflarında mutlaka yalanlar uydurmuş, hatta gururu yüzünden bunu bile bile yapmıştır. Heine’nin haklı olduğuna ben de inanıyorum; gerçekten, insanın bazen sırf gurur yüzünden kendi kendini cinayete varıncaya kadar çeşitli yalanlara bulaştırabileceğini biliyor, bunun ne çeşit bir gurur olduğunu da gayet iyi anlıyorum. Fakat Heine, itirafını topluma sunan biri hakkında yargı veriyordu. Halbuki ben yalnız kendim için yazıyorum; okuyuculara hitap edişim bunun daha kolay bulduğum bir yazış şekli olmasından ileri geliyor”(s.43)

Yeraltından Notlar bir toplumsal eleştiridir, demiştim. Kitabın içerisinde açıkça fark edilen eleştirilerden bazılarına değinmek gerekirse kanımca bunlardan en dikkat çekeni 19. yüzyıl aydınlarına, bazı yerlerde sert bazı yerlerde ise nükteli bir şekilde yaptığı eleştiriler gelir. Çünkü, 19. yüzyıl aydını –özellikle Rusya, Osmanlı, Avusturya-Macaristan bölgelerindeki, batıya öykünen aydınlar- bir bunalımın içerisinde kaybolmuştur. Rönesans ve Reform hareketlerini kendi toplumunun yaşayamayışına hayıflanan, topluma belki de bu sebeple kırgın, çaresiz, kendisini dünyaya hapsedilmiş gibi hisseden ve Avrupa’yı gördüğü için kendisini de o kertede görerek sürekli topluma üstten bakan bir tipten söz ediyoruz. Dostoyevski de kendi çağdaşı olan bu tip aydınlara eserinde değinerek; “Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık. İnsana gündelik hayatını sürdürmesi için gereken anlayışın yarısı, hatta dörtte biri dahi, yeryüzünün en soyut, en inatçı şehri olan Petersburg’da oturmak gibi katmerli bir felakete uğramış, talihsiz on dokuzuncu yüzyıl aydınımıza yeterdi.” ve birkaç satır sonrasında biraz da ironi katarak burjuvalara “Şu halde insan, örneğin içi dışı bir, işadamı denilen kimselerin sahip olduğu anlayışla yetinmelidir.”(s.7) der. Elbette sadece bu kadarla kalmaz ve ağlamaklı, gelmeyeceğini bile bile çevresinden yardım dilenerek kendisini acındırmaya çalışan rezil bir adama benzetir onları. “Baylar, rica ederim, diş ağrısı çeken şu on dokuzuncu yüzyıl aydınının iniltilerine, hastalığının ikinci, üçüncü gününde artık inlemesi, ilk günkü gibi, yalnız diş ağrısından gelen, kaba bir köylünün iniltileri olmaktan çıkıp, şimdikilerin söyleyişiyle ‘topraktan ve halk kökünden’ sıyrılıp medeniyetten, Avrupa kültüründen nasibini almış bir insanın inlemesine dönmüşken bir kulak verin. İnlemesi gitgide çirkinleşir, pis bir hırçınlığa dönerek günlerce, gecelerce devam eder. Bunun bir fayda sağlamadığını, dırlanmalarıyla kendisi kadar başkalarını da boşu boşuna rahatsız ettiğini herkesten iyi bilir; önünde yırtınıp durduğu dinleyicilerin, yani ailesinin ona zerre kadar inanmadığından, bıkkınlık içinde, bu adamın yapmacıklı, şımarık halini bırakarak ıstırabını daha sade, daha tabii bir şekilde ifade edebileceğini düşündüklerinden de haberi vardır. İşte zevk de tüm bunları ve kepazeliğini anlamasındandır.”(s.17) Yazar, büyük ihtimalle bu tür kişilere ‘ihtilâlci’ olarak tutuklanmadan önce bulunduğu ve ‘yeraltı’ dediğimiz, fikir çatışmalarının sürdüğü çevrelerde rast gelmişti.

Dostoyevski, ayrıca ‘medeniyeti’ idrak edememiş olan insanlara da eleştiri oklarını yöneltmekteydi. Ona göre insanların, kendi deyimiyle ‘basiretli toplum’ düzeyine ulaştıklarında dahi, yani medenî seviyeye yükseldiklerinde de bunu anlayamadıkları için şu anki durumdan daha kötü bir duruma sürüklenmekten başka çareleri yoktu. “İnsan ahmak bir yaratıktır, son derece ahmak! Daha doğrusu ahmak değil de nankördür; eşine rastlanmayacak derecede nankördür. Mesela geleceğin basiretli toplumu arasında yaşayıp giderken, adi ya da daha doğru bir değişle, yüzünden gericilik ve alaycılık akan bir gentleman, durup dururken ortaya çıkıp elini beline dayayarak hepimize, ‘Ne dersiniz baylar, şu usluluğa bir tekme savurup logaritmacıları cehennemin dibine yollasak da, gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak, nasıl olur?’ diye bağırsa hiç şaşmam. Yine de bu bir şey değil, işin kötüsü hemen izleyici bulmasıdır: İnsanın yaradılışı böyle.”(s.27) Ayrıca medenî olmuş bir insan da Dostoyevski’nin gözünde pek iç açıcı değildi. Öncelikle vahşiliğini, ‘kan dökücü’lüğünü üzerinden atması lazımdı. “İnsan medeniyete kavuşmakla eskisinden daha fazla kan dökücü olmamışsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç bir kan dökücü olduğu kesindir. İnsan, eskiden hak uğruna kan döker, bunun için önüne geleni gönül rahatlığıyla temizlerdi; zamanımızdaysa, kan dökmeyi iğrenç saydığımız halde bu iğrençlikten kendimizi alamıyoruz, hem de eskisinden daha çok. Hangisinin daha kötü olduğuna kendiniz karar verin.”(s.26)

Ayrıca son olarak, romanda beni en çok etkileyen, yine bir isyan ve eleştiriyi içerisinde barındıran bir bölüme değinmek istiyorum. Her birimizin önlerinde taş duvarlar, aşılmaz engeller, mahalle baskısı bulunur ve türlü nedenlerle hayallerimize, ideallerimize ket vurulmaya çalışılır. Bu, bazen bilinçli bir şekilde düşmanlarımız, bazen de bilinçsiz bir şekilde tüm çevremiz tarafından yapılır. İşte Dostoyevski, eserinde bu kalıplaşmış ve örümcek ağıyla kaplanmış beyinlere, sistemlere de değinmektedir. “İmkansızlık bir taş duvar mıdır yani? Nasıl bir taş duvar? Elbette tabiat kanunlarından, tabiat bilgilerinden çıkarılan sonuçların, matematiğin taş duvarı. Biri çıkıp da atalarımızın maymun olduğunu ispat ederse, ister istemez kabul etmek zorundasın. Gövdendeki tek bir yağ damlasının senin için yüz binlerce hemcinsininkinden daha değerli olması gerektiği, erdemlerin, ödevlerin, inançların ve öbür safsataların hep bu sonuca göre çözümleneceği ispat edilirse, yine olduğu gibi kabulleneceksin; itiraz edemezsin, çünkü bunlarda matematiğin iki kere iki dört kesinliği vardır. Biraz itiraz etmeyi deneyin isterseniz. ‘Aman efendim, nasıl itiraz edersiniz, bu iki kere ikinin dört ettiği gibi açıktır.’ diye çıkışırlar size, ‘Doğa size danışmaz; beğenmediğiniz, şahsi istekleriniz ona vız gelir. Tabiatı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar, duvardır vs. vs.’ Hey Tanrım, ya herhangi bir sebeple bu kanunlardan ve iki kere ikinin dört etmesinden hoşlanmıyorsam, tabiat kanunlarından, iki kere ikinin dört etmesinden bana ne?”(s.14) dedikten sonra da ilerleyen bölümlerde buna çok güzel bir açıklama yapar:
“övülmeye değer olan, iki kere ikinin beş etmesidir!”
120 syf.
·10 günde·Puan vermedi
Okurken farkettim ki ben bu kitabı lisede günümüz Türkçesi ile okumuşum, annem bana kendi okulunun kütüphanesinden getirmişti hatta, ama sonunu unutmuşum o yüzden hiç sıkılmadan tekrar okudum:)

İlk defa orijinal metin ile bir kitap okudum gerçekten bambaşka bir tecrübeymiş mutlaka tatmalısınız.

Kitap 1873 yılında tefrikalar halinde yayımlanmış ve 1875de roman olarak bir araya getirilmiş. Tarihteki ilk Türkçe roman olarak kabul ediliyor ve 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı'nın getirdiği batılı tarzda yeniliklerden çok fazla etki içeriyor. (1851deki Ermeni harfleri ile yazılan Akabi hikayesi bundan öncedir ama Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat Osmanlıcadır ve literatürde halen ilk olarak geçer.)

Görücü usulü ile evlilik, kadınların günlük hayatta çektiği zorluklar, kadın erkek eşitsizliği, kadınların eğitimsizliği ve en çok da kadınların tüm bunlara boyun eğmişliği hakkında bu kadar açıkça ve dönemine rağmen cesurca eleştiri yapabilmesi benim çok hoşuma gitti.

Hikayede bir miktar abartılmış tesadüfler ve masalsı olaylar bulacaksınız. Bazı yorumlarda bununla ilgili sert eleştiriler gördüm ama beni rahatsız etmedi. Bence gerekli ve tat veren nüanslardı.

İncelemede son hakkında bilgi vermeyi hiç sevmiyorum ama sonu öyle mi bağlanmalıydı diye sormakla birlikte aksi olsa hikaye yavan kalırdı diye de düşünmeden edemiyorum.

Bu kez orijinal metinden okuduğumdan mıdır, ilkini lisede ikinciyi daha aklı başında bir yaşta okuduğumdan mıdır bilmiyorum ama kesinlikle bir daha unutmam.

Tarihimizdeki gelişmelerin kültürümüze etkisini görmek ve erken dönem Türk Edebiyatı ile tanışmak isteyen herkese bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum okuyun okutun:)
140 syf.
·10 günde·Beğendi·8/10 puan
#yeraltındannotlar
#dosteyevski
***Yine buhranlar içerisinde bir Dostoyevski bitirmiş bulunmaktayım. Açıp camı bağırasım geldi, o derece bende isyan ettim insanlara.
** Okunması ağır, yazarların ciddi ruhsal sorunlarının dile gelmiş hali oluyor.
** Kitap iki bölüm gibi, başlıklar halinde ayrılmamış ama anlatımdan farkına varıyorsunuz.
İlk bölüm iç düşünce halinde geçiyor, ikinci bölüm hikâye olarak.
***Anlatımı çok akıcı değil.
***Beyin yakan kitaplardan. Anlatılamaz, okunur.

>>>Kitaptan bazı alıntılar;

>>Doğa, nasıl işleyeceği konusunda size danışamaz ki. Sizin beğendiğiniz, beğenmediğiniz şeyler, kişisel istekleriniz, ona vız gelir. Doğayı olduğu gibi, tüm sonuçlarıyla birlikte kabullenmek zorundasınız. Duvar duvardır, taş taştır.

İnsan her zaman ve her yerde çıkar ve aklın buyurduğu gibi değil, canının istediği gibi davranmayı sever, bunu ister.

>>İnsanlara gerekli olan tek şey, ne pahasına olursa olsun, sonunun nereye varacağını bilmeden, özgür bir arzudur.

>>Çıkarlarımızı bazen yanlış algıladığımız için, isteklerimizin çoğu yanlış bir yönde ilerlemektedir. Bunun için, gözümüze kestirdiğimiz bir çıkar için en basit yolu seçeceğiz diye akılsızlıpımızdan, birçok kez bir sürü saçmalığa saplanıyoruz.

>>İnsan, amaca ulaşmak için çalışmayı sever ama amaca ulaşmayı istemez ;bu da kuşkusuz çok gülünç bir durumdur. Öyleyse, insanın daha doğuştan gülünç bir yaratık olduğunu söyleyebiliriz.

>>İnsanın zamanı geldiğinde acıyı, tutkuya varan derecede sevdiği de bir gerçektir.

>>~~Cesareti olan ve ruh durumuna güvenen okusun...
150 syf.
Kitap iki bölümden olusuyo, biri yazarın tabiriyle yeraltindan notlar ve bu notlar kişinin iç dünyasında ve daha çok insani anlamlandırma üzerinde durulmuş. Ikinci bölüm ise kişinin gerçek olaylar karşısında yaşadıkları ele alınmış
Kitap gerçekten okunmaya değer. Çünkü kitaptan insani anlamdurmaya yönelik değerlendirmelerden faydalanabilir ve keyif alabiliyor okuyan
159 syf.
·Puan vermedi
“Umutsuzluk en yakıcı zevktir, özelliklede içinde bulunduğun durumun çaresizliğini kavramışsan “
ve bu gerçekten kaçamazsın .
İçinde çözüme aç
binlerce paradoks ile bulursun kendini , cevaplar ararsın ama bulduğun cevaplar sadece olmasını istediğindir. Hangi karara varsan pişman olmak hissini yaşarcasına ...
Sonra, yorulursun kabul edersin bir ateş olursun cevizin içinde ve nefretinle yakmak istersin bütün kokuşmuş ve vebali düşünceleri olan dünyayı ama yanan sadece cevizin iç duvarına çarpan, benliğin tiz yakarışları olur.
İnsanı; gerçek yakar, yalan söndürür .
Ama bir kere yanmışsa insan ;bütün güzel yalanlar tarazlasa bile ruhunu ,içindeki su götürmez gerçeği söndüremez.
Mutlu olmak veya yaşamak icin bir sebebin yoksa nedenleri sorgulamak; mülahaza edecek, yargıya varacak hele de hicvedecek kadar bir saplantıya sahip olursun .

Herkesin bazı kısımlarda içinde ortak acıdan muzdarip olduğunu hissettiği bir kitap .
Tekrar tekrar okunduğunda daha farklı hislerle karşılaşılacak bir eser .
Okurken anti kahramanın, iç düşüncelerinin hercümerç bir şekilde ortaya saçıldığını göreceksiniz . Zihinde topladıkça ve alıştıkça girdap gibi çeker sizi...

Kitap iki bölümden oluşuyor.

İlk bölümde; insanın derin çelişkilerinin , ahmaklık ve nankörlük boyutundaki tahlilini yapmış bize anti kahramanımız .
Bu bölümde verdiği psikolojik irdelemelerle okuyucuyla konuşur gibi subjektif ve diyalektik çerçevede,
Aklımızın gölge etmeye çalıştığı tutarsız gerçeklere ışık tutmuş.
Anti kahramanımız kendi içindeki iç çatışmayı bazen değersiz bir ucube bazen ise üstün vakurlu bir edayla okuyucuya tüm tatsızlığı ile sunuyor.İnsanoğlunun inandığı değer, inanç ve kendine şiar ettiği bütün kuralları sırf arzu ettiği için yıkabilecek derecede nankör ve aptal ettiğini her defasında belirtiyor . Basit ve sıradan olmamak icin ,onun tabiri ile “bir piyano tuşu olmadığını” ispatlarcasına alçalmayı göze alacak hakir mahluktur insan. Lafları iğneleyici bir latife gibi geliyor insana ...

İkinci kısımda ise

birinci kısımda tahayyül ettiği felsefe ile yaşamaya çalışan bir insan ile karşılaşıyoruz .
Bu kişi anlaşılmamanın verdiği hisle iç dönüş yapan , evhamlı, tutarsız bir kişilik .
Kokuşmuş düzeni, fark edip duygusuz asalet ve soylu düşüncelerden kendini sıyırıp yanlızlığa bırakan bu kişi gerçek duygularının anlaşılamadığından ,
görülmediğinden ötürü insanlara karşı derin ve keskin bir nefret besliyor . Acılarını hassas kalbi ile absorbe edip parçalıyor ve kendi hayal dünyasında bu parçalar izzetinefsi ötekileştirmek ( şahsi içe çekilme )
İle yalnızlığını daha da perçinlemeye başlıyor . Sosyal ilişkiden her geçen gün bağı kopan kişi bir süre sonra aklında yarattığı hayal dünyasına yöneliyor. Burası onun icin özgürlüğün sahte halüsinasyonudur ve minimal bir ihtiyacını karşılayacak mutluluk gibi görür.
İnsan içe döndükçe dış ona Heyula olarak gözükür . Verilecek tepkiler iç dünyadakinden farklıdır . Hayal dünyasında hep kahraman sensin çünkü sorunları bile kendi elinle yaratırsın ki senin müdehalen ile kurtuluşun yegane kahramanı olan seni hayal etmek seni mutlu eder . Gerçek dünyada ise böyle bir duruma alışkın olmayan kişi
Çıkacak sorunları hesap edemez ve gururlu iç dünyası onu bastırır .İnsan bastırdıkça esir düşer gerçeğe ve onun icin kaçması gereken bir kara buluta dönüşür gerçekler . Ama bu kara bulut bi gün tüm azametiyle o miskin ruhun topraklarına ağır ağır yağacak ve kaçacak bir ücra olmadan teslim olacak benliği ,
Acıyla bütünleşecek ve acıyla bütünleşen kişi artık onunla yaşamaya alışacak. Ama Ruhu yine yer altinda kalacak . Demir atmak ve icindeki bu acı yükünü boşaltmak icin hep bir liman arayacak , hiç arıyor gibi görünmese de ...

Ah bu yalnızlığın gömük kapıların altinda kalan yer altindan notlar.
Ah çaresizliğin en soğuk örtüsünün
Altinda kalan yer altindan notlar

İyi okumalar

Yazarın biyografisi

Adı:
Erdal Çakıcıoğlu
Unvan:
Emekli Öğretmen, Yazar
Doğum:
Erzurum, 1952
8 Şubat 1952’de Erzurum’da doğdu. Memur bir babanın çocuğu olduğundan ilk ve ortaöğrenimini Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çeşitli okullarda okuyarak tamamladı. Yüksek öğrenimini Erzurum Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nde tamamladıktan sonra Mayıs 1978’de Göle Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. 31 Aralık 1991’de Eskişehir Anadolu Üniversitesi AÖF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. 1979 Kasımında İstanbul’a Çağlayan Lisesi edebiyat öğretmenliğine atandı. Otuz yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Haziran 2007de Ahmet Buhan Lisesi’nden emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır. Edebiyatla ilişkisi daha ilkokul sıralarındayken okulun duvar gazetesine yazdığı minik öykülerle başladı. Bu süreç lise öğrenimi sırasında katıldığı bir öykü yarışmasında aldığı birincilikle taçlandı. Önce yerel gazetelerde başlayan öykü ve şiir serüveni yükseköğrenimi sırasında Öykü dergisiyle başlayıp diğer ulusal dergilere taşınarak sürdü. Öğretmenliğinin yanı sıra çizgi roman ressamlığı yaptı; çizgi film çalışmalarına katıldı. Bu arada katıldığı çeşitli öykü ve şiir yarışmalarında birincilik ödülleri aldı.

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 456 okur okudu.
  • 7 okur okuyor.
  • 144 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları