Necla Aytür

Necla Aytür

YazarÇevirmen
7.2/10
93 Kişi
·
340
Okunma
·
0
Beğeni
·
41
Gösterim
Adı:
Necla Aytür
Unvan:
Türk Yazar, Öğretim Üyesi
Necla Aytür DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı fakültenin Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. Amerikan Edebiyatında Gerçekçilik adlı inceleme ve Bir Başka Amerika adlı kadın öyküleri antolojisi gibi nitelikli çalışmalarıyla iz bıraktı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
165 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Hasan Ali Yücel Klasiklerine devam ederken, adını daha önce duymadığım bir eser: Hortlak Romanı...
Evet, ben yazmadım bunu önsözde yazıyor.

Baya tartışmalar yaratmış bir eser. O zamanlar Freud'un psikanalizi yeni çıkmış tabii herkes psikanaliz üzerine de yoğunlaşınca, kitapta bunun üzerine tartışmalara yol açmış haliyle.

Esinlenen konuya gelirsek şu ( Önsözden alıntı):
" 1895 yılında James'in bir tanıdığından dinlediği olay; İngiltere'de ıssız bir kır evinde yaşayan iki çocuğa, bir süre önce ölen hizmetçilerinin ruhları görünür. Ruhların amacı, çocukları ele geçirmektir."
Ve burada aklıma müthiş üstat Gargamel'in sözleri geldi:" Sizi yakalayacağım, yıllarca uğraşmam gerekirse bile hepinizi ele geçireceğim!" bunun konumuzla alakası yok tabii.

Evet, kitaba gelirsek ; bir öğretmenin dilinden bu hikaye anlatılmaya başlanmış.
Psikanaliz yorum yapanlara hak vermemek elde değil. Çünkü öğretmenin iç dünyası tüm çıplaklığı ile önümüzde...

Ha bu arada kitapta hayalet yok hayaletler var. Ey önsöz! Bilsem ona göre önlem alırdım. Dikkat! Karanlıkta okumayın!

Özür diliyorum fazlaca abarttım. O kadar korkunç değil. Ama yazıldığı döneme bakınız: 1895 civarı... O döneme göre oldukça korkunçtur diye şey yaptım kızmayın.

Neyse gelelim meseleye; öğretmenimiz kendince analizler yapıp duruyor ve doğruluğunu, kesinliğini hissettiriyor bize.

Sonu şaşırtıcı bitti mi? Evet, "Aaa!" dedim. Ama sanılan gibi korku kitabı değil gerilim var, yalnız fazlaca değil. Psikolojik ve gerilimsel bir eser. Farklı bir tabir oldu ama gerçek bu.

Mutlu mu son? Bakınız ,okuyunuz ,görünüz!
Keyifli okumalar:)
271 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Henry James 1843-1916 yılları arasında yaşamış Amerikalı, birçok alanda eserler vermiş bir edebiyatçı ve aynı zamanda edebiyat kuramcısıdır. James’in roman kuramını Avrupa’ya yaptığı geziler derinden etkilemiştir. O yıllarda İngiltere ve Amerika’da roman pek önemsenen bir sanat dalı değildir. James Paris’te Turgenyev, Flaubert, Zola ve Maupassant gibi sanatçılarla tanışmış ve bu sanatçıların sanat görüşlerinden çok etkilenmiştir. James hayatının tamamını edebiyat sanatının gelişimine ve saygınlık kazanmasına adamıştır. Günümüzde halen Anglo-Sakson ülkelerinde roman eleştirileri James’in geliştirdiği kuramlara dayanmaktadır.

James’in en önemli görüşlerinden ikisinden bahsedecek olursak; bunlardan ilki romanda yazar müdahalesinin kesinlikle olmaması gerektiğidir. İkincisi ise yansıtıcı bilinçtir. Yansıtıcı bilinç James’te modern anlamdaki gibi bilinç akışı şeklinde kullanılmamıştır. Yazar eserlerde genel olarak birinci tekil anlatıma yer vererek dış olayların karakter üzerindeki psikolojik etkisini derinlemesine aktarmıştır.

James’in anlatıcıları genelde olaylarda aktif rol oynayan karakterlerdir. Elbetteki birinci tekil anlatım eserlerinde bazı sonuçlarda doğurmuştur. Bunlarda ilki birinci tekil anlatımdaki kişi yan karakter olduğunda anlatımdaki merkez kaymasıdır. İkinci durum ise; anlatıcı baş karakter olaylardan doğrudan etkilenen kişi olduğunda, anlatımının da bu etkiden aldığı paydır. Yürek Burgusu’nda anlatıcı doğa üstü olayları yaşayan mürebbiyedir. The Liar’da yenik bir aşıktır. Bu anlatıcıların anlattığı olaylar anlattıkları şekilde mi olmuştur yoksa anlatıcılar bu şekilde mi algılamışlardır?

James’in güvenilmez anlatıcısının en belirgin olarak ortaya çıktığı eseri ise Yürek Burgusu’dur. Eser üzerine yıllarca eleştirmenler tarafından çok farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Olay birbirlerine korku hikayeleri anlatan bir grup genç etrafında başlar. Bu gençlerden birisi olan Douglas kendisinde en dehşet korku hikayesinin olduğunu, bu hikayenin yaşandığını belirtir. Hikayenin baş karakteri hakkında bilgiler verir. Ayrıca elindeki elyazmasının asıl elyazmasının kopyası olduğunu söyler. Daha sonra gençlerden birisi hikayeyi okumaya başlar.

Eseri birkaç farklı biçimde okumak mümkündür. Bunlardan ilki, James’in kuramları bağlamında teknik okuma yapmaktır. İkincisi ise, bir korku hikayesi olarak okumadır. Birinci tekil anlatıcı ile okurun arasındaki özdeşlik ve James’in derin ruh tahlilleri düşünüldüğünde bu okumadan alınacak haz yüksek olacaktır. Bir diğer okuma ise, esere yapılan yorumlar çerçevesinde olayın izi sürülerek yapılacak okumadır. Burada da her okuyucudan çok farklı değerlendirmeler ve yorumlar gelebilir. Elbette her okumanın kendine göre farklı keyfi vardır.

Ben eseri beğendim. Kullanılan dil –bazı noktalarda muğlak kalmasına- ve çeviri gayet iyiydi. Ayrıca ikinci okuma tavsiyemi tercih etmek isteyen okurlar için, önsözü okumamaları yerinde olacaktır.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
245 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Zorlu bir okumadan selam.

Nobel Edebiyat ve Pulitzer ödüllerine layık görülen William Faulkner`ın şu anda dünyanın başyapıt olarak gördüğü romanları kendi döneminde ses getirmemiş, ta ki “Tapınak”ı yayımlayana kadar. Bu kitabı ile beklediği ilgiyi yakalayan hatta önceki romanları da yeniden basılan yazar üslubu ve olay örgüsünün karmaşıklığı ile özgün aynı zamanda da zorlu bir kaleme sahip.

Öncelikle tarzından bahsetmek isterim sevgili okur. Her şeyden önce bilmeliyiz ki Faulkner`ın tek kitabını okuyarak onu asla çözümlemiş olamayız fakat üslubu hakkında bir çok fikre sahip olabiliriz; ilki karmaşa! Evet yazarın kronolojik sırayı takip etmeyip farklı zaman dilimlerine gitgeller yaparken bunu okuyucuya belirtmemesi bazen anlamsız cümleler okuyormuş gibi bir hisse kaptırıyor okuru. Bölüm başlarında tarih ya da herhangi tek bir kelime ile dahi geçmişe döndüğünün belirtisi yok. Olayların gidişatına göre uyanık olan okur kimi zaman anlar kimi zaman da maalesef kaçırır ipin ucunu. Anlatıcı tek olmasına karşın kitap boyunca farklı karakterler açısından olayları anlattığı için de okurun kafası karışıyor ve itiraf ediyorum bazı bölümlerde bakış açısı farklılığından olayları çözümleyemedim. Zorlu okuma olmasına sebebiyet veren tüm bu ayrıntılara rağmen garip bir lezzet bırakıyor sizde kitap. Tam burada konusuna geçmek istiyorum.

ABD`de içki yasağının olduğu bir dönemde ülkenin güneyinde geçer olaylar. Hatta Faulkner`ın “güneyi karaladığı” gerekçesiyle bazı şehirlerde kitabı toplatılmış. Kaçak içki imalathanesinde (Faulkner burada dönemin içki yasağında yaşanan durumlara gönderme yapmış) yaşanan olaylar ile neredeyse bir polisiye romanın kurgusuyla karşılaşıyoruz. Tecavüz, cinayet, mahkeme süreci ve zanlının çocukluk döneminde yaşadığı şu an ki ruhsal durumuna zemin hazırlayan kötü olaylar silsilesi ile aslında oldukça hareketli ve merak uyandıran bir kurgu. Gel gelelim Faulkner bunu alışılageldiği gibi anlatmak yerine anlaşılabilir olay örgüsünü karmaşık hale getirip bizlere sunmayı seçmiş.

Kitapta sosyal konulara da değinmiş çokça. Yaşanan bu korkunç olayda halkın tepkisini hatta kendi ceza yöntemlerini açık yüreklilikle yazmış. İyi ile kötüyü iki ayrı karakter ile çokça karşılaştırmış meselâ. Toplumun ahlâken hafif bulup yaftaladığı bir kadın ile namuslu görünen bir kadının toplumdaki konumlarını karşılaştırıp ahlâkî farkını ortaya koyuyor bazı bölümlerde. Yargının adalet sisteminin var olduğundan bu yana çoğu zaman yanlış yürüdüğüne, hak ve hukuktan yana olanların suçsuzluğunu kanıtlayamadığını da apaçık sunmuş bizlere.

William Faulkner Nobel ödüllü bir yazar olmanın su götürmez özelliği olan sosyal mesaj yükümlülüğünü yerine getirmiş olsa da bence olay örgüsü ve merak uyandıran kurgusu ile de çok konuşulmuş. Ha, tekrar ne zaman Faulkner okurum bilmiyorum… Defalarca bırakmayı düşünüp meraktan devam ettiğimden ve sonunda iyi ki okumuşum sözlerini bana söylettiğinden ara vermek şartıyla yeni bir eseri ile mutlaka buluşacağım.
197 syf.
·12 günde·Beğendi·9/10
Kitap evet anlatımı vs olarak güzel ancak bir kadın olarak kadınların bu kadar düşüncesizce tasvir ediliyor olması beni üzüyor açıkçası...
Ana karakterin aşık olup kendini bulma çabalarının anlatıldığı romanda viktorya döneminin sosyal yapısını görmek mümkün...
272 syf.
·7 günde·Puan vermedi
William Faulkner'ın 1939 yılında yazdığı "Çılgın Palmiyeler" ya da gerçek adıyla "Yaban Palmiyeleri" adlı bu romanı, ne yazık ki, az bilinen ve okuduğum eleştirilerde de anladığım kadarıyla Faulkner eleştirmenleri tarafından bile doğru değerlendirilememiş bir eser; çünkü "Ses ve Öfke", "Döşeğimde Ölürken" ve "Abşalom, Abşalom!" gibi başyapıtlarının yanında bu kitap daha sade, daha klasik bir anlatı gibi görülmüş. Ancak bir çok eleştiride karşıma çıkan şey ise aslında durumun öyle olmayabileceği: aslında "Çılgın Palmiyeler", Faulkner'ın en iyi eserlerinden birisi olabilir.

"Çılgın Palmiyeler"de iki roman var. Faulkner Çılgın Palmiyeler adlı ilk romanı bir bölüm yazdıktan sonra Irmak Baba adıyla çevrilen ikinci romana geçiyor. Kitap boyunca toplum on bölüm okuyoruz, beş bölüm Çılgın Palmiyeler, beş bölümse Irmak Baba'dan.

Faulkner bu sefer bilinç, daha doğrusu zihin akışı tekniğini kullanmıyor. Çok büyük bir oranda kronolojik bir akış var, bu akış nadiren de olsa kesiliyor. Çılgın Palmiyeler de Irmak Baba da ilk bölümlerinde olaya ve karakterlere giriş anlamında aslında başka ve daha geniş bir çerçeve çizerek sanki başka bir şey anlatacakmış gibi bir hava yaratıyor ve bu durumun yanıltıcı olduğu ikinci bölümlerde ortaya çıkıyor.

Çılgın Palmiyeler; eşini onun da rızasıyla bırakarak sevgilisiyle kaçan Charlotte ve sevgilisi Harry'yi anlatıyor: Charlotte'un özgürlük inancına göre aşkın önünde hiç birşey duramaz ve yaşanan an her şeydir. Kitabın tamamı sevgililerin bu iddiasını hayata geçirme çabasının ilginç anektodlarından oluşuyor.

Irmak Baba'da ise hayatları hapisanede geçen iki mahkûmun hayatı anlatılacak gibi bir hisle başlıyoruz okumaya ama aslında bu mahkûmlardan uzun boylu olanının 1927'de yaşanan sel olayı sırasında başına gelenleri okumaya doğru yol alıyoruz. Bu uzun boylu mahkûm günlerce süren sel sırasında bir hamile kadını kurtarıyor ve beraber günlerce kayıkta kalıyorlar ve başlarına türlü işler geliyor.

Her iki romanda da kadınlar dert getiriyor. Her iki romanda da hamilelik sorun yaratıyor. Her iki romanda da erkekler altta kalıyor, kaybediyor, zarar görüyorlar. Her iki romanda da su doğanın gücünü ve yıkıcılığını temsil ediyor; Irmak Baba'da sel, Çılgın Palmiyeler'de ise kanı boğan şehvet duygusu karakterlerinin hayatını baştan sona etkiliyor, onları yoruyor, ve hatta yıkıyor. Her iki romanda da suç var, suç işleyen insanlar var; karakterlerimiz işledikleri suçun sonucuyla karşılaşıyor.

Çılgın Palmiyeler, diyalogların da öne çıkabildiği bir metin; şaşırtıcı, gerçekten cüretli bir eser; Irmak Baba ise diyalogların daha geride kaldığı, özellikle sel bölümlerinde şaşırtıcı derecede etkileyici, güzel betimlemelerin daha ağır bastığı, genel anlamda ise Çılgın Palmiyeler'den daha iyi yazılmış, kotarılmış bir metin. Bu iki roman ayrı ayrı da basılmış zamanında ki yazara aykırı olarak böyle bir şeyi neden yapmışlar anlamıyorum; çünkü Faulkner'ın iki romanı birbirine sara sara yazması ve anlatısını böyle sürdürmesi bir farklılık deneme arzusundan kaynaklanmış diye düşünemeyiz, iki metin de bunu hissettiriyor. İki romanın iç içe geçmişliğinde, birbirini takip etmesindeki niyetin, niyetlerin iyi okurlar tarafından keşfedilmesi ve bunun Faulkner okurluğu bilgisine dahil edilmesi gerekiyor, ancak o okur ben değilim. Okuduğum yabancı eleştirilerde çok güzel noktaların olduğunu söylemem gerekiyor, ancak bu noktaların ve eleştirilerin Faulkner külliyatı, ABD güneyine dair kültürü okumalarıyla bütün bir halde, o bilgiyi taşıyarak elde edilmiş olduğunu düşünüyorum. Bende bu bilgi yok. O yüzden okuduğum diğer eserlerinde de bu türden bağları hissedebilsem bile bunun sağlam bir bilgi olduğunu söyleyemem, ancak okuduklarımın, yani eleştirilerin bir tekrarı olduğunu söyleyebilirim burada.

Faulkner okumayan bir okura Çılgın Palmiyeler'i önerir miyim? Hayır. Faulkner'ı tanımaya başlamak için de ilk kitap bu olmamalı. Daha ortalarda, bir kaç kitap okuduktan sonra denenmesi gereken güzel bir roman Çılgın Palmiyeler: insan olmayı, suç işlemeyi, sevmeyi, yaşamayı ve yaşayamamayı hiç bitmeden akan ve selle birbirine karışmış, cüssesi hem ürkütücü hem saygı hissi uyandıran Mississippi nehrinin yanı başında nehrin suları sel sularıyla hem hal, her bir yan çöp, yıkıntı ve ceset dolu usul usul akarken anlamaya çalışmak ve güzel çevirisiyle yine o güzel Faulkner üslûbunun tadını almak için okumak gerekiyor Çılgın Palmiyeler'i.

Cesareti olanlara, şimdiden iyi okumalar.
192 syf.
·5 günde·10/10
Faulkner'ın 1938 yılında basılan bu kitabı, aslında kitaptaki öykülerin önce ayrı ayrı dergilerde yayımlanmasıyla yazılmaya başlanmış, sonra kitap hâline getirilmiş.

Faulkner külliyatı içerisinde okuması en kolay eserlerden birisi olarak gösterilen Yenilmeyenler, daha güzel söylenirse Mağlup Edilmeyenler, aslında okuması kolay bir eser değil, ama benim okuduğum diğer eserlerine kıyasla daha rahat okunabildiği söylenebilir.

Kitap Bayard Sartoris adında bir adamın geçmişine bakarak çocukluğundan farklı kısımları hatırlamasını anlatıyor. Bayard, albay babası John Sartoris'in kişiliğinde temsil edilen güneyin bütün muhafazakâr değerlerini sürdürmenin önemini temsil eden Büyükanne ve aileye ait kölelerden, arkadaşı Ringo ile beraber bir sürü olay yaşayacaktır, öyle ki Kuzeylilerin atlarını çalarak onlara aynı atları defalarca satacak kadar oyun çevirecektir Büyükanne. Kitaptaki 7 öyküde Bayard sürekli bir iki yaş büyür. İlk öyküde 13, son öyküde 24 yaşındadır.

Kitap Bayard'ın büyümesini anlatıyor, ama bunu örneğin bir filmde ya da benzeri büyüme öykülerinin anlatıldığı klasik olaylar örgüsünün olduğu bir şekilde yapmıyor, bu yüzden okurken insanı etkileyen olaylarla karşılaşmıyoruz, çünkü Faulkner olayların vuruculuğunu, çarpıcılığını değil, zamanın akıp gidişini, ve zaman akıp giderken her şeyin kendi doğallığı içerisinde sürüklenişi, başlaması, olması ve bitişini anlatıyor. Bu sebeple örneğin Ballard'ın "Güneş İmparatorluğu" kitabındaki gibi bir büyüme öyküsü değil burada okuduğumuz şey, aslında güneyin, güneyli değerlerin çözülüşü, yıkılışı; geleneğin tutunamayarak başka bir şeye dönüşmeye zorlanması veya bunu kendiliğinden tecrübe etmesi; ve atanın, babanın bir zamanlar her şey olduğu bir zamandan bunların bütün pırıltısını yitirdiği bir zamana doğru savrulunmasını anlatıyor kitap, ve bütün bunları 7 öykü içerisinde, 7 farklı ama birbirini takip eden zaman içerisinde, ve son öykü olan Mine Çiçeğinin Kokusu adlı bölümde insanın kitaba bakışını değiştirecek bir edebi tadı almamızı sağlayarak, çok etkileyici, çok güzel bir dille yapıyor. Bu son bölüm kesinlikle Faulkner'ın yazdığı en güzel şeylerden birisi olmalı. İşin güzeli ise, son bölümün önceki altı bölümden kesin bir şekilde ayrılmaması, ama sanki yazarın sırf bu son bölümü yazabilmek için altı öykü boyunca hazırlanması ve bölüm bölüm çıtayı yükseltmiş olduğunu hissettirmesi. Bu bölümde artık üniversitede okuyan Bayard'ın toprağın, kanın, intikamın, geleneğin ve güneyin kendisinden talep ettiği şeye verdiği cevabı okuyoruz.

Bayard, Faulkner'ın tekrar tekrar kullandığı karakterlerden biri. Yazarın Sartoris adında bir kitabı var orada Bayard'ın ailesini anlatıyor. Diğer kitaplardan hatırladığımız karakterler burada yine karşımıza çıkıyor; "Döşeğimde Ölürken" kitabındaki Burden ailesi de, "Ayı"daki, "Kurtar Halkımı Musa"daki McCaskinler de burada.

William Faulkner söz konusu olunca çevirinin sorun olmaması imkânsız gibi. Kitapyurdu sitesinde bazı yorumcular ciddi eleştirilerde bulunmuşlar çevirmen Necla Aytür ve Ünal Aytür'e. Kitabın siyah karakterlerinin dilinin Türkçeye çevrilememesi bir sorun, çünkü aynı şekilde konuşmuyor beyazlar ve siyahlar. Ancak bu dilin Türkçeye nasıl çevrilmesi gerektiği konusunda Faulkner çevirisi yapan herkes sıkıntı yaşıyor olmalı, belki de, bilmiyorum ama çevrilmeyen bir çok kitabın olmasının bir sebebi de budur. Aytürler bu kitapta siyahların dilini okurken yabancılık hissi yaratan bir tarzda çevirmiş. Kendi adıma sahte bir his yaratıyor, dilimize çevrilmesi mümkün değil. Yaşar Kemal ya da Fakir Baykurt çevirenler nasıl çeviriyor acaba, aynen bunun gibi bir durum var burada. Kitabın genelinde, özellikle de üslûbun şiirselleştiği, çok etkileyici yedinci bölümde ise çeviri çok iyi.

"Yenilmeyenler", mağlup olmuş bir ülkenin kendi değerleri için ısrarla, inatla dik durmaya çalışırken zamanın her şeyi ama her şeyi silip süpürmesini, ve her şeyin ölecek, ve her şeyin bir gün bitecek olmasını anlatıyor. Bu anlamda Çılgın Palmiyeler'deki seli hatırlatıyor bana: yanındaki hamile kadınla beraber o selde hayatta kalmaya çalışan uzun boylu mahkûmun yaşadıkları, her yer çamur, yıkıntı ve ceset doluyken, nehirin devasa bir güçle her şeyi yıkması ama sonra usul usul kendi eski hâline dönüp hiç bir şey olmamış gibi sakin sakin akmaya devam etmesi... her ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın zaman akmaya devam edecek, ve bizler uğruna öldüğümüz ve öldürdüğümüz bütün değerlerimiz, kibirlerimiz, aşklarımız ve ısrarlarımızla yok olup gideceğiz, diyor Faulkner, geriye zamanın akışından, tarihi çer çöpünden başka bir şey kalmayacak... Ve bunu ne kadar güzel anlatıyor.


"Yenilmeyenler"i edebiyat seven herkese öneriyorum.
197 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Uyanış ilk olarak ayıplandı ve öfkeyle karşılandı, yazarını mali bir krize soktu ve edebi olarak belirsizliğe sürükledi. Açıkça doğduğu anda ölen bu roman daha sonra kök salarak ve pervasızca yaşamaya devam etti. Şimdi geniş bir okuyucu kitlesi tarafından okunan Uyanış, eleştirmenler tarafından Madame Bovary'nin Amerikan versiyonu olarak ilan edildi. Edna Pontellier, genç bir kadın ve anne olarak kendisini New York'da boğucu bir durumda bulurken, yasalara ve toplumun ahlak kurallarına uymayı reddetmesi onun, Creole toplumunda annelik ve evliliğe yönelik tahrik edici ve genellikle ilerici eleştirisiyle verdiği mücadeleyi hem onaylamayan hem de tuhaf biçimde önceden kabul eden bir dünyayla karşı karşıya kalmasına yol açar. Chopin, kişinin içinde bulunduğu durumunu daha iyi anlaması anlamında 'uyanmak' kavramına dair çarpıcı bir açıklama yapar. Roman, farklı "üretim" ve "yıkım" türlerinin birbirinin içine geçtiği karmaşık yöntemlerle uğraşırken, aynı zamanda bizi, yaşam boyu "uyumaya" devam etmenin daha iyi olup olmadığını merak etmeye davet eder. Chopin'in ele aldığı konu ve gözlemleri ilgi çekici, ve bir çok yönden zamanının ilerisindedir. Fakat Uyanış'ın en ilginç tarafı, bizi zaman kavramı hakkında, kişinin kendi zamanının ya da okuma eylemini gerçekleştirdiği zamanın ilerisinde ya da dışında olması hakkında düşünmeye zorlamasıdır. Okumak da, tıpkı uyanış gibi, tuhaf bir şimdiki zaman ile tanımlanır; uyanış halihazırda yaşanıyor mu yoksa henüz başlamadı mı? Biz okurlar burada ikilemde kalabiliyoruz. İlk fırsatta okumanız dileğiyle...
272 syf.
·5 günde·7/10
Birbirinden bağımsız iki hikayeden oluşuyor. Yazar bu duruma şöyle açıklık getirmiş çılgın palmiyelerin geliştirilmesi gerektiğini düşünüp bırakmış ırmak baba adlı diğer öyküsüne geçmiş, daha sonra onu bırakıp çılgın palmiyeler dönmüş. Sürekli böyle devam ederek her iki hikayeyide tamamlamış. Çılgın palmiyelerde aşkın saf halini yaşamak isteyen Harry'i okurken, ırmak babada adını bile bilmediğimiz dünyadan bir haber cahilliğini ve sonunda kadindan nefret eder hale gelen mahkumu okuyoruz. Çılgın palmiyeler çok daha güzeldi. Okurken genel olarak sıkıldım. Bana hitap eden bir kitap olmadı.
197 syf.
·10 günde·Beğendi·8/10
1890ların sonu.Karakterimiz Edna Pontellier. Evli, eşi sadık bir dost-iyi bir baba,çocukları çok sevimli, büyük bir evde yardımcılarıyla yaşıyor o.Dışarıdan özenilesi bir yaşam pek çokları için.Ama o eşinin parasını kullanmaktan,tüm benliğini ailesine adaması gerektiği fikrinden,geç kalmış olabileceğinden rahatsız.
Aşık oluyor. Bu aşk içinde uyuyan derin bir ormanı uyandırıyor. Ormanın içi karanlık, gömülü olan arzuları ve hayalleri var Edna’nın.
Aslında öyle basit istekler ki..
Örneğin yürüyebilmek istiyor Edna..Sorumluluklarından sıyrılıp, teninde rüzgarı duyumsamak..
Aldığı kararların ona ait olmasını istiyor.İyi veya kötü önemli değil~
Edna sadece Edna olmak istiyor.
Bir kadın,bir anne,bir aşık,bir evlat..evet hepsi olabilir o.
İstediği müddetçe.. Ama önce o kendi varlığını kutlamalı,tuvaline istediği yüzleri resmetmeli,çocuklarıyla gülmeli,aşkı bahar gibi kucaklamalı..
.
Kate Chopin susmadı. Yazdı. Bir kadının, ruhundan vazgeçmemesini anlattı. İçine doğduğu dönemin kemikleşmiş düzenine ayrık otu misali~ Uyanış’taki sade dili, katmanlı olmayan hikaye örgüsüyle bile~
.
Necla Aytür’ün aydınlatıcı önsözü,akıcı çevirisiyle..
Eserin ellerinden tutan kapak resmi ise Igor Morski’ye ait~
486 syf.
·Beğendi·10/10
"Ne kitabın, ne yazarının bir devamı var; ama ikisi için de son sözcüğü yazılmış! Belirsizlikler sürüyor." Pierre, Bartleby'nin kader kardeşi, ne iyi ne kötü artık! Hiçbir zaman unutamayacağım ve tekrar elime alacağım kitaplardan biri. Tekniğiyle ve bilgeliğiyle zamanının ötesinde bir roman. Hem Nietzsche'nin hem de Schopenhauer'in çağdaşı Melville tanıyor muydu onları bilemiyorum ama kitap boyunca beni onları düşünmemi zorladı(Bu konuda araştıracağım sonra). Pierre 1852'de yayımlandığında Amerika'da fırtınalar yarattı, Melville'e inanılmaz saldırıların yapılmasına, onun sonunda 33 yaşındayken roman yazmaya küsmesine yol açtı. Pierre, okumanın keyfine vardığım Melville'in ikinci kitabı ve Melville'i tanıdıkça Yazmaz olarak daha çok saygı duyuyorum kendisine.

Yazarın biyografisi

Adı:
Necla Aytür
Unvan:
Türk Yazar, Öğretim Üyesi
Necla Aytür DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı fakültenin Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. Amerikan Edebiyatında Gerçekçilik adlı inceleme ve Bir Başka Amerika adlı kadın öyküleri antolojisi gibi nitelikli çalışmalarıyla iz bıraktı.

Yazar istatistikleri

  • 340 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 355 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.