Şeyda Öztürk

Şeyda Öztürk

DerleyenÇevirmenEditör
8.0/10
454 Kişi
·
1.464
Okunma
·
4
Beğeni
·
462
Gösterim
Adı:
Şeyda Öztürk
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
1972
1972’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde başladığı öğrenimine Viyana Üniversitesi Felsefe ve İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümlerinde devam etti. YKY Cogito dergisi ve Cogito düşünce kitapları serisi editörü. Makale ve kitap çevirisi yapıyor. Türkçeye çevirdiği kitaplardan bazıları: Theodor W. Adorno (Rüya Kayıtları, 2008; Sahicilik Jargonu, 2012), Philip Roth (Öfke, 2012), Paul Theroux (Sivrisinek Sahili, 2006).
''Feminizm bize yapılan yanlışlardan söz edilmesi oldu en fazla.

Aradığımız yaşam türünün sevinçliliğini olumlamaya ihtiyacımız var.''
Kadınlar çoğunlukla Simone de Beauvoir'ın "ebedi kadın miti" dediği şeyin içinde yaşar, kendilerini ifade eder ve ölürler.

Simone de Beauvoir diyor ki, bir gün, kadınlar kendilerini insan olarak olumladıkların­da ve onları varlığa rapteden şahane mutlak başkalık özelliğinden paçaları­nı kurtardıklarında bu mit de yok olacaktır.
Politika ile haz arasındaki gerilimi barındıran feminist film teorisinin odağında, filmlerdeki anlamı üretmekte kullanılan mekanizma ve araçlar bulunur.

Pek çok feminist teorisyen, dişil öznellik meselesini özneyi hem
kadın hem de feminist kabul ederek ön plana çıkarır.
Hegel için “doğa” , tıpkı Schelling için olduğu gibi, zihnin etkinliğinin varlıkta sıkışıp katılaşmasıdır.

Doğa taşlaşmış, kemikleşmiş olan akıldır.
Toplumsal cinsiyet hiyerarşisine dayalı mevcut sistemin "iyi" kız ile "kötü" kız arasında yaptığı ayrımla oluşan farklılıkları reddeden, kadının metin üzerinde ya da beyazperdede temsil ediliş biçimini sorgulayan kadın yönetmenlerin filmlerini farklı kılan en önemli özellik, yeni bir bakış ve dil inşa etmeleri.
Deleuze ve Guattari, Nietzsche gibi, bilinçdışı fikrini kabul ettikleri halde, bilinçdışının yorumunu Oidipus kompleksiyle kısıtlamazlar. Bu tür bir kısıtlama libidoyu evcilleştirmektedir.

Rosi Braidotti'nin dediği gibi, "Deleuze bilinçdışını üretken, ileri doğru çeken akışların veya yoğunlukların gücü olarak tanımlar."

Deleuze için, "Bilinçdışı bir tiyatro değil, bir fabrikadır, üretken bir makinedir; bilinçdışı durmaksızın anne ve babayla sınırlı kalmaz, ırklarla, kabilelerle, kıtalarla, tarih ve coğrafyayla, her zaman toplumsal bir çerçevede hareket eder."
Dünyanın gerisi yeterince can sıkıcı.

Yeni bir dünyanın üretildiği noktanın tam da sanatın bize verdiği güçlerin olumlanmasından alınan zevkte bulunduğunu ifade etmek istiyorum. Yeni bir dünya yapmamız için yeni bir ufka sahip olmamız gerekir.

Ve bu, sanatın bize verebileceği bir şeydir: Yeni bir dünya, yeni bir beden, geleceği olan bir halk.
... cinsel arzunun cinsiyetçi ve baskıcı bir toplum içinde kurulduğu ve bozulduğu olgusu, ondan vazgeçmemize yol açmamalı. "Erotizmin, kişinin kendisini bilmesinin temel araçlarından biri, şiir kadar vazgeçilmez olduğunu"... nasıl unutabiliriz?
Toplumsal cinsiyeti kuran söylemleri eleştiriden geçirmeye, bu söylemsel yapıları kendi içinde bozmaya ve yerinden etmeye yönelen feminist filmlerde önemli olan, kadınların yok sayıldıkları alanlarda varolduklarının söylenmesi ve erkeklerle belirli başlıklar altında eşitlenmesi değil, söz konusu cinsiyetçi yapının, filmin söylemsel yapısının içinde istikrarsızlaştırılmasıdır.

Kadın deneyiminden çıkan, cinsiyetçi ideolojiye işaret ederek eril söylemi az ya da çok kıran ya da yapıbozuma uğratan filmler, kadın filmleridir. Ki görsel ve anlatısal hazzı kullanmaya devam ederek bunları filmin içine belli bir mantığa göre yerleştiren feminist yönetmenler, "kadın" ve "dişilik"le ilgili gösterge ve anlamları egemen sinemanın kod ve kalıplarından farklı şekilde temsil ederler.
136 syf.
·10 günde·Puan vermedi
“Zamanın eli değdi bize / Çoktan değişti her şey.” demiş, Murathan Mungan.

Ya da şöyle mi başlamalıydım yazıya: “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında / Yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında.”

Evet, yazdığım ikinci şiir parçası B.C. Han’ın zaman anlayışını daha iyi özetliyor sanki. O halde Tanpınar’ın zaman üstüne yazdığı şiiri referans alıp Zamanın Kokusu’ndaki metinleri açıklamaya çalışayım.

Yazar, zamanın geçmişten bu yana dek üç farklı görüş ile açıklandığını söylüyor. Birinci zaman anlayışı antik döneme dek uzanıyor. Bu anlayışa göre zaman döngüsel olarak yaşanıyor. Düz bir hat olarak ilerlemiyor. Aynı şeyleri belki binlerce kez yaşıyoruz hayatta. Doğup ölüyor, sonra yeniden doğup yeniden ölüyoruz. Nietzsche’nin bengi dönüş fikri gibi ya da Hintlilerin dönen tekerlek metaforu gibi.

İkinci görüşe göre rönesans reform gibi devrimlerden sonra zaman düz bir çizgi halinde ilerliyor. Geçmiş, gelecek ve şimdiden oluşan bir hatta zamanla yol alıyoruz. Neyin ne zaman gerçekleşeceği aşağı yukarı tahmin edilebildiği için de o uygarlıklar hâlâ şimdiki uygarlıklar kadar huzursuz değil.

Günümüzdeki toplum ise rayından boşanmış bir zamanı yaşıyor. Zaman düz bir çizgi olarak da ilerlemiyor, iç içe geçmiş bir tekerlek olarak da. Zamanın bağlı olduğu bir güç odağı, zamanın zembereğini elinden kaçırmış durumda. Zaman, parçalara hatta atomlara ayrılmış.

Atomlarına dek ayrılmış zamanın artık güvenilebilecek bir durumu yok. Çünkü düz bir hatta ilerlemediği için “sadakat, vaat etme, aidiyet” gibi mefhumları içermiyor. Bu kavramlar gelecek zamana duyulan güveni gerektirdiği için çağımızda eski değerini kaybetmiş durumda. İnsanlar da bu değerlerden mahrum kaldıkları için eskisi gibi huzurlu değiller. Sadakatsizlik, özellikle aidiyetsizlik büyük bir kaygı yaratıyor.

Geçmişin yerinin yurdunun yok olmasıyla bir başka problem çıkıyor ortaya. Bunu şöyle anlatabilirim ifade edebilirim: Gündüz Vassaf’ın Cehennem’e Övgü’de anlattığına göre eskiden çoğumuzun evinde tavan araları olurdu. Herkes gereksiz eşyasını oraya koyar, bir süre sonra orası bizim geçmişimizin bir vesikası olurdu. Kimsenin geçmişini kaybetmesi olası değildi. Şimdi ise evlerde tavan araları yok, dolaylısıyla geçmişimizin bir parçası da yok. Örneğin Oğuz Atay, Unutulan adlı öyküsünde eski sevgilisine tavanda rastlayan bir genç kızı anlatır. Kız, yıllar sonra tavan arasına çıkar ve kir pas içindeki eski sevgilisini görür. Geçmiş unutulmamıştır.

B.C. Han’ın bir diğer görüşüne göre ise zaman zembereğinden boşanıp hızla dönmeye başlar. Bu hızla dönme esnasında birbirine benzemenin sonucunda herkes aynı şeyleri yapıp hayatta kalmayı sürdürebileceği için herkes birbirine benzemeye başlayacaktır. Örneğin Charlie Chaplin’in makine çarkı içinde dönen şu görüntüsü bunun için uygundur sanırım: https://youtu.be/ZdvEGPt4s0Y

Günümüzde zamanın farkına varmamızı sağlayacak ender olanaklardan biri ise kokular ve tatlar olur, yazara göre. Yaşamımızın sıradan bir anında aniden aldığımız bir koku veya tat bizi geçmişe götürebilir. Geleceği, geçmişi ve şimdiyi tek potada erdirebilir. Proust’un madlen kekten aldığı ısırıkla bütün geçmişi hatırlayan karakterini buna örnek verir. Özellikle kokuyu zamanın ruhu olarak görür.

Eski bir Anadolu türküsünde “aşk söyletir” diyor. Sevdiğimiz insanların metinlerini okuyunca lafı bazen uzatabiliyoruz. Bu yazı da biraz uzun oldu sanki.

Murathan Mungan’ın dediği gibi “zamanın elinin herkese değmesini” diler ve “inanmayan aha dayıya sorsun” diye ekleyebilirim:

https://youtu.be/SQnglFtGjqs
64 syf.
·Puan vermedi
Eros'un Istırabı...
Byung Chul Han'dan oldukça kısa ama yine dolu dolu didaktik bir deneme kitabı.

Chul Han'ın kitaplarını günümüz ve bizler için bu kadar önemli yapan şey; Chul Han'ın bizimle aynı çağda yaşıyor olması. Bizimle aynı çağda yaşayıp, ortak sorunlarımıza bizzat şahit olması.. Üstelik, uzun zamandır tüm felsefeleri tekrar etmekten başka hiçbir şey yapılmayan, neredeyse kimsenin yeni bir şeyler söylemediği bir zamanda, Chul Han'ın hiç de uzak olmadığımız ortak sorunlarımızı irdeleyip, bir türlü cevap bulamadığımız sorularımızı cevaplamaya çalışıyor olması..

Kitabın ilk bölümü "Melancholia" başlığını taşıyor ve bu bölüm "Melancholia" filminden alıntılar içeriyor. Eğer bu kısmı daha iyi anlamak isterseniz filmi izlemeniz gerekebilir. Eğer benim gibi, doğuran kitapları (Kitap ve Film tavsiyeleri ya da konu gereği alıntılar barındıran yapıtlar) seviyorsanız, mutlaka izleyecekseniz..

Adından da anlaşıldığı üzere, Kitabın temel konusu Aşk!
Chul Han, kitapta Aşk'ın tanımını yaparken, Aşk'ın, Başka (Öteki)'nın, bizim dışımızdaki varlığını kabul etmekle başladığını, onu bizden bağımsız ve olduğu gibi yaşayabildiğimiz zaman aşk'tan söz edebileceğimizin üzerinde yoğunlaşıyor.
Bir de, artık neden aşık olamıyoruz, sorusunun cevabını veriyor..

Sürekli mutluluğa, pozitifliğe, eyleme, hıza, yüksek beklenti odaklı yaşamaya şartlandığımız ve negatif duygulardan, acıdan kaçtığımız, aşkı içine düşülmemesi gereken yakıcı, yıkıcı negatif duygularla betimlediğimiz için artık aşık olamıyoruz. Negatiflikten kaçarak mutlu olacağımızı sanıyoruz, olumsuzluklardan acılardan kaçıyoruz ve birbirini tekrar eden temelsiz yapay hazlar yaşıyoruz.. Sonunda sınırsız hazzın doruklarında bir süre kaldıktan sonra, ne yazık ki depresyona yakalanıyoruz.. Oysa Chul Han'ı dediği gibi "Salt pozitif olan, cansızdır. Negatiflik canlılık için elzemdir"
136 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Byung-Chul Han Güney Kore doğumlu bir Alman filozof ve kültürel teorisyendir.

Chul Han kitaplarında genellikle; Ahlak, kültür, popülarite, estetik, toplum, din, açıklık, literaturel porno, sosyal medya ve iletişim konularını ele alır. Kısacası hepimizi ilgilendiren, çağımızın gerçeklikleriyle dolu, içine düştüğümüz yaşam karmaşasında kaçırdığımız onca detayı kafamıza "dan" diye indiren, yani farkındalığı arttıran kitaplar yazıyor Chul Han..

Zamanın Kokusu kitabında ise, hepimizin uzunca bir süredir yakınıp durduğu bir konuya açıklık ve çözüm önerileri getiriyor.
"Zamanın hızlanması, su gibi akıp gitmesi.. Ellerimizden kayıp yok olması hissine..."

Bunun için bize sıklıkla zamanda bulunmayı, yani yaşadığımız anın içerisinde, şimdisinde olmayı, hissederek, düşünerek (tevekkül) yaşamayı yeniden öğrenmemizi... Zamanın kokusunu yeniden kazanmak için; deneyimi düşünceyle harmanlamayı, deneyimin içinde bulunma yöntemlerini geliştirmemizi öneriyor. Bir diğer önemli nokta ise,
Chul-Han’ın “Zamanı anlamlı kılan şey aynılığı değil, farklılığıdır” dediği kısım..

Çünkü, farklılığın olmadığı yerde karşımıza “aynılık” kavramı çıkıyor. Aynılık, sıkıcı ve heyecansız bir cehennemdir. Cehennem tasvirleri aynılık hikayeleriyle doludur, süregelen ve bitimsiz hikayeler.. "Sürekli devam eden, değişmeyen, değişmedikçe daha çok acı veren olaylar silsilesidir cehennem."

...

Felsefi denemeleri seviyor ve güncel konulardaki farkındalığınızı artırmak istiyorsanız... Zaman ve mekânın pek de anlamının kalmadığı günümüzde; derin düşünceyi, deneyimi hissederek yaşamayı elimizden alan hızlanmayı anlamak, ona daha yakından bakmak için, Zamanın Kokusu bir anahtar olabilir..

...

“Kusura bakmayın ama gerçekler bunlar…” adlı röportajında Chul Han hayat üzerine şunları söylüyor;

“Zaten hayatın mucizesi budur, aldığından fazlasını üretebilmesidir ve aldığından bambaşka şeyler çıkarabilmesidir. Hayat budur. Hayat Geist demektir. Makinadan farkı budur. Ama her şeyin mekanikleştiği, her şeyin algoritmaların hükmüne girdiği yerde hayat tehlikededir. Ray Kurzweil gibi post-hümanistlerin hayal ettikleri makineleşmiş ölümsüz insan artık insan olamaz. Günün birinde belki teknoloji vasıtasıyla ölümsüzlüğe ulaşacağız, bunun için aynı zamanda hayatı yitireceğiz. Hayat pahasına ölümsüzlüğe ulaşacağız...
64 syf.
Öncelikle hafif dozlarda aşkı anlatır Sevgili Patrick. Daha sonra aşkın kademelerine iner onurlu olup olmadığını, erotik zekadan bahseder. Birçok eserden - Sihirli Flüt, Genç Weather acıları- , filozofları ve yazarı- Stendal, Goethe, Sade,Platon, Oscar Wilde ve Sokrates- karşılaştırır, örnekler verir. Ölümle nasıl bağlandığı ise ölüme duyulan aşkın ve tutkunun aşamalarını anlatır. Tezi ve antitezi kendisi verip, hafif ama değerli bir kitap olarak sunulmuş ve oldukça zevk alarak okudum. Keyifli okumalar.
402 syf.
Cogito Dergisinin en iyi sayılarından biri.

Özellikle feminist felsefenin, terminolojik ve epistemolojik açıdan oldukça zenginleştiren katkılar sağladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu noktada Simone de Beauvoir olsun, Judith Butler olsun, Deleuze olsun, Luce Irigaray olsun daha bir çok ismin ortaya koyduğu terimsel açılımlarla feminizm yeniden yorumlanmış ve geleceğe dair çizgileri daha net çizilmiş bir düşünce yapısı ve mücadele alanı ortaya konmuş.

Cinsellik, sinema, politika, sanat, ideoloji perspektifinde feminizm bir ''tasarım'' olarak yeniden kurgulanmış ve oldukça başarılı bir çizgi yakalanmış diyebilirim. Çünkü faminist teorinin oldukça savruk bir altyapısı var. Özellikle ideolojik anlamda oldukça çekiştirilen** bir felsefe olduğundan kendi özgün kimliğini bulabilmesi için bu tarz post-yapısalcı ve yapı-bozumcu duruş kazanmasının oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle Deleuze bölümleri okunmalı, ezberlenmeli...

Tek eleştirim, Feminizmin Erkekler Cephesindeki Yankısı başlıklı makale oldu. Feminist felsefeye süreklilik ve ivme kazandıran erkek kuramcılar ortadayken, derginin bu sayısına Deleuze etkisi sinmişken olumsuzlamayla genel bir yadsımaya gidilmiş olması pek olmamış ancak o da makalenin yazarını bağlar diyerek geçiyorum.

Bunların dışında Türkiye'de kadın mücadelesine de ciddi anlamda yer verilmiş ve mücadele üzerine çeşitli görüşler sunulmuş olması tam isabet olmuş. Konu kuramsal analizlerde bırakılmış olsaydı eksik olurdu. Medya, Töre cinayetleri, aile içi şiddet, namus cinayetleri ele alarak mücadele anlatılırken, meşhur ''güzin abla'' detayı ile ataerkil kimliğin kendini yeniden nasıl tasarladığı bile ifşa edilircesine yakalanmış.

Mutlaka değerlendirilmesi gereken sayılardan biri bu. Keyifli okumalar.
64 syf.
Üstüne Levinas ve Bataille okumaları yapılması gereken, yine Chul Han tarafından yazılmış kısa ama öz kitaplardan. ''Başka'' olgusu üzerinden yapılması gereken bu okuma, kitabın ansiklopedik halini çıkarmamıza yarayacaktır. Çünkü o kadar çok dinamiği bünyesinde barındırıyor ki, günümüz insanının üretilmiş psikolojik altyapısı, önüne koyulmuş ekonomik düzeni, programlanmış yaşam şekli ve hatta bir adım daha ileri gidersek yaşadığını ve adını aşk sandığı aşk-vari duygunun bile ne denli yabancılaşmış durumlardan ibaret olduğunu ve insanın bu yabancılık içinde tutsak edilişini çok güzel şekilde işliyor.

Çağımızın en yaygın kişilik bozukluğu muhakkak ki narsist kişilik bozukluğudur. Özellikle dijital çağın getirdiği (gerçekte olmayan) özgüvenin nasıl narsisizme dönüşmeye başladığını ve insanların nasıl aynılaştığını bu bağlamda aşk'ın tanrısı Eros'un yok edilişinin göstergelerini önümüze koyuyor Chul Han...

Bu bağlamda bilginin bilinmesi sorunu aslında esas sorun gibi duruyor. Dijital çağın bilgi kirliği o denli büyük bir yanılsamaya itmektedir ki insanları, içine düştüğü narsist bunalımı dahi fark edemeyecek yetersizlikte ve daha kötüsü narsistliğinin farkında ve bununla mutlu kişiliklerin ortaya çıkmaya başladığı bir dönemde bilginin değersizliği, hayatın anlamsızlığını ve yok edilmesi gereken o hiçlik duygusunun içine itmektedir insanı. ve her şeyde olduğu gibi aşk da hiçleşmektedir artık işte bu minvalde aşk'ın yok oluşunu işlemektedir yazarımız.

Muazzam bir kitaptır. Mutlaka okuyun derim.
143 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
Brett Kahr. Freud Müzesi’nin mütevelli heyetinde yer alan Londralı psikoterapist. Kitap ise klasik psikanalizin yoğunluğundan uzak, günlük hayatta karşımıza çıkan küçük detayları gözler önüne seriyor.
---------
“Çok sayıda insan, sadece özel hayatındaki başarısızlıklar sonrasında değil, bir zafer sonrasında da büyük bir çöküş ve patlama yaşıyor.”

Neden başarılı olduğumuzda kendimizi suçlu hissederiz? Mükemmelliyetçi oluşumuzdan mı yoksa hayatımız boyunca aptal gibi hissettirenlerden ötürü mü? Bu sorular çok basit gibi görünen ancak hayati önem taşıyan sorulardır.

Özellikle milli piyangoda büyük ikramiye kazanıp aklını yitirenler ile layık olmadığı bir konuma geldiğinde diktatör kesilenleri düşündüğümüzde, Freud’a hak vermek durumunda kalıyoruz. Bu insanlar gerçekten özünde kötü niyetli olup ellerine imkan geçmediği için mi yıllarca iyi insan rolündeydi?
Peki Freud bu konuda söylüyor?

“Hepimiz, arzularımızın gerçekleştirilmesinden de rahatsız olma potansiyeli taşırız; bunun nedeni yeni edindiğimiz statü veya zenginlikle ne yapacağımızı bilmememiz için değil, anne babamıza bir şekilde zarar vermiş olmaktan korkuyor oluşumuzdur.”

Hepimiz bir kayak merkezi ya da deniz kenarına gitmek isteriz. Ancak bazılarımız kendisini rahatsız hisseder. İçinde anlam veremediği bir kırgınlık ya da suçluluk oluşur. Freud da bu durumdan nasibini almıştı. 1936’da yazdığı bir yazıda Freud, başından geçen bir olayı aktarıyor. Bu olayda özetle neden seyahate çıktığında kendisini rahatsız hissettiğinden bahsediyor. Çocukluk yıllarımızda özellikle de ergenliğimizde aileden uzaklaşma isteği duyarız. Bu yüzden farklı şehirler farklı insanlar bize cazip gelir. Ancak bu arzumuz ailemiz tarafından baskılanır ve hissettiklerimizin yanlış olduğuna inanırız. Aradan yıllar geçer ve mesela üniversite okumak için farklı bir şehre gittiğimizde ya da işimiz dolayısıyla farklı bir şehre yerleştiğimizde içimizde bir huzursuzluk oluşur. İşte Freud burada şu iki tespiti yapıyor;

1-“Anne babamızdan daha zengin, daha üretken, daha başarılı olarak, hatta onlardan daha uzun ya da daha iyi bir hayat sürdürerek onlara üstün geldiğimizde ya da bunu başardığımızı zannettiğimizde, onları incitmiş ya da utandırmışız gibi acı verici bir suçluluk duyarız.”

2-“Olağanüstü bir şey yaptığımızda bilinç düzeyinde haz ve rahatlama yaşayabiliriz ama bilinçdışımızda alarm zilleri çalıyor olabilir.”

------------
Dil sürçmeleri ya da Freudyen dil ile Parapraksisler. Freud bu konuyu 1901’de yazdığı “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi”nde işlemişti. Yapılan dil sürçmeleri, kişiler hakkında önemli ipuçları verebiliyor. Günlük konuşma dilinden uzaklaşıp akıllı klavyelerimizle kelimelerimizi kontrol edebiliyor olsak da halen Freudyen dil sürçmeleri önemini koruyor gibi.

---------------
Kitapta işlenen bir diğer konu ise, Freud’un ne kadar önemli bir terapist olduğunu gösteriyor. Freud, insanların en mahrem sırları üzerinden oluşturduğu psikanalizinde bazı sırların ifşa olmaması için elinden geleni yapıyordu. Bunun en bariz örneğini, hastalarının bekleme odasında karşılaşarak birbirlerini görmemeleri adına, giriş ve çıkış kapılarını dahi ayırmasında görebiliriz. Bu durum, günümüzde danışanlarıyla yorumlaşan, selfieler çeken, canlı yayınlar yapan sözüm ona terapistler için anlaşılır olmasa da psikanalizin en önemli detayı olarak hala güncelliğini korumaktadır.! Peki neden bazı vakalarını kitaplaştırdı? Freud bu konuda da 1905 yılında şöyle yazıyordu;
“Bana göre doktor, sadece tekil hastaya değil, bilime karşı da yükümlüdür; öyleyse doktorun görevi, histerinin nedenleri ve yapısı hakkında bildiğini düşündüğü şeyleri yayımlamaktır ve tekil hastaya doğrudan kişisel hasar vermemeyi başarabildiği sürece bunu ihmal etmek korkaklıktır.”

“Dora” müstear isimli vakayı neden yayınladığını da şöyle açıklıyor;
“Tedavinin bitmesinden sonra tam dört yıl bekledim ve hastanın hayatında, burada aktarılacak olaylara ve psikolojik gelişmelere yönelik ilgisinin artık dinmiş olduğunu varsaymama yol açan bir gelişme olduğunu duyana kadar da bekledim.”
-------------
Gelelim biraz da aşk-ı memnu vakalara, yani başkasının eşini baştan çıkarma davranışına. Bizzat sizin başınıza ya da çevrenizden bir arkadaşınızın başına gelmiş acı bir olay, en yakın arkadaş ile aşık olunan kişi arasında başlayan aşk(!) ilişkisine.
Freud bu konuda şu üç tespiti yapıyor;
1- Parmağında parlak bir evlilik yüzüğü taşıyan birine erotik bir çekim hissetmemizin nedeni, bize çekici gelenin kavisli kalça ya da güçlü pazılardan çok o yüzük (ve temsil ettikleri, yani rakibe zarar verme arzusu) ve zarar verme potansiyelidir.
2- Adına leke bulaşmamış bir kadının, aşk nesnesi statüsüne yükseltebilecek bir çekiciliği olmaz, sadece bir şekilde adı kötüye çıkmış, sadakati ve güvenlirliği şüpheli bir kadın çekici bulunur. Buna kabaca fahişe aşkı diyebiliriz.
3- Bir erkek, bir hayat kadını ile birlikte olarak, adı kötüye çıkmış kadını, daha önce cinsel ilişkiye girdiği bütün erkeklerin elinden alıyor olmaktan gizlice tatmin olabilir. Böylece erkek kendi zihninde “patron” olur.
Behlül, bilinç düzeyinde Bihter’in güzelliğine vurulmuş olsa da bilinçdışında amcasıyla rekabete girmiş olabilir mi?

---------
Aile bireylerinizin tamamından kurtulmak istediğiniz ya da Zeze gibi onları içinizde öldürdüğünüz durumlar olmuş muydu? Eğer bu sorulara “evet” cevabını veriyorsanız, bir dönem Goethe’nin geçtiği yoldan geçiyorsunuz demektir.
Goethe’nin biyografisini inceleyen Freud, simgesel anlamı olan bir anıya dikkat çekmişti.

Küçük Goethe, tıpkı Freud gibi, ailenin ilk çocuğu ve birçok kardeşi olan birisiydi. Ve küçükken, bir gün evdeki mutfak eşyalarını pencereden dışarı atmıştı. E ne var bunda diyeceksiniz? Freud bunu “perde anı” olarak nitelendirmişti. 1917 yılında bir hastasının analizini yaparken benzer bir olay anlattığına şahit oldu. Bu olayda kardeş kıskançlığı çeken kimse önce hayvanlara zarar vermişti, ancak bu duruma müsaade edilmemişti ve o da hırsını mutfaktaki eşyalara yöneltmişti. Burada dikkat çeken bir ayrıntı ise, eşyaları neden evin içinde kırmayı değil de pencereden dışarı (yani evin dışına) atmayı tercih etmişti? Kardeşlerine olan öfkesini mutfak eşyalarına yöneltmişti ancak onları evin içinde kırsaydı, kırılmış olsalar dahi eşyalar içeride kalacaktı, en güzeli onları evin dışına atarak hem kırmak hem de kökten kurtulmaktı. Küçük eşyaları kırmak her çocuk için zevklidir ve çocuklar bu yöntemle hem öfkelerini dindiriyor hem de tatmin oluyorlardı. Bu davranışı yapan her çocuk, kardeş öfkesini mi yaşıyor diye soracak olursak, Freud bize “Bir eylemin kendi içinde haz vermesi, onu başka amaçlar için de tekrarlamanın önünde bir engel değildir.” cevabını verecektir.

Psikanalizin, kişinin nefret ettiği aile üyelerini öldürerek katarsis yaşayabilmesini, danışma odasının mahremiyetine sığınarak metal silahlar yerine sözlü silahlar kullanmasını ve içinden geçen cinai eylemleri söze dökerek rahatlamasına sağladığını bir kez daha belirtelim.
-------
Bir insana yekten hakaret ettiğinizde, sizi mahkemeye verebilir. Ancak bunu mizahi bir yolla yaptığınızda, hem size gülecektir hem de azıcık zekası varsa sizin vermek istediğiniz mesajı alacaktır. Bunun en bariz örneğini, tiyatro izlediğimizde görürüz. Bir Münir Özkul bir Kemal Sunal hala izleniyorsa ve güldürüyorsa, bunun sebebi yalnızca güldürmeleri midir? Mesela Aziz Nesin’in Zübük eserini okuduğumuzda ya da izlediğimizde sadece komik olduğu için mi gülüyoruz?

Freud, espriler ile bilinçdışı arasında bağlantı kurduğu yazısında, iki tür espriden bahsetmişti. Birisi herhangi bir kasıt gütmeye, diğeri ise kasıtlı yapılan ve yıkıcı potansiyel taşıyan esprilerdi. İşte Freud ikinci tür esprileri incelemişti.
Freud’un yakın çevresi incelendiğinde, onun esprili biri olduğunu görürüz. Ancak o kahkaha atarak poz vermeyi çok sevmezdi, ayrıca gününün büyük bir bölümünü hastaları ve bilim çevreleriyle geçirdiğini düşündüğümüzde kahkaha atacağı ortamın da azlığını fark edebiliyoruz. Kendisi bu konuda da şöyle yazmıştı;
“Psikoloji dünyasının sakinleri olan bizler, espri yapmak yerine esprileri analiz ederiz.”
-------
Freud hakkında yazılan en keyifli kitaplardan birisi olarak, okuyucusuna ve ilgilisine büyük şeyler vaat ettiğini söylerken kitabın ilk kısmını okuduktan sonra dilime dolaşan bir söz ile yazıyı burada bitireyim;
“Allah hiçbirimize, insanlığımızdan daha büyük yaşantılar nasip etmesin!”
320 syf.
·31 günde·10/10 puan
Seyr-ü Süluk konusu hep dikkatimi çekmiştir, kendimi merak ettiğim için. Hele bunu İsmail Hakkı Bursevi hzretleri ele almışken çok heyecanlıydım. Yakındığım tek nokta, dilinin günümüze aktarılamamış olması; anlamadan okumak zorunda kalmak. Celaleyn tefsirine sahibim hamd olsun, bu eserle şair olduğunu da gördüm mübareğin. Üzgünüm zira hazırlayan kişi olarak üslubuna mütercim olamamışsınız. Herhalükarda Allah razı olsun.
64 syf.
·4 günde·8/10 puan
“Bugün ritüel mekanları ve eylemleri giderek ortadan kayboluyor. Dünya giderek daha çıplak ve müstehcen bir hal alıyor.”
.
Byung-Chul Han bu sefer aşkı, hayal kırıklıklarını, beklentileri ve arzuyu anlatıyor. Günümüzde yıpranmış, çarpıtılmış ve değersizleştirilmiş hallerini..
.
Carl Fredrik Hill’in kapak resmi ve Şeyda Öztürk’ün muhteşem çevirisiyle.

Yazarın biyografisi

Adı:
Şeyda Öztürk
Unvan:
Çevirmen, Editör
Doğum:
1972
1972’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde başladığı öğrenimine Viyana Üniversitesi Felsefe ve İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümlerinde devam etti. YKY Cogito dergisi ve Cogito düşünce kitapları serisi editörü. Makale ve kitap çevirisi yapıyor. Türkçeye çevirdiği kitaplardan bazıları: Theodor W. Adorno (Rüya Kayıtları, 2008; Sahicilik Jargonu, 2012), Philip Roth (Öfke, 2012), Paul Theroux (Sivrisinek Sahili, 2006).

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 1.464 okur okudu.
  • 43 okur okuyor.
  • 1.445 okur okuyacak.
  • 22 okur yarım bıraktı.