söyle yavrum: şairi mi daha çok seviyorsun, yazarı mı
Yazar 'bizi bize anlatır'; şair ise 'beni bana anlatır'. Yazar bir kahraman yaratır. Onun peşinden gider, suç ortağı olur, yaşadıklarına tanıklık ederiz. Ortalıklarda görünmeyen yazarın düşüncelerini belki anlarız, ancak ruhuna dokunma ihtimalimiz onun iznine bağlıdır. Şair öyle mi; önce ruhunu hisseder, çok lazımsa düşünceleriyle yüzleşiriz. Mesela anne şairdir, baba ise yazar. Yazar, yalan ticaretiyle ilgilenir mecburen; başka hayatları röntgenler ve adeta dedikodu mekanizmasını çalıştırarak olan biteni olup bitecek gibi kurgular; anlatım yeteneğini de işe katarak metni oluşturur. Şairin böyle bir fırsatçılığı yoktur işte; olan bitenin, olup biteceğin içindedir çünkü. Düşüncesi kıt, ruhsal seviyesi aşağılarda bir yazar yetenekliyse yine de müthiş bir eser yaratabilir; şair için bu neredeyse imkansızdır. Hem düşüncesi ileri, hem ruhsal seviyesi yüksek hem de yetenekli olmak zorundadır. Bunlarla cebelleşirken iyi şiir de yazamayabilir. Okur, yazarların kitaplarını, şairlerinse hayatlarını merak eder. Nedeni de budur.
Sayfa 247 - Can Yayınları
Alıntı
Gerçi yazarın başka bir dünyadan gelme bir yaratık olmadığını söylüyorum ama bu doğru değildir. Başka bir âlemden geliyor olmalı biraz da. Daha doğru bir ifadeyle: Eğer onun bakışı mevcut dünyayı aydınlatıcı olması gerekiyorsa, betimlemesi olmasa görülmeyecek şeyleri betimlemek zorundadır. Sıradan gözlerle bu işin üstesinden gelemez. Eğer özünde “her şey mükemmel” düşüncesi yatarsa edebiyat kolayca bir yük haline gelebilir.
Aleksis Zorba hakkında yazarın düşüncesi
“Ona kanımızı verelim ki dirilsin. Bu obur, içkici, çalışkan, kadın düşkünü, olağanüstü aylağın biraz daha yaşayabilmesi için elimizden ne geliyorsa yapalım. Yaşamım boyunca tanıdığım en engin ruh, en sağlam beden, en özgür çığlıktı o.”
Sayfa 17
Yazarın ister istemez kendisi üstüne yazdığı ve kitaplarında kendini anlattığı düşüncesi bize romantizmin bıraktığı çocukluklardan biri.
Alıntı
Duvarların arasında hapsolmuş, sandalyelerine çakılıp kalmış yazarların kitapları hazmedilemeyecek kadar ağırdır. Masada duran diğer kitapların derlemelerinden doğarlar. Bu kitaplar semiz kazlara benzer: Alıntılarla beslenmiş, referanslarla doldurulmuş, dipnotlarla oldukları yere çökmüşlerdir. Gülle gibidirler, obezdirler, sıkıcıdırlar ve güçlükle, yavaş yavaş okunurlar. Satırların başka satırlarla karşılaştırılması ve başkalarının zaten etraflıca anlattıkları hakkında yazanların söylediği şeylerin tekrar edilmesiyle ortaya çıkan, başka kitaplardan oluşan kitaplardır bunlar. Doğrular, açıklığa kavuşturur ve düzeltirler; bir cümle bir paragrafa, koca bir bölüme dönüşür. Bir kitap, bir başka kitaptaki tek bir cümle üzerine yazılmış yüz kitabın yorumu olmuştur. Oysa eserini yürürken yaratan yazarın böyle prangaları yoktur; düşüncesi başka citlerin kölesi değildir, doğrulamalarla hantallaşmamış, başkalarının düşünceleriyle ağırlaşmamıştır. Başkalarının açıklamalarını ihtiva etmez; sadece düşünce, muhakeme ve karardan ibarettir. Hareketten, dürtüden doğan bir düşüncedir. Onda bedenin esnekliğini, enerjisini, dansın ritmini duyumsarız. Düşünce, kültür ve geleneğin yarattığı karmaşalardan, belirsizliklerden, engellerden ve kalıplardan azadedir, sadece şeyin kendisi hakkındadır.
Alıntı
Yazar düşüncesini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükafattır bu. Layık mısınız, değil misiniz? Anlamak ister. Tabiat da öyle değil mi? Altın neden toprağın derinliklerinde? Okurken araştırmaya çıkacağınız måden: yazarın düşüncesi veya niyeti. Araçlarınız: zeka ile bilgi. Kayayı kıracak, mâdeni eriteceksiniz. Önce kelimeyi fethedeceksiniz, sonra heceleri, harfleri. Cemil Meriç, Bu Ülke, 1976, s. 144.
Sayfa 11
Alıntı