Herkesin hikayesi ayrı, herkesin ayrılığı başka, herkesin özlediği başka, aradığı başka, bulduğu bambaşka…
Şöyle arkaya yaslanıp bu cümleyi bir iki saniye sindirmeyi denediğinizde, içinizde bir yerlerde bir tel titriyor, değil mi? İnsanda hafif bir "Ben bunu niye daha önce böyle kelimeye dökemedim, ne kadar hoş ve yalın bir düşünce" hissi uyandırıyor. Haklısınız, çünkü bazen en büyük hakikatler, en cafcaflı felsefe kitaplarında değil, hayatın tam kalbinden süzülen böyle duru cümlelerde saklıdır.
Gelin, bugün kahvelerimizi tazeleyelim ve bu cümlenin bizim için açtığı o kocaman kapıdan içeri birlikte girelim.
Biraz dertleşelim, biraz gülümseyelim ama en çok da kendimize dışarıdan bakmayı deneyelim.
Herkes kendi sahnesinin başrolünde aslında..
Şu hayatta hepimiz muazzam bir bütçe ve prodüksiyonla çekilen, ama vizyona sadece tek bir kişinin girdiği o tuhaf filmlerin başrolündeyiz. Yan roller, figüranlar, arada dekoru,figüranı değişenler gelip geçiyor hayatımızdan ama senaryo tamamen bize ait.
Peki hikayelerimiz neden ayrı?
Çünkü hiçbirimizin parmak izi birbirine benzemediği gibi, kalbimize batan iğnelerin yerleri de benzemiyor. Aynı otobüse biniyoruz, aynı yağmurda ıslanıyoruz, belki aynı şarkıyı dinliyoruz ama birimiz o şarkıda çocukluğunu özlüyor, diğerimiz biten bir dostluğu.
Edebi bir melankoliye bağlayıp içimizi karartmak istemem ama kabul edelim arkadaşlar . Ayrılık da özlem de terzi işidir, tam üzerinize göre dikilir.
Birinin "ayrılık" dediği şey, üç yıllık sevgilisinden kalan boş bir çerçevedir; bir diğerinin ayrılığı ise doğup büyüdüğü şehre arabanın penceresinden son kez uzun uzun bakmaktır.
Belki de bazen özlediğimiz şey bir insan bile değildir. Mesela on beşli yaşlardaki o tasasız uyku düzenimiz, ya da her şeyin bu kadar hızlı tüketilmediği o eski