(...)
Kent, sessiz. Bir yerlerden bir kapıcının süpürge hışırtıları geliyor yalnız; bir de yeni uyanmış serçelerin cıvıltıları... Güneşin ilk ışıkları pencere camlarına vurmuş. Bu ilk dalgın, düşünceli gün başlangıçları ne güzeldir! Kıllı elini pencereden uzatan fırıncı kızın bacaklarını
yokluyor. Kız gülmüyor, koyun gözlerini kırpıştırarak bu araştırmaya kayıtsızca katlanıyor.
- Çörekleri çıkar, Peşkov, yanmasın -diyor, fırıncı. Tepsileri çıkarıyorum fırından, usta on kadar yağlı, şekerli çörekle küçük francalayı kızın eteğine dolduruyor. Kız sıcak bir çöreği kapıyor, birkaç kez bir elinden ötekine aktardıktan sonra sarı, koyun dişleriyle ısırıyor; ama sıcak çörek ağzını yakınca inlemeyi, hamurtuyu andıran öfke sesleri çıkarıyor.
Kızı hazla seyreden fırıncı:
- Seni utanmaz, indir eteğini! -diye çıkışıyor.
Kız gidince de bana övünüyor:
- Gördün, değil mi, her yanı fıldır fıldır, körpecik kuzu!
Ben, kardeş, her önüme gelene uçkur çözmem. Kadınlarla işim yoktur, ille genç kız olmalı! Bu gördüğün, on üçüncüsü. Nikiforiç'in vaftiz kızı.
Onun bu coşku dolu sözlerini dinlerken, düşünüyorum:
- Peki ben... hep böyle mi yaşayacağım?
(...)