Sağlamlığının yanında, sur ve burçlarındaki görkemli kabartma, kitabeleri ve kapıları (Yenikapı, Dağkapı, Mardinkapı, Rumkapı - Urfakapı) ile eşsizliği tartışma kabul etmez.
Sayfa 58 - Gelin Tanış Olalım·Kitabı okuyor
..babamdan dinlemiştim. Kanuni Sultan Süleyman Bağdat Seferi'ne giderken, İbrahim Aksarayî Hazretlerini ziyaret etmiş; "Fetih müyesser olacak mı?" diye sormuş. O da "İnşallah muvaffak olacaksınız" demiş ve muharebe kazanılmış. Dönüşte..Padişah; "Siz böyle mübarek bir zatsınız, burada kalmayın, İstanbul'a gelin, bir külliye yapalım da talebe yetiştirin" demiş. O da "İstanbul'a gitmeme izin yok, ama oğlum İsmail gidebilir, kurban olmaktan çekinmez" demiş. ..delikanlı İstanbul'a gelmiş,..Yusufpaşa Camii'nin Haseki tarafında dergâhı kurmuş. ..genç olduğu için "Oğlanlar Dergâhı" adı verilmiş. Günden güne cemaat artmış, başka tekkelerden cemaatler de gelince fitne harekete geçmiş. "Bu hoca şeriata uymayan sözler söylüyor; "Allah'ım" diyor, "benim Allah'ım" manasını ifade eden bu sözü "Ben Allah'ım" manasına saptırarak Allahlık iddia ediyor" demişler. Ardından idamına fetva çıkmış. .. ; "Seni nereye defnedelim?" diye sormuşlar. "Başımı denize atın, nerede sahile vurursa, kabrimi oraya yapın" demiş. İnfaz yeri Yenikapı Atmeydanı'ymış. İnfaz edilmiş ve başı denize atılmış. Her zaman poyraz eserken o gün lodos esmiş, denizin akıntısı Marmara'dan Karadeniz'e doğru olmuş, başı da gelmiş Rumelihisarı'nda kayalıklara vurmuş. Şimdi Kayalıklar Mescidi'nde yatıyor. Bunu Yahya Kemal bir şiirinde de yazmıştı. En son beyti; Seyrindeyiz atıldığı sahilsiz enginin, At meydanında ölen Ene'l-Hak şehidinin.
Sayfa 29·Kitabı okudu
Reklam
TÜRK MÜZİĞİNİN SON BÜYÜKLERİ...
(...) Dede Efendi’den sonra Türk müziğinin bir gerileme içine girdiği söylenir. Bunda da başlıca âmil olarak Hacı Arif Bey gösterilir. 1831’de İstanbul’da doğan Hacı Arif Bey, eserlerinde devrin olanca çöküntüsünü yansıtmış gibidir. O daha 8 yaşındayken Tanzimat Fermanı, 25 yaşındayken Islahat Fermanı ilân edilir. Hain devlet adamı tipi ve kimsenin ne olduğunu, ne olacağını bilmediği Batılılaşma sarhoşluğu, memleketin üstüne kara bulut gibi çöker. Sırbistan ve Yunanistan bağımsızlığını ilân eder, Cezayir, Tunus, Mısır, Kıbrıs, Kırım ve Kafkasya İmparatorluktan kopar, her yönden bir çözülme çığırı baş gösterir. Saray erkânını Batılılar gibi yetiştirmek eğilimi başlar. Piyano ve viyolonsel sosyete kesiminde tutunur, Balkanlar’dan gelen Çingeneler vasıtasıyla, İstanbul sokaklarını pestpaye gecekondu ezgileri çınlatmaya başlar. Son derece güzel sesi olan Hacı Arif Bey, çözülme ve dağılmanın bu gününde, Dede Efendi’nin talebesi Zekâi Dede’nin tedrisatından geçerek dünyaya gelmiş olmakla beraber, dedesi gibi “inkırazı zafer yapıcı” bir bünye belirtmez. Hacı Arif Bey, bir işittiğini bir daha unutmayan “muhteşem bir hafıza” olarak tanınsa da, selefleri gibi “hâfız” olmaması ve Mevlevîhâneden değil “Muzika-yı Hümayun” adı verilen Batı tarzı okuldan yetişmesi, onun handikapları olarak görülür. __Kendinden önceki büyük bestekârlar gibi “ulvî bir adam” portresi çizmez Hacı Arif Bey; belli ki, onların kumaşı yoktur onda. Hayatı, kapılandığı Harem dairesinde cariyelere müzik dersi vermekle ve onlarla arasındaki gönül maceralarıyla geçer. Birkaç bahse değmez ilâhî ve tevşih dışında, bütünüyle “şarkı” formunda eser vermeye yönelir ve kendisinden sonra bu formu baş tacı kılmayı becerir. Abdülaziz’den büyük iltifat görmüş olmasına rağmen Abdülhamid’den yüz bulamaması ve
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Son Büyükleri-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
ITRÎ: BİR TÜRK MUSİKÎ DEHÂSI...
(...) Itrî’ye gelince, Türk müziği gerçek bir musikî dehâsı örneğine kavuşmuştur. Takrîben 1640’ta İstanbul’da doğan Itrî, Hafız Post mektebinden yetişmiştir. Yenikapı Mevelevîhânesi’ne müntesib olup, Şeyh Câmi Ahmed Dede Efendi’den ders aldığı söylenir. Asıl adı, Buhurîzade Mustafa Efendi’dir. “Itrî” mahlasını divan ve âşık tarzında yazdığı şiirlerde kullanmış ve bu mahlasla şöhret bulmuştur. “Itrî” kelimesi, bugün halk arasında iyi bilinen “ıtr” (gerenium) çiçeğinden gelmekte ve “güzel ve lâtif koku” anlamını taşımaktadır. Itrî de, musikîde attığı adımlarla, günümüze ve İslâm âleminin her köşesine kadar yayılan “güzel ve lâtif bir koku” olmuştur. O, yalnız müzik ve şiirle değil “hüsn-ü hatt” sanatıyla da meşgûl olmuş, bilhassa “ta’lik” tarzında büyük bir usta olarak dikkat çekmiştir. Bunun yanında, meyvecilik ve çiçekçilik, onun başlıca uğraşı durumundadır. “Mustafabey armudu” olarak bilinen armut çeşidini -muhtemelen- aşılama yoluyla o bulmuştur. Onun hayatına dair her şey, insanda derin bir hayret ve hayranlık uyandırır. Hayatında büyük bir şöhret kazanmış ve Saray’ın himayesine alınmış olan Itrî’nin eserlerinden tüten lâtife ve rayiha, İslâm âleminin pek çok köşesine ulaşmakla beraber, Kırım Hanı Selim Giray’ı bilhassa mestetmiştir. Osmanlı sarayı tarafından ihsanlara boğulan bestekâra “Padişah musahibliği” makamı takdim edilmiş, ama o bununla kanmayıp, “esirciler kethüdalığı” görevini de istemiştir. **Bunun sebebi, gözünü şahsî hırs ve makam keyfi bürümüş olması değildir şübhesiz; bütün dehâlar gibi o, sosyal imkânlarını san'atının emrine sunmayı bilmiş ve bunlar sadece san'atı için yararlanabildiği ölçüde onun gözünde kıymetli olmuştur. Orta budala bir müzisyen yönünden saraya hânende kabul edilmek, görülebilecek ikbâl rüyalarının en
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Doğuşu ve Gelişmesi-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
Gazinoların ilginç bir âdeti vardı. Seyircilerden bazıları assolist hanıma çiçek gönderirlerdi. O da çiçek gönderenlerin isimlerini okur, teşekkür ederdi. Biz de Müzeyyen Senar'ı çok sevdiğimizden ona çiçek göndermeye karar verdik. Aksaray'dan Yenikapı'ya giden yol üzerinde çiçek satan bir dükkân vardı. Bu fikri ortaya atan Tahsin Ağabey ona fiyat sormuş, bize söyledi. İki haftada parayı zar zor topladık. Bir pazar günü çiçeği ısmarladık. Tahsin Ağabey gülerek çiçekçiden geldi. Çiçekçiye meramımızı anlatmış, onun da hoşuna gitmiş, çiçeği bukette değil özel bir sepette hazırlayıp göndereceğini söylemiş. O gün gündüz matinesinde hepimiz kayıklar içinde çiçeğimizin Müzeyyen Senar'a sunulmasını bekledik. Buket halinde iki üç çiçek sunulduktan sonra bizim özel sepetteki çiçeğimiz sahneye getirildi. Müzeyyen Senar bir "Ooo muhteşem!" deyip bizim çiçek sepetini aldı ve içine yazdığımız yazıyı okuyunca çok sevindi ve heyecanlandı, seyircilerine dönüp: - Bu çiçek benim en sadık dinleyicilerimden geliyor deyip yazdıklarımızı okudu. Biz mesajımızda onu çok sevdiğimizi söyleyip altına "Kayıklardaki bedavacılar" yazmıştık. Bu jestimiz seyircilerin de hoşuna gitti, bol bol alkışladılar. Müzeyyen Senar sahneden indi, seyircilerin arasından geçip bize doğru geldi ve sevdiğimiz, ondan hep istediğimiz "Feraye" şarkısını okudu.
Yenikapı denize çıkan bir sokak Gökyüzü şarkılar gibi temiz
Ayaklarımızın dibinde bize pırıltılı mavi bir göz gibi bakarak İyi şeyler dileyen cana yakın bir deniz Deniz harikulâde mavi ve harikulâde güzel Boşlukta köpük gibi mavimsi deniz kuşları Dalgalar yumuşak bir kadın göğsü kadar Ve güneşten ısınmış kumsalda çakıltaşları Saçların güneşe karşı yine yıldızlar örülmüş Dalmışsın yine gözlerin büyümüş Hayalinde kıpkızıl bir gelincik tarlası Mütevazi soframız Çiçek gibi tertemiz masa örtüleri Limonlu bol biberli çorbamız Sen ve ben Realist şairle sevgilisi Birbirimizin gözlerine bakarak Yaşıyoruz bulutlar gibi Şimdilik Hayal kurarak
Sayfa 97 - Dost Yayınları·Kitabı okudu
Şiir
Reklam
Reklam