Bağımlı bireylerde en temel meselelerden biri, ona zarar veren ve faydalı olan arasındaki farkları sezmeye dair yeteneğinin geçmiş süreçlerde sekteye uğramış olmasıdır. Duygularını dinlemeyi ve duyduklarını kendi adına iyi olanı ayırt etmek için kullanmayı öğrenmemiştir. Ya da bu yetisi daha çocukken zedelenmiş olup diğer sağlıklı bireylerde olduğu gibi kendini dış dünyadan korumak, iyiliği ve huzuru için sağlıklı insanlara, verimli koşullara yönelmek gibi yaşam biçimlerini benimseyememişlerdir. Tehlikeyi sezip kaçamaz, hastalanacağı durumu öngörüp uzaklaşamaz. Duyguları ancak abartılı olduğunda tanıyabilir, hissedebilir. Bu yüzden drama kraliçesi/kralıdır. O gözyaşı dökmez, parçalanarak aşırı ağlar, gülmez kahkaha atar, canı sıkılmaz boşluğa düşer, üzülmez kahrolur. Ancak uçlardaysa duygunun içine girebilir. Bu nedenle kendisine bu tarz yoğun duyguları hissettiren kaotik, dramatik, sorunlu, arızalı ilişkiler seçer. Buralarda daha uyumlu hale gelir. Bu tanıdık sular tuhaf bir şekilde kişiye kendini evinde hissettirir.
Kızlar babalarıyla ilişkide tanıdıkları erkeği, bir erkeğin kadına davranışını ve kendisinin bir erkek tarafından ne kadar sevilebileceğini görürler. Bu sevilmeye layık olma durumunun ilk test sürüşü babasının sevgisiyle yapılır. Babaları tarafından, koşulsuz, dolu dolu sevilen ve hayranlıkla izlenen kız çocuklar, sevilmeye layık olduklarına ikna olurlar ve karşı cinsle pek az dertleri olur. Aidiyetsizlik, duygusal olarak güvende hissetmeme, yetecek kadar sevilmeme, beğenilmeme duygularıyla yetişen kız çocuklar ise erişkin kadınlar olduklarında, ya babadan alamadıklarını kocadan tahsil ederler ve talepkarlığın zirvesindedirler, yahut bir lokmacık sevilmeye ömürlerini adarlar, yahut kimseye eyvallahsız ve duygusuz yaşamaya yeminlidirler.
İçinde hala acıyan bir yer vardı, ama iyi şeyler vaat eden bir acıydı bu, tamamen kapanmadan önce kabuk tutarken yanan yaralar gibi sıcak, ama yumuşak bir acı
“Yüzleşmek” tabiri bana mücadeleyi çağrıştırır hep.Yalnızca “yüzleşme” tabiri değil üstelik, bilhassa bize rahatsızlık, acı veren duygu ve düşüncelerimiz hakkında kullandığımız daha nice tabir mücadeleyi çağrıştırır.Daha önce de söylediğim gibi, bazen hissettiğimiz duygu ve zihnimizden geçen düşüncelerle öyle iç içe geçeriz ki duygu yalnızca bir duygu, düşünce yalnızca bir düşünce olmaktan çıkar; yenilmesi, kontrol altına alınması, yok edilmesi, kurtulunması gereken bir düşmana dönüşür adeta. Hal böyle olunca da direnmeye başlarız. Oldukları gibi kalmalarına izin verirsek bizi tamamen ele geçirecekleri inancına sahibizdir. Direnç, kendimizi farklı hissetmek ve farklı düşünmek için verdiğimiz mücadeledir.