• Her gün gözümüzün önünde durup da çoğumuzun ona dair bilgisi pek az olan bir şey varsa o da gökyüzüdür.
  • Ferenc Karinthy ile tanışma şerefine eriştim, Budapeşte'de Bahar sayesinde. Kıyıda köşede kalmayı bile hak etmeyen onlarca kağıt israfı varken, böyle bir eserin hak ettiği değeri görememesi beni pek de şaşırtmadı. Dünyanın düzeni böyle herhalde! Schopenhauer'in bu duruma uygun bir alıntısını paylaşmak isterim: "Ahmaklar için yazanlar her zaman karşılarında geniş bir okuyucu/izleyici kitlesi bulurlar."

    İnsanlarla yeteri kadar uğraştıktan sonra, daha önce hakkında yazılan bir şey olmadığı için eserin özet niteliğinde içeriğinden bahsetmek istiyorum bu paragrafta. Olur ki eseri okumayı düşünecek olan bir okuyucu, konusu hakkında kaba da olsa bilgi sahibi olsun. Yakın tarihin en acımasız olayına gidiyoruz. İnsan onurunun ayaklar altına alındığı, insanın kendisine en uzak olduğu bir zaman dilimine; İkinci Dünya Savaşı'na. Budapeşte'deyiz. Tuna'nın kıyısında. Sesler geliyor, ancak duyduğumuz sesler hoş bir musiki sesi değil; görüyoruz ancak göz alabildiğince doğal ve güzel değil olan doğayı değil; yürüyoruz ancak güzel bir bahar akşamında yürümeye müsait bir yerde değil; koşuyoruz ancak sağlığımız için değil; yaşıyoruz ancak yerin üstünde değil; evler var ancak yaşamak için değil; gökyüzüne bakıyoruz, güneşi görmek için değil; yıldızları göremiyoruz izinli değil; korkmuyoruz yaşlanmaktan, yaşam belli değil... Böyle bir atmosferin içine bırakıldığınızda neler hissedebileceğinizi görmek isterseniz buyurun. Yazar en ön sıradan biletinizi almış...

    'La Vita E Bella' filmini izlemiş okuyucuların anımsayacağı bir olayın aynısının burada cereyan ettiğini görüyoruz. Cümleyi aktarıyorum: "Yahudi olmayan kadın, kocası ile birlikte nereye götürülürse gitmiş, kendiliğinden yakasına sarı Yahudi yıldızı takmıştı..."

    Bir şeylerini paylaşamayan insanların hüküm sürmediği bir dünya dileğimle...
  • Sissoylu, uzun zamandır okumayı iple çektiğim bir kitaptı. Her ne kadar kitabı okurken benden kaynaklı olmayan konular yüzünden sorun yaşamış olsam da bu kitabı okumak benim için harika bir süreçti.

    Kitaba başlamadan önce kendimi imgeler ile dolu zorlayıcı bir dile hazırlamıştım fakat kitabın gayet kolay bir dili var ve ilk sayfasından itibaren kitaba kolayca adapte olabiliyorsunuz. Buna rağmen kitabın yaklaşık yüz elli sayfalık bir kısmı yavaş ilerlediği için ben de kitabı bir hayli yavaş okudum. Kitabı dört günde bitirdim. Yüz elli sayfayı okumam iki günümü aldı. Geriye kalan iki günde de kitabın geri kalanını okudum. Yani anlayacağınız baştaki yüz elli sayfalık kısmı atlayınca - klasik fantastik kitap itemi- kitap oldukça hızlı ilerliyor. Bu sebeple de eğer elinizde Sissoylu var ise ve gözünüz korkuyorsa, korkmasın. Okuyunca hemencecik bitiyor. :)

    Kitabın konusuna gelince... Aslında konudan hiç bahsetmek istemiyorum çünkü bir şeyleri yanlış söylemekten veya bir detayı çok belli etmekten korkuyorum ama yine de kısaca üstünden geçmeye çalışacağım. Bin yıl önce genç bir kahraman karanlığa karşı durmaya çalıştı fakat başarısız oldu ve o zamandan bu yana dünya, Lord Hükümdar adında zalim, ölümsüz bir tiranın boyundurluğu altında. Genç kahramanın yenilgisinden beri yapılan bütün ayaklanmalar başarısızlıkla sonuçlandı. Buna rağmen Son İmparatorluk halkı arasında umut hala yeşermekte. Şimdi yeni bir isyan var. Son İmparatorluk'un en iyi çetebaşısının yürüttüğü bir soygunun etrafında şekillenen bir isyan... İçinde iki Sissoylu'yu birden barındıran tek isyan...

    Kitabı okurken niyetim biraz yavaş okuyup kitabın tadını çıkarmaktı lakin Son İmparatorluk öyle bir kitap ki kendinizi kitabı okumaktan alıkoyamıyorsunuz. Şahsen yapacak hiçbir işim olmasa bütün günümü bu kitabı okuyarak geçirirdim.

    Hani "fantastik-fantezya-distopik" türündeki kitapları okurken çoğunda kitabın dünyasına alışmamız için biraz zaman gerekir ya, bu kitapta ben bu duyguyu yaşamadım. İlk sayfadan itibaren kendimi bu dünyaya aşına hissettim ve "Ben neden demirçekme yapamıyorum?" diye düşündüm. Son İmparatorluk'ta gökten kül yağıyor ve geceleri her zaman sis var. Öyle ki halk, bitkilerin yeşil olması gerektiğini bilmiyor, geceleri gökyüzüne baktıklarında yıldızları göremiyor ve zengin kesim hariç - onlarda sadece gerektiğinde- asla ama asla geceleri dışarı çıkmıyorlar çünkü sislerden korkuyorlar çünkü Lord Hükümdar, halkının onu tanrı sanması ve bin yıl önceki dünya hakkındaki her şeyi unutaması için elinden gelen her şeyi yapıyor. Dediğim gibi; kahramanlık öyküleri ile büyümüş biri olarak bu kitabın dünyasına hayran olmaman işten bile değil. Tabii aklımda bazı konularla ilgili soru işaretleri oluşmadı değil. Mesela ikinci ve üçüncü kitapta bu 'kül volkanları' ve 'sis' ile ilgili daha çok bilgi alacağımızı umut ediyorum.

    Sissoylu: Son İmparatorluk, karakterler bakımından çok geniş bir renk skalasına sahip bir kitap. Böyle kitapları yazması biraz zor olsa da, okuması çok zevkli diye düşünüyorum ben. :)))) Her ne kadar kitaptaki her karakterden uzun uzadıya bahsetmek istesem de instagramın bunu kaldırabileceğini düşünüyorum bu yüzden kitabın önemli karakterlerden -bence hepsi önemli de işte neyse...- hızlıca bahsedelim.

    Sissoylu'nun - ve bütün Brandon Sanderson kitaplarının - favori karakteri benim için - eminim ki okuyan bir çok kişi için de - Kelsier oldu. Kitap boyunca spoiler yemekten ve kendisine hayran hayran bakmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Nasıl zeki, espiritüel, cana yakın, eğlenceli, hırslı, iyi bir hırsız anlatamam. Vin ile - kitabımızın bir diğer ana karakteri - aralarındaki baba/kız - ağabey/kardeş ilişkisini o kadar çok beğendim ki... Kelsier, muhtemelen bütün hayatım boyunca, 'En Sevdiğim Karakterler' listesinde bir numarada kalacak. (Üzgünüm Kısrak) Böyle karakterleri her gün göremiyoruz.

    Vin ile ilgili ise ne hissetmem gerektiğinden pek emin değilim. Hatalar yapan ve bunu saklamayan, hatalar yaptıkça güçlenen karakterleri her zaman sevmişimdir çünkü olması gereken bu ama Vin'in durumunda çok emin değilim. Kitabın Elend kısmı beni biraz sekteye uğratıyor yoksa ben Sissoylu Vln'i çok sevdim. Çünkü o Vin, Kelsier'in Vln'i... :)))))))

    Elend'e gelecek olursam, bu karakter en başta Kelsier'in planını gerçekleştirmek için Vin'in kandırması gerekn bir karakterdi ve benim bununla hiçbir sorunum yoktu. Elli sayfada bir geliyor, kitaptaki işlevini güzel bir şekilde yerine getiriyor ve sonra gidiyordu fakat daha sonra bazı olaylar sonucunda her yerde bu karakteri görmeye başladık ve açıkcası bu beni rahatsız etti. Sanırım asıl rahatsız olduğum şey, yazarın bize 'Elend' karakterinin kapasitesini gösterip daha sonra da bu kapasiteyi kullanmaktan vazgeçmesi oldu. Halbuki benim Elend ile ilgili ne hayallerim vardı...

    Bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer karakter Sazed. Sazed'i öyle çok sevdim ki anlatamam. Çok babacan bir tavrı vardı ve ben adamı ilk sayfadan sevdim. Bir Vin Hanım deyişi var... Sanırım açık ara Sazed'le ilgili en sevdiğim şey, her cümlenin sonunda "... diye düşünüyorum ben." demesi oldu. Önceleri bir şaşırdım fakat sonra bu kelime öbeğini her gördüğümde gülümsemeden edemedim.

    Brandon Sanderson en sevdiğim yazarlar arasına adını altın harflerle yazdırdı ve Sissoylu:Son İmparatorluk'la da bana harika bir okuma deneyimi yaşattı. Serinin ikinci kitabını okumak için sabırsızlansam da üçüncü kitapta öykünün sonlanacağını bildiğimden biraz hüzünlüyüm.
  • Birinci mektub mektubat 1. mektub

    بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

    وَ بِهِ نَسْتَعِينُ

    Birinci Mektub

    بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

    Dört sualin muhtasar cevabıdır

    Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?

    Elcevap: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ulema hayatında şüphe etmişler.

    Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.

    İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm'ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.

    (Orjinal Sayfa: 6)

    Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm'ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.

    Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda ettikleri için, Cenab-ı Hak kemal-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor. Hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur.

    İşte Âlem-i Berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir. Hattâ Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hattâ -ben kendim- Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç

    (Orjinal Sayfa: 7)

    aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sadıkada, taht-el Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus'un istilasından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rü'ya, bazı şerait ve emaratla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.

    Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vakıatla ervah-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menamen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delail, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Zâten beka-i ruha dair "Yirmidokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayatı delail-i kat'iye ile isbat etmiştir.

    İKİNCİ SUAL: Furkan-ı Hakîm'de اَلَّذِى خَلَقَ اْلمَوْتَ وَاْلحَيَوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً gibi âyetlerde "Mevt dahi, hayat gibi mahluktur, hem bir nimettir." diye ifham ediliyor. Halbuki zâhiren mevt; inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdimüllezzattır.. nasıl mahluk ve nimet olabilir?

    Elcevap: "Birinci Sual"in cevabının âhirinde denildiği gibi: Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebde'dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san'at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahluk ve muntazamdır.



    (Orjinal Sayfa: 8)

    Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe' olduğundan; "o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk" denilir.

    İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzah'ta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.

    Amma mevt, nimet olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz.

    Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip, yüzde doksandokuz ahbabına kavuşmak için, Âlem-i Berzah'ta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.

    İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs'atli, sürurlu, ızdırabsız, bâki bir hayata mazhariyetle.. Mahbub-u Bâki'nin daire-i rahmetine girmektir.

    Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi ağırlaştıran bir çok esbab vardır ki; mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ: Sana ızdırab veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı; hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ: Güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

    Dördüncüsü: Nevm nasılki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için.. öyle de: Nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevkeden belalarla mübtela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalalet için müteaddid Sözlerde kat'î isbat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azab içinde azabdır. O, bahisten hariçtir.

    ÜÇÜNCÜ SUAL: Cehennem nerededir?

    Elcevap: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ { لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ Cehennemin yeri, bazı rivayatla "Taht-el Arz" denilmiştir. Başka

    (Orjinal Sayfa: 9)

    yerlerde beyan ettiğimiz gibi; Küre-i Arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise, Arzın o medar-ı senevîsi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arzın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlukat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.

    Cehennem ikidir: Biri suğra, biri kübradır. İleride suğra, kübraya inkılab edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğra yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakat-ül Arzca malûmdur ki: Ekseriya her otuzüç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz, altıbin küsur kilometre olduğundan, ikiyüz bin derece-i harareti câmi', yani ikiyüz defa ateş-i dünyevîden şedid ve rivayet-i hadîse muvafık bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğra, Cehennem-i Kübra'ya ait çok vezaifi, dünyada ve Âlem-i Berzah'ta görmüş ve ehadîslerle işaret edilmiştir. Âlem-i Âhiret'te, Küre-i Arz nasılki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğra'yı dahi Cehennem-i Kübra'ya emr-i İlahî ile teslim eder. Ehl-i İtizal'in bazı imamları "Cehennem sonradan halkedilecektir" demeleri, hâl-i hazırda tamamıyla inbisat etmediğinden ve sekenelerine tam münasib bir tarzda inkişaf etmediğinden, galattır ve gabavettir. Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin edelim. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّهِ âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivayatın işaratıyla, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münasebetdardır. Yaz'ın şiddet-i hararetine مِنْفَيْحِجَهَنَّمَ denilmiştir. Demek bu dünyevî küçücük ve sönük akıl gözüyle, o büyük Cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîm'in nuruyla bakabiliriz. Şöyle ki:

    Arzın medar-ı senevîsi altında bulunan Cehennem-i Kübra,

    (Orjinal Sayfa: 10)

    yerin merkezindeki Cehennem-i Suğra'yı güya tevkil ederek bazı vezaifini gördürmüş. Kadîr-i Zülcelal'in mülkü pek çok geniştir. Hikmet-i İlahiye nereyi göstermiş ise Cehennem-i Kübra oraya yerleşir. Evet bir Kadîr-i Zülcelal ve emr-i كُنْفَيَكُونُ e mâlik bir Hakîm-i Zülkemal, gözümüzün önünde kemal-i hikmet ve intizam ile Kamer'i Arz'a bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile Arz'ı Güneş'e rabtetmiş ve Güneş'i seyyaratıyla beraber Arz'ın sür'at-i seneviyesine yakın bir sür'at ile ve haşmet-i Rububiyetiyle, bir ihtimale göre Şemsüşşümus tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları, saltanat-ı Rububiyetine nuranî şahidler yapmış; onunla saltanat-ı Rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelal'in kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı Rububiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübra'yı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın yıldızlarını onunla iş'al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennet'ten yıldızlara nur verip, Cehennem'den nâr ve hararet göndersin. Aynı halde o Cehennem'in bir kısmını ehl-i azaba mesken ve mahbes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakîm ki; dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zât-ı Zülcelal'in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki; Küre-i Arz'ın kalbindeki Cehennem-i Suğra çekirdeğinde Cehennem-i Kübra'yı saklasın.

    Elhasıl: Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakili aşağı tarafında; nuranîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsulat-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nev'ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu' ettiği yerdedir. Yani habîsatı ve müzahrefatı esfelde, tayyibatı ve safiyatı a'lâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahmân-ı Zülcemâl ve Kahhâr-ı Zülcelâl nerede isterse tecelligâhını açar.

    Amma Cennet ve Cehennem'in vücudları ise, Onuncu ve Yir

    (Orjinal Sayfa: 11)

    misekizinci ve Yirmidokuzuncu Sözler'de gayet kat'î bir surette isbat edilmiştir. Şurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulât kadar ve havzın ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücudları kadar kat'î ve yakîndir.

    DÖRDÜNCÜ SUAL: Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılab ettiği gibi, acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikîye inkılab edebilir mi?

    Elcevap: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esma-i İlahiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-ı meşru mecazî aşk, o vakit, aşk-ı hakikîye inkılaba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalalet ve gaflet gibi kendini unutup âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:

    Şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hakeza.. âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.

    İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a'malimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine

    (Orjinal Sayfa:12)

    olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esmâ-i İlâhiyeye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder. Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedid hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevaidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılab eder. Yoksa

    نَسُوااللَّهَفَاَنْسَيهُمْاَنْفُسَهُمْاُولئِكَهُمُالْفَاسِقُونَ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek, hususî kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip, kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azabdır. Çünki o muhabbetten yetîmâne bir şefkat, me'yusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır; hattâ güzel ve zevale maruz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedid şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryak bulur ki; acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâkî esmâsının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâkî görür; şefkati, bir sürura inkılab eder. Hem zeval ve fenaya maruz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i daimîyi görür. O zeval ve fenayı tezyid-i hüsn ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir.

    اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

    Said Nursî