1997'de, yazar-şair Kadir Aydemir tarafından Kadıköy'de kuruldu. 2006'da bir yayınevine dönüştü. Yitik Ülke'de buluşalım.
Editör: Kadir Aydemir
instagram: Yitik Ülke Yayınları
Sorunlara pratik bir çözüm bulmak için boşuna çabalarken, bu düşünceler Doktor’un aklından puslu bir biçimde geçip gitti. Saat neydi? Kulaktan dolma bilgiyle, bu tuhaf yaratığın kafasının arkasında bulunduğunu biliyordu. Tom Driver onu görmüştü ve onu beceriksizce tarif etmişti. O zamandan beri Doktor’un zihninde, Saat Adam’ın kafasına takılı olan ve belki de beyin işlevleriyle bağlantılı olan cihaz yapısında bir şey canlanmıştı. Bu, bir çeşit süper-beyin miydi? Bu sayede, insan düşüncesinin daha fazla seyahat ederek nihai sonuçlara daha hızlı ulaşmasını mümkün kılan, insan beyninin kıvrımlarını
artırmanın bir yolu var mıydı? Anlamlı görünüyordu. Bir şekilde insanın beyin enerjisi, pildeki elektrik enerjisi gibi, depolanmış ve sonra mekanik işlemler aracılığıyla salıverilmiş olmalıydı.
Kim olduğunun etkisinde kalmadan bir itirafta bulunmanı
istiyorum. O an kendini keserken ne hissediyordun? Acı
mı, pişmanlık mı öfke mi yoksa huzur mu? Senin olmayan
bir acıya ait olmak muhtemelen yaranın kendisinden de çok
acı veriyordur. Elinde cam parçalarıyla içinde olduğun bedeni
soluk almadan keserken aldığın hazza bir isim vermiştin
o esnada: Tanrı’yı deneyimlemek! Bir cinayeti intihar haline
dönüştürme mucizesine sahip bir saplantıydın o esnada ve
sırf bu halinle bile olabilecek en kötü şey senin için mucizenin
yerini alıyordu. İnanmadığın bir Tanrı’nın elçisi olarak geldiğin
bu dünyada, tüm hayatını en yalın ve en saf günahı aramakla
görevlendirdin kendini. İnanç perdesi altında savunduğun
küfür ile intiharı bir ibadet haline getirdin ve her yarayı bir
ayet gibi kabul ettin. Şimdi söyle bana, senin bizzat kötülük
olarak gördüğün bu hayata karşı çıkıp ona yeğ kâbilinden
hınç ve öfke ile ete kemiğe bürünmüş savaşı sunmanın anlamı
nedir? Elbette bir anlamı yok, çünkü senin için yegâne
iyilik çürüyüştür.
Barakasına ulaşmaya çalışırken dizlerine kadar çamura bulanmıştı. Yol boyunca o yağmurun altında bir yere yetişmeye çalışır gibi telaşla yürüyen insan kümelerinin gayretine anlam verememişti. Umurunda da değildi açıkçası. Kapının önünde defalarca silkinen köpeği içeri aldıktan sonra üzerindeki ıslak, çamurlu kıyafetleri çıkarıp tandırın yanındaki ipe astı ve torbadan çıkardığı, daha eline aldığı anda buram buram ter kokan yedek kıyafetleri üzerine geçirdi. Kurulanmanın ve nispeten daha sıcak bir ortama girmenin yarattığı rehavetle hiç toplanmayan yün döşeğin üzerine bıraktı yorgun bedenini. Uzandığı an hücuma geçen pirelerin doyumsuz istilasına alışıktı, oralı bile olmadı. Açlıktan bayılmak üzereydi. Sabahları muhtarın kapısına gidip günlük nevalesini beline sarıyor, bazen kuru bir ekmekle bir baş soğana, bazen de yutarken boğulmanın eşiğinden döndüğü bir top çökeleğe koca gün talim ediyordu. Akşamları da durum farklı değildi. Gittiği her yere yanında götürdüğü sefertasına muhtarın oynak karısının gönülsüz koyduğu iki kepçe çorba ya da yemekle akşamlık rızkına kavuşuyordu. Tekrar ıslanmayı göze alamadığından öylece tavana baktı. Gökyüzünün sahibi tüm birikimini yeryüzüne bağışlamaya karar vermişken Zeynep de evinden dışarı adım atmaz diye düşündü. Halbuki her akşamüzeri yaptığı gibi pencereden kafasını uzatıp baksaydı, Zeynep’lerin avlusunun karınca sürüsü gibi sürekli kıpırdanan insan kalabalığıyla tıka basa dolduğunu görebilirdi.
Birkaç saat sonra acımasız eller tarafından karga tulumba sürüklenerek çıkarılacağını bilmediği yatağın şefkatine sığınarak kapadı gözlerini. Hayat dışarıda bir yerlerde ağlarını örüyor, şeytan attığı zarın göğe dönük yüzündeki rakama bakarak sinsi sinsi gülüyor, anasının rahminden insan kılığında peyda olan ve çoğu vakit iblisi dahi hayrete
Hükümdar Nabussan bu sıkıntısını bilge Zadig’e açtı. “Siz ki pek çok güzel şeyler biliyorsunuz; bana, benden hiç çalmayacak bir hazinecibaşı buldurmanın bir yolunu da bilebilir misiniz acaba?” “Elbette,” yanıtını verdi Zadig, “size eli uzun olmayan bir adam bulduracak şaşmaz bir yöntem biliyorum.”