Hangisi daha iyi, bir canlı olmak mı yoksa tüm sorumluluklarının bittiği ve özgürce yaşayabildiğin bir mezarlıkta ruh olmak mı? Liza'ya göre hayat canlıların elinde heba oluyor. Biz canlılar içinde yaşadığımız anın pek de farkında değiliz doğrusu. Hep bir koşuşturmanın içinde oradan oraya savrulup duruyoruz. Öyle ki bazen yanıbaşımızda duran kötü niyetli insanların bile farkına varamıyoruz.
Başka bir açıdansa canlıların güçlü bir potansiyeli var. Silas ana karakterimiz Bod'a böyle söylüyor. "Sen canlısın Bod. Bu da sonsuz bir potansiyelin olduğu anlamına geliyor. Her şeyi yapabilirsin, herhangi bir şey yaratabilirsin, herhangi bir şeyi düşleyebilirsin. Eğer dünyayı değiştirirsen, dünya değişir. Potansiyel. Öldüğün zaman o yok olacak. Son. Yarattığını yaratmış, düşünü düşlemiş, ismini yazmış olursun. Buraya gömülebilirsin, hatta yürüyebilirsin. Ama potansiyelin bitmiştir."
Bize verilen belli bir zaman dilimi var. Kendi potansiyelimizi üretme imkanımız, hayaller kurup onları gerçekleştirme gücümüz var. Tüm bunların değerini görüyor muyuz, tartışılır. Muhtemelen ancak ölü olsaydık yaşamın tadını anlayabilirdik. Liza'nın söylediği söz bu sebeple anlaşılır belki de. Çoktan yaşamın tadını almış bir ruh canlı birine ancak böyle bir tavsiye verebilir.
İşte Nobody Owens, kısa adıyla Bod, yaşamla ölümün sınırında yaşayan biri olarak tüm bunları sorgulamamızı sağlıyor. Henüz bir bebekken açık kalan kapıdan çıkarak mezarlığa sığınan ve böylelikle ailesinin katilinden kurtulan Bod, yıllarca kendisini bu tehditten koruyan ruhlarla beraber yaşayarak ölülerin dünyasını yakından tanıyor ve onlardan pek çok şey öğreniyor. Gerçek dünya bir adım kadar ötesindeyken tanıyamadığı bu dünyaya özlem besleyen ve kendi türünden birileriyle tanışmak için büyük bir heves duyan Bod, en çok da