Bu tür bir yasayla mücadele etmek ona abes, hattâ biraz utanç verici geliyordu. Sanki çelik karışımlarını nümeroloji formülleriyle hesaplayan biriyle rekabet etmesi istenmiş gibi.
« İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz. »
İş bu inceleme, Jose Saramago’ya vefa borcunu havi satırlardan ibarettir.
Peşinen kabul etmeliyim ki, Saramago üzerine kalem oynatma cüretini göstermem, deli cesaretinden öte bir şey olmayacaktır.
18 Haziran... Aramızdan ayrılışının 11’inci yıldönümü. 83 yaşında kurduğu cümleler şu şekilde:
« Her günün sonunu, telafisi imkansız bir kayıp gibi hissetmek... Yaşlılık denen şey belki de budur. Bir gün güneş kayboluverir ve her şey de bitiverir. Ve evren var olmuş olduğumuzdan bile habersizdir. Ve o, Homeros'un İlyada'yı yazdığından bile bihaberdir. »
Yaşayan dünyanın bu kayıtsızlığına inatmışçasına bulunduğu tek temenni ise çivi gibi çakılıyor zihnime, umarım bilincim ve gözlerim açık bir şekilde ölürüm. Hatırlayalım, kültürümüzde gözleri açık gidene ağıtlar yakılır öyle değil mi? Oysa Saramago ölüm esnasında dahi o ana şahitlik etmek, tüm bilinciyle dahil olmak istermiş gibi belirtir temennisini. Zaten, kendi hayal perdesinde oynattığı Karagöz oyunlarını andıran romanları da şahit olduğu çapraşık ilişkilere karşı düştüğü ‘şahidim’ notlarından başka bir şey değildir bana kalırsa.
Saramago’nun Karagöz oyunları bana hep Jim Carrey filmleri gibi geliyor: mevcut düzende akan bir hayat düzeni varken bu denklemden bir değişken seçilip üzerine fiktif yeni bir kurgu işleniyor. Ne bileyim işte... Kah Liar Liar filmi gibi bir anda doğruların yılmaz savunusu kah Yes Man gibi bir her şeye ‘evet’ demek için ant içen biri nefer oluveriyorsunuz. Okuma fırsatı bulduğum Körlük, Görmek başta olmak üzere Bütün İsimler, Lizbon Kuşatması’nın Tarihi, Kopyalanmış Adam gibi hemen her kurgu böyle bir dinamik üzerine filizlenip dala çiçeğe yürüyüveriyor.
Nihayetinde incelememize konu Ölüm Bir
İncil’de şöyle geçer:
İsa daha konuşurken bir kalabalık çıkageldi. Onikiler’den biri, Yahuda adındaki kişi, kalabalığa öncülük ediyordu. İsa’yı öpmek üzere yaklaşınca İsa, “Yahuda” dedi,
“İnsanoğlu’na bir öpücükle mi ihanet ediyorsun?” — Luka 22:48
İşte karşınızda Rönesans döneminin mihenk taşlarından biri sayılan, eserlerinin her parçası ayrı ayrı gizem barından Üstat Leonardo da Vinci… Rönesans İtalya’sında geçen bir dönem hikayesinde, kendisine düşen görev Santa Maria kilisesi yemekhane duvarına Son Akşam Yemeği’ni resmetmek; İsa’nın tutuklanmasından bir gün önce havarileri ile oturduğu esnada ‘içinizden biri bana ihanet edecek’ cümlesinden hemen sonrasını temsil eden tablo… İsa’nın mahsun yüzü, havarilerin kimisinin şaşkın ve ‘o kişi ben miyim acaba’ bakışlarına eşlik eden kimisinin öfke dolu ifadeleri… İçlerinden biri ama kim? Ve dahası: neden?
Üç sene gibi bir sürede tamamlanan tablo için rivayet odur ki üstat Leonardo tabloda yer alan her bir kişi için ayrıca çalışıp bu kişiyi yanında yöresinde bir yüz ile içselleştirmek ister. Mesela, bu konuda anlatılagelen bir hikayeyi aşağıya iliştireyim hemen:
[ALINTI]
Leonardo da vinci, ‘son akşam yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi’yi İsa'nın bedeninde, kötü'yü de İsa’nın arkadaşı olan ve ‘son akşam yemeği' nde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmeliydi. Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.
Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti. Sayısız taslak ve eskiz çizerek iyinin yüzü İsa için yeteri kadar malzeme biriktirdi.
Aradan üç yıl geçti, ‘son akşam yemeği' nerdeyse
"Umut belki de gelecek sayfadadır. Kapatma kitabı."
-Jabes
Duygusal manada dibi görmüş farklı yaş aralığında dört kadın… Mutsuz ve dahası yarın namına pek de bir umut beslemiyorlar. Hayattan nefret ediyor mesela Anne Marie, çünkü hayatında ne sevebileceği ne de onu seveni var. Her sabah uyanıyor, yatağın boş ucunu görüyor, o kahredici yalnızlık hissine ömrü boyunca aşılamayacağını düşünüyordu. Diğerlerinin de pek aşağı kalmıyor durumları. Monoton geçen günler, hayatla aralarında pamuk ipliğinden ince bağ…
Bir Sevgililer Günü akşamı, kendi kendilerinin tesellisi olacak bu dört hanımefendi Anne Marie’nin kitapçısında yine onun davetiyle toplaşıp akşamı beraber geçirmek istiyorlar. O akşam farklı bir şey oluyor, hayatlarının ivmesini yukarı yöne çeviren bir şey… Yaralarını kapatacak bir şey… Yaraları ve yarımlıkları üzerine vahlanırlarken ortaya dilek listesi yapma fikri atılıyor.. Çekimser kalsalar da gizliden gizliye ürkek adımlar onları kendi başlarına kaldıklarında listeyi yapmaya doğru cesaretlendiriyor.
Pembe dizi tadında geçen kitabımız işte böyle bir çerçeveden merhaba diyor bizlere. ‘Delilik canım bu kadarı da!’ derken hayatlarına olan olumlu etkiyle sarhoş oluveriyorlar.
Hadi sıra sizde… Umudu ötelemeden bir sayfa daha çevirelim mi, ne dersiniz?
Ve son olarak:
“Yaşamak ümitli bir iştir sevgilim.
Yaşamak seni sevmek gibi ciddi bir iştir”