Küba parlamentosunun dün kabul ettiği bu 176 maddelik tarihi paketin en devrimci yanı, yasal olarak "ülke veya blok ayrımı gözetmeksizin" küresel sermayenin tamamına kapıyı açmış olmasıdır. Hatta yeni yasayla birlikte, yabancı yatırımcıların Küba devlet firmalarıyla ortaklık (joint venture) kurma zorunluluğu bile tamamen kaldırıldı. Küba'nın şu anki yönetim aklı, ekonomik olarak tam olarak bu iki ülkenin modelini (sosyalist siyasi yapı altında serbest pazar ekonomisi) kopyalamaya çalışıyor. Çin: Küba için hem en büyük potansiyel yatırımcı hem de teknolojik altyapı sağlayıcısı. Çin şirketleri zaten adada yenilenebilir enerji, telekomünikasyon ve madencilik alanlarında var. Küba bu yeni paketle, Çin'in adadaki doğrudan yatırımlarını (özellikle altyapı ve sanayi bölgelerinde) bürokrasiden arındırarak hızlandırmayı hedefliyor. Vietnam: Küba’nın "ideolojik kardeşi" ve adadaki en büyük Asya kökenli yatırımcılardan biri. Özellikle Mariel Özel Kalkınma Bölgesi'nde Vietnamlı şirketlerin tekstil, tüketim malları ve tarım yatırımları var. Küba, tarım ve gıda krizini çözmek için en çok Vietnamlı pirinç ve tarım endüstrisi şirketlerine bel bağlıyor. Bu iki ülke Küba'nın tarihsel müttefiki olsa da kendi ekonomik ve lojistik sıkıntıları nedeniyle adanın derdine derman olmakta zorlanıyorlar. Rusya: Küba için geleneksel olarak en büyük askeri ve lojistik destekçiydi. Ancak Rusya'nın kendi cephesindeki yoğunluğu ve ambargolar nedeniyle adaya lojistik desteği ciddi ölçüde aksadı. Bu yılın başından beri Rusya'dan Küba'ya sadece tek bir petrol tankeri ulaşabildi. Yeni paketle Rus şirketlerine enerji arama ve turizm yatırımlarında büyük imtiyazlar verilmesi planlansa da Rusya'nın adayı tek başına finanse edecek ekonomik esnekliği bulunmuyor. İran: Küba ile biyoteknoloji (ortak aşı
1000Kitap
Trump’ın "Trump Ice" (su), "Trump University" (ki hiç açılmaması gereken ve davalarla kapanan bir yapıydı), "Trump Shuttle" (havayolu) ve tabii ki Atlantic City’deki "Taj Mahal" başta olmak üzere batan kumarhaneleri... İş dünyasında "büyük deha" olarak pazarlanan bir figürün arkasındaki bu devasa başarısızlıklar serisi, aslında agresif bir marka pazarlamasının arkasında nasıl bir yönetim zafiyeti ve plansızlık olabileceğini çok iyi gösteriyor. Kemal Kılıçdaroğlu ile kurduğumuz analoji ise ilk bakışta farklı kulvarlar gibi görünse de sistemik bir "süreç yönetimi ve algı hatası" noktasında oldukça dikkate değer bir paralellik barındırıyor. Bu iki figürün başarısızlık hikayelerini yan yana getirdiğimizde şöyle bir tablo çıkıyor ortaya: 1. "Yenilgi" Döngüsünü Doğru Okuyamamak Trump: Girdiği birçok iş kolunda piyasa dinamiklerini, borç sarmalını ve hukuki sınırları doğru analiz edemedi. Kumarhane gibi "kasanın her zaman kazandığı" bir sektörde bile iflas bayrağını çekti. Ancak her başarısızlığı bir "yenilgi" olarak kabul etmek yerine, suçu sisteme ya da başkalarına atarak kendi mitini korumaya çalıştı. Kılıçdaroğlu: Karşısındaki siyasi mekanizmanın deterministik yapısını, sosyolojik katmanları ve seçmen matematiğini defalarca yanlış hesapladı. Üst üste gelen her seçim yenilgisini, sürecin yapısal hatalarını masaya yatırıp radikal bir strateji değişikliğine gitmek yerine; "aslında oyları artırdık", "şartlar adil değildi" gibi gerekçelerle rasyonalize etmeye çalıştı. Tıpkı Trump’ın batan şirketlerine rağmen "başarılı iş insanı" imajını sürdürme çabası gibi, o da her mağlubiyetin ardından "demokrasi mücadelesinin lideri" mitine sığındı. 2. Israr ve Esneklik Eksikliği İki isimde de ortak olan şey, çalışmayan bir formülde ısrar etme eğilimi. Trump, bir sektörde batınca
Siyaset
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Allice artık harikalar diyarında değil
Afyon ekimi sıkı yönetim ve devlet kontrolü altına alınınca, o tavşan deliğinden düşen beyaz tavşanın aslında Tarım ve Orman Bakanlığı’nın tescilli e-devlet müfettişi olduğu ortaya çıkıyor
Ulus-ötesi sermaye gruplarının, finans kapitalin ve lobilerin Amerikan iç siyaseti ile devlet kararları üzerindeki gücü, Amerikan siyasal sisteminin genetik kodlarında yer alan "yasal rüşvet" ve "kurumsallaşmış nüfuz" mekanizmalarına dayanır. Bu mekanizma, Amerikan anayasasının "hak arama" özgürlüğünü düzenleyen meşhur Birinci Maddesi arkasına gizlenerek, zamanla küresel sermayenin Washington’ı rehin aldığı devasa bir endüstriye dönüşmüştür. Amerikan siyasetinde paranın ve lobilerin rolü her zaman büyüktü; ancak sistemin tamamen kontrol dışı bir sermaye canavarına dönüşmesi, son yarım yüzyıldaki üç büyük kurumsal ve hukuki kırılmayla gerçekleşti. 1970'lere kadar sendikalar ve yerel gruplar siyasette daha etkiliydi. Ancak 1971 tarihli Federal Seçim Kampanyası Kanunu (FECA) ile Siyasi Aksiyon Komiteleri (PAC) yasal bir statü kazandı. Büyük şirketler ve finans çevreleri, adaylara doğrudan para aktarmak yerine bu komiteler üzerinden organize fonlar sağlamaya başladılar. Sermaye, dağınık halden kurumsal birer siyasi baskı unsuruna evrildi. Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin 2010 yılında verdiği "Citizens United v. FEC" kararı, ulus-ötesi sermayenin önündeki tüm yasal barajları yıktı. Mahkeme, şirketlerin ve sendikaların siyasi kampanyalara harcadığı parayı bir "ifade özgürlüğü" olarak kabul etti. Bu kararla birlikte "Super PAC" adı verilen yapılar doğdu. Super PAC'ler, bir adayın resmi kampanyasına doğrudan nakit veremezler ama o adayı desteklemek veya rakibini karalamak için sınırsız ve ucu açık harcama yapma hakkına kavuştular. Bu, küresel finans kapitalin Amerikan seçimlerini açık artırmayla satın alabilmesinin önünü açtı. Günümüzde ulus-ötesi sermaye, paranın kaynağını gizleyen kâr amacı gütmeyen vakıflar (501(c)(4) kuruluşları) üzerinden siyasete yüz milyonlarca dolar
1000Kitap
Sermayenin Görünmez Zırhı: Çelişkili Sınıf Konumları, Baskı Aygıtları ve Hıncın Ekonomi-Politiği Tampon Bölgenin Sosyo-Psikolojik İşlevi Modern kapitalist üretim ilişkileri, kendi bekasını sadece saf ekonomik tahakkümle değil, bu tahakkümü görünmez kılan sofistike toplumsal katmanlar ve psikolojik savunma mekanizmalarıyla sürdürür. Bu mimarinin en kusursuz işleyen parçası, sosyolojide "çelişkili sınıf konumları" olarak kavramsallaştırılan orta sınıf, yani bugünün yaygın tabiriyle beyaz yakalılardır. Sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasında yapısal bir tampon bölge işlevi gören bu tabaka, sistemin ürettiği sınıfsal sürtünmeyi emmek ve radikal bir uyanışı engellemek üzere tasarlanmış sosyolojik bir kalkandır. 1. Yanlış Bilinç ve Hıncın Yataylaşması Beyaz yakalı çalışan, özü itibarıyla üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan, geçinebilmek için emeğini satmak zorunda olan bir ücretlidir; yani nesnel ve yapısal olarak işçi sınıfına aittir. Ancak aldığı akademik eğitim, edindiği kültürel sermaye ve dahil olduğu tüketim kalıpları üzerinden kendini illüzyonel bir şekilde sermaye sınıfının dünyasına ait hissetme eğilimindedir. Sermayenin hegemonik lütfuna talip olan bu kitlede itaat öyle bir tavizsizlikle içselleştirilir ki, efendisinin en ufak sarsıntısını veya krizini dahi bir hikmet gibi soluyan, tabiri caizse "efendisi osurduğunda derin nefes alıp oh çeken" yapısal bir dalkavukluk habitusu neşet eder. Bu trajik konumlanmanın en büyük varoluşsal kâbusu, aradaki o ince statü çizgisini kaybedip mavi yakalıların veya güvencesiz yoksulların safına düşmektir. Bu derin "aşağı düşme korkusu", yoksullara karşı rasyonel bir empatiden ziyade patolojik bir öfke ve hınç doğurur. Beyaz yakalı, kendi ayrıcalıklı pozisyonunu ahlaki ve entelektüel olarak meşrulaştırmak için
Sosyoloji
1243 yılındaki Kösedağ Yenilgisi, Anadolu Selçuklu Devleti’ni ani bir yıkıma uğratmadı; aksine devleti yaklaşık 65 yıl sürecek bir bağımlı koruma (vasallık) dönemine soktu. Selçukluların 1308 yılına kadar kağıt üzerinde de olsa varlığını sürdürebilmesi, Moğolların (ve daha sonra İlhanlıların) doğrudan yönetim kurmak yerine dolaylı bir sömürü mekanizmasını tercih etmelerinden kaynaklanıyordu. Kösedağ Savaşı'nın hemen ardından yapılan anlaşmayla Selçuklular, Moğollara yıllık muazzam bir haraç ödemeyi kabul etti. Bu haraç; tonlarca altın, binlerce at, koyun ve kumaş balyalarından oluşuyordu. Moğollar için Anadolu’yu bizzat asker ve bürokrat göndererek yönetmek hem maliyetliydi hem de coğrafi olarak zordu. Bu yüzden, Selçuklu vergi ve idari mekanizmasını bozmayıp bir "vergi acentesi" gibi kullanmayı daha kârlı buldular. Vergi düzenli ödendiği ve Moğol ordusuna askeri destek sağlandığı müddetçe Konya’daki sultanın tahtında oturmasına izin verildi. Moğollar, Selçuklu hanedanının yeniden güçlenip bir tehdit haline gelmesini engellemek için taht kavgalarını körükledi. Çoğu zaman tek bir sultan yerine, kardeşleri aynı anda tahta ortak ederek devleti ikiye ya da üçe böldüler. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra oğulları II. İzzeddin Keykâvus, IV. Rükneddin Kılıç Arslan ve II. Alâeddin Keykubad arasında kurdurulan üçlü saltanat (ortak yönetim), merkezi otoriteyi tamamen felç etti. Sultanlar, kendi kardeşlerine karşı Moğol hanlarından yardım istemek zorunda kalan birer kuklaya dönüştü. Bu dönemde gerçek siyasi güç, sultanlardan çok Moğollarla ilişkileri yönetebilen güçlü Selçuklu vezirlerinin ve bürokratlarının eline geçti. Bu dönemin en sembolik figürü Pervâne Mu‘îneddin Süleyman'dır. Pervâne, zekice bir diplomasi yürüterek yaklaşık yirmi yıl boyunca Tebriz’deki
Tarih