oglum bu kitaptan da derin anlam çıkarıyosanız yardıma ihtiyacınız var ya da yoooook siz var ya ayağınıza çarpan taştan dünyayı sorgularsınız acayipsiniz baba
"KARDEŞİMİN HİKÂYESİ"
"Zaten insanın kaderini bilmesinden daha korkunç ne olabilir? Herkes öleceği günü saati bilseydi, geriye sayım ne kadar zor olurdu, düşünsenize, geçen her dakikayı bir tabut çivisi gibi algılamaz mıydık? Açıkça yanıt vermek bile insanı ürkütüyor, değil mi? Hele genç ölümler için."
Kimi hikâyenin neresinde olduğunu, kimi de bir hikâyesinin olduğunu bilmiyor.
Ne kadar da derin bir cümle. İnsanın kendi hayatına dönüp baktığında belki de en çok sorguladığı şey bu: Ben hikâyemin neresindeyim? Yoksa daha başında mıyım? Yoksa hikâyemin en karmaşık bölümünde kaybolmuş, çıkışı mı arıyorum?
Bazı kitaplar vardır, okurken içimizde bir yerlerde biriken tortuları harekete geçirir. Satırlar arasında kendi yansımamızı görür, karakterlerde kendi duygularımızı tanırız. Bu kitap da benim için öyle oldu. Her cümlesinde hayatın izini, her satırında gerçekliğin tokadını hissettim.
Bir kitabı sırf son on sayfası için okur musunuz?
"Önce bir cinayetle başlıyor kitap, daha sonra bambaşka bir aşk hikâyesi anlatılıyor. Sonu ise bir mahkeme tutanağıyla bitiyor."
Bir kitap düşünün; elinize aldığınızda sizi bir cinayetle sarsıyor, sonra usulca bir aşk hikâyesinin kollarına bırakıyor ve finale doğru öyle bir sürpriz yapıyor ki sayfaları çevirirken içinizden sadece "yok artık, yoooook artık" diye mırıldanıyorsunuz.
Aslında yazar bize baştan söylüyor neyle karşılaşacağımızı. Bir cinayet... Ama sonra anlatılan o kadar farklı bir şey ki, baştaki o keskin başlangıcı neredeyse unutuyoruz. Hayatın içinden, sıradan gibi görünen ama her biri ayrı bir derinlik taşıyan karakterler, ilişkiler, hesaplaşmalar...
Yazar, elimizden tutup bizi öyle bir yolculuğa çıkarıyor ki, nerede olduğumuzu, nasıl bu kadar içine çekildiğimizi anlamıyoruz. Ta ki sona gelene kadar.
Sakin bir balıkçı köyünde
Serinin diğer kitaplarını okumadım yalnızca bu kitabı okudum ona göre yorum yapacağım. İnsta da christian’ı o kadar övüyorlar ki bi okuyayım dedim serinin diğer kitaplarından başlayacaktım ama bütün kitaplar birbirinin aynısı her erkek karakterin geçmişi zenginliği aynı dendiği için yalnızca bu kitabı okudum. Zaten bunu okuduğumda diğerlerini okumadığım için kopukluk hissetmedim başlı başına tek başına bir kitaptı benim için.
Bundan sonrası spoiler.
Serinin o kadar çok abartılacak yanı yok ki, hele hele de christian’ın. Sürekli zade ve christian isimleri yanyana övülüyor ama zade her ne kadar sorunlu bir tip olsa da o adamın aşkını hissetmiştim, bu adam da çok öyle bir numara da yok. Stella hele bu kadar hiçbi şeyi olmayan, bi numarası olmayan ne bileyim sıfır çekicilikteki bu kadının nesine “takıntılı” olmuş anlayabilmiş değilim. Christian’ın neden bu bomboş beyinli ve hiçbir çekiciliği olmayan kıza aşık olduğunu anlayamasam da kitapta bir tek onun sevgisini hissedebildim. Stella zaten kitabın yarısına kadae christian için herhangi bir duygusal ifade de bulunmuyor. Bir kaç yerinde sadece alt tarafında kıpırtılar olduğundan bahsedip christian ne zaman aklına gelse neyse şimdi başka işim var onu düşüncek vaktim kalmadı tarzı zırt pırt cümleler kurulmuş dkjsksksksks yani neden sürekli christianı kafasından attığından ve düşünmeye vakti olmadığına dair sürekli bir atıfta bulunulmuş anlamadım.
Stellanın bir olayı yok. Bir instagram fenomeni olmasına ve reklam anlaşmaları olmasına rağmen parasızlıktan nasıl geberiyo onu da anlayabilmiş değilim. Christian her konuda kıza destek oluyor o olmasa stellanın adım atacağı herhangi bir iş ya da gündelik hayatta bi becerisi yok. Bu kadar boş ve altı dolu olmayan bir insana christian neden ve nasıl aşık olmuş onu da anlayabilmiş
alternatif bir kapağına düştüğümü söyleyerek başlayabilirim buna. suçluyum, evet, kapağına göre yargıladım. fakat sonrasında arka kapak yazısını okudum ve dedim ki ‘harika duruyor’. ilk başta öyleydi de. geçmişte geçmesine rağmen kendisine ait bir evreni olan Divine Rivals pek çok açıdan yetersiz bir kitaptı. evreninde tanrıların olduğu kitapta neden böyle bir fantastiklik var acaba diye sorguluyorsunuz okurken. yıllar yıllar önce tanrılar arasında bir şeyler olmuş ve şimdi savaştalarmış. ee? hiç. o kadar.
başrol Iris'in abisi savaşa gitti, kendi isteği ile ve kızımız da triplerde. fakirler. gazeticilik okurken annesinin, oğlunun savaşa gitmesine olan üzüntüsü sonucu alkolik olması sebebiyle okulu bırakmak zorunda kalan Iris, ünlü gazetelerden birinde yazarlık yapıyor. en büyük rakibi de asla çekemediği (aynen kardeşim biz de hiç anlamadık bunun sonunun aşk olduğunu) Roman. Roman zengin aile çocuğu, onun da tipik babasının her dediğini yapma zorunluluğu var falan filan.
aslında okurken bir yere kadar çok tatlı bir tarihi aşk romanı olarak ilerliyordu. nerede bozduğunu söyleyeceğim bekleyin.
ilgimi çeken şey şuydu ki Iris’in daktilosunda yazıp gardırobuna attığı mektupların kaybolması ve ansızın başka bir mektubun belirivermesi. mektupları başkasına gidiyordu ve o kişi de Iris’e karşılık veriyordu. yazarın aklına ilk düşen fikir de buymuş, kitabın bilgi kısmındaki ana konu da bu. yani, oldukça hoş bence. beklentim mektuplaşmalar ile ilerleyen ve bir noktada tanışan iki karakter aşkı okumaktı. itiraf etmeliyim ki kendimi çok büyük bir beklenti içine soktuğumdan karşı taraftaki kişi için türlü türlü fikirlerim vardı ama çıkan kişi (baya erkenden öğrendik bu arada, öyle aman aman bir gizemi yokmuş işin) beni şaşırttı sonra da ‘hoşmuş’ dedim.
fakat, yazarın koyduğu