Behçet Necatigil’in Serin Mavi kitabını okumak, benim için edebiyatın o yüksek perdeden konuşan, büyük ve gürültülü iddialarından sıyrılıp; evlerin içine, odaların o loş yalnızlığına, küçük insanların o kimselere duyuramadığı gizli iç çekişlerine sızmak gibiydi. Necatigil, o kelimeleri adeta ince bir tül gibi dokuyan, her dizede sessizliğin resmini çizen o eşsiz kalemiyle beni öyle dingin ama bir o kadar da derin bir girdabın içine çekti ki, sayfaları çevirirken metnin ritminde değil, kendi kalbimin o en kuytu odalarında yürüdüğümü hissettim.
Bu kitap benim gözümde, sadece mektuplardan, yazılardan ya da şiirsel kırıntılardan oluşan bir derleme değil; modern dünyanın o yakıcı, aceleci ve hoyrat telaşına karşı çekilmiş gümüşi bir set, bir "serinlik" sığınağı. Necatigil; dar evlerin, geçim dertlerinin, saklı tutulmuş sevdaların ve o her gün yanından geçip gittiğimiz ama fark etmediğimiz mahcup hayatların şairi olarak, bu eserinde de o meşhur "orta halli" hüzünlerimizin haritasını çıkarıyor. "Serin mavi", insanın sığınmak istediği o dingin gökyüzü ya da kuytu bir deniz gibi; ama o maviliğin altında, hayatın tüm o gizli fırtınaları ve kırgınlıkları usulca akmaya devam ediyor.
Yazarın o fısıltı tadındaki, süssüz ama her kelimesi bir kuyu kadar derin olan üslubu beni en duyarlı yerimden yakaladı. O, büyük laflar ederek okuru ezmiyor; aksine, bir mutfak tezgahının üzerindeki bardaktan, bir pencere önü bekleyişinden ya da sokaktan geçen bir işportacının sesinden koca bir varoluş trajedisi çıkarıyor. Necatigil’in dilinde hüzün, gürültülü bir feryat değil; akşamüstü eve dönen bir memurun omuzlarındaki o sessiz yorgunluk, kimselere söylenmemiş bir vedanın o ince sızısıdır. O, evlerin dış kapılarını kilitler ve bizi o mahrem, o korunaklı ve içli dünyanın baş köşesine