Amin Maalouf, "Doğu'nun Limanları" adlı romanında Adana, Beyrut, Paris ve Haifa'yı bir araya getiriyor ve duygusal bir yaşamı aktarıyor. Gerek atalarından, gerekse kendi geninden çok uluslu bir ulusal kimliğe sahip olan Maalouf; bunun avantajını romanına yansıtıyor. Doğudaki insanlar konusunda çok gerçekçi bir gözlemci olan yazar, bu özelliğini "Doğu'nun Limanları"nda da yansıtmaktan geri durmuyor. Bunun yanında romanını tarihsel zenginlikle de süslüyor. Osmanlı Devleti'nin son dönemleri, İkinci Dünya Savaşı ve Arap-İsrail savaşlarıyla ilgili detaylara, bu detaylardan dolayı halkların çektiği buhranlara eserinde yer veriyor. Aile, kimlik, aidiyet, sevgi, aşk, aile kavramının devam ettirilebilmesi gibi önemli kavramların ışığında tarihsel detaylarını serpiyor ve kurgusunu şekillendiriyor. Tüm bunları yaparken yalın ve akıcı bir üslup tercih ediyor. Çok fazla betimlemeden kaçınıyor. Keskin gözlemlerini olduğu gibi paylaşıyor. Cümlelerinin alt metni, lirik özellikler dolu. Romanın 2017 yılında filme uyarlandığını da ekleyeyim.
Kitabımızın konusu, Paris metrosunda açılır. Yazarımız, metroda yüzünü tanıdığı bir adam bulur ve onu takip etmeye başlar. Yazar, bu adamı İkinci Dünya Savaşı'nda savaşmış ve dönüşünde kahramanca bir şekilde karşılaşmış bir fotoğrafta görmüştür. Bu takip sonucunda tanışırlar. Adamın adı İsyan Kitabdar'dır. Bu noktadan itibaren İsyan, hayat hikayesini anlatmaya başlar. Babası devrimci olmasını istemiştir, onun gönlünde ise hep doktor olmak vardır. Annesi, kardeşi Selim'i doğururken öldürmüş, evi ablası İffet çevirmeye başlamıştır. Ablası sayesinde tıp kazanan İsyan, öğrenimi için Paris'e gider. Bir gün arkadaşlarıyla sohbette savaşla ilgili fikrini belirttiğinde, direniş grubundan Bertrand'ın dikkatini çeker. Tıp okumaya gitmişken zamanla kendini