İsraflar Pazarı
Her gün olduğu gibiydi, bugün de her şey.
Yine yerli yerinde duruyordu,
Sokağın bütün pisliğini toplayan,
Çöp konteynırları…
Yine sabah ezanı duyulmuştu,
Yine kendinden büyük karton toplama arabasını,
Yüklenmişti öksüz çocuk…
Sahi ya “öksüz” ne ağır iki heceydi.
Baktı çakmak çakmak gözleriyle,
Kartonlar, kağıtlar arasında,
Yine bir ton israflar pazarında gibiydi.
Sarındı sıkıca öksüz çocuk,
İsraflar pazarında bulduğu,
Simli bir hırkaya.
Bilirsiniz soğuk yağar sabahları,
İsraflar pazarına çıkan,
Öksüz çocukların göğsüne.
Sahi ya “israflar pazarı” ne ağır iki kelimeydi.
Siz gibi hüzün duymadı çocuk,
Hatta sevindi bulduğu simli hırkaya.
Sarıldıkça bulaşan simler,
Gülümsetiyordu nadir gülen yüzünü.
Ellerini havaya kaldırınca,
Güneşle birleşen simler,
“Çok şükür geldik.
Çok şükür gidiyoruz.” dedirtmişti çocuğa.
Gözü tren istasyonuna çevrildi. Tren istasyonunun o dev saati 24.00’ü gösteriyordu.
Ne garipti değil mi? Bir saniye öncesi farklı bir gündü, bir saniye sonrası farklı bir gün oldu. Tıpkı sen gibi zaman. Sen de dün benimdin bugün farklı birininsin. Zaman geçer elbet büyük bir salise hızıyla. Uzanır farklı farklı mekanlara. Ama sen… Sen geçmezsin bu gidişle. Ne olurdu bir şeyi de tamı tamına becerebilsen. Tamamen zamana benzesen, ansızın bitiversen.