“Ben kim olduğumu bilirim.”
Don Quijote’nin bu cümlesine takılıp kaldım. Çünkü bir insan gerçekten kim olduğunu bildiği için mi böyle söyler, yoksa bütün dünya ona kim olduğunu hatırlatıp durduğu için mi? Yaşlısın, delisin, zavallısın, bu dünya senin sandığın dünya değil, o devler yeldeğirmeni, o prenses köylü kızı, o at da öyle destanlara yakışacak bir at falan değil... Herkes ona gerçeği gösteriyor gibi. Ama Don Quijote inatla başka bir şey söylüyor: Ben kim olduğumu bilirim. Belki bilmiyor. Belki de hepimizden daha çok biliyor. İşte insan burada biraz düşünüyor.
Don Quijote’ye sadece deli demek bana hâlâ kolaycılık gibi geliyor. Evet, adamın yaptığı şeylerin çoğu komik. Hatta bazı yerlerde insan gerçekten gülüyor. Bir adam düşünün; okuduğu şövalye romanlarından öyle etkilenmiş ki kendini gezgin şövalye sanıyor, zırhını kuşanıyor, atına isim veriyor, kendi sıradan hayatını büyük bir maceraya dönüştürüyor. Normal şartlarda “tamam, bu adam aklını kaçırmış” deyip geçebiliriz. Ama Cervantes öyle bir şey yapıyor ki, sen bir süre sonra bu adamla dalga geçerken kendinden utanmaya başlıyorsun. Çünkü Don Quijote’nin deliliğinde bile bizim fazla akıllı hayatlarımızdan daha sahici bir taraf var.
Ben kitabı okurken en çok şunu düşündüm: İnsan hayal kurduğu için mi kaybeder, yoksa artık hayal kuramadığı için mi? Don Quijote yeldeğirmenlerine saldırıyor diye gülüyoruz ama biz neye saldırıyoruz? Kendi korkularımıza mı, geçmişimize mi, içimizde büyüttüğümüz olmayan düşmanlara mı? Hepimizin kendince bir yeldeğirmeni yok mu zaten? Sadece biz ona daha makul isimler veriyoruz. Kaygı diyoruz, hedef diyoruz, gurur diyoruz, aşk diyoruz, bazen de hayatın gerçeği deyip geçiyoruz.
Don Quijote.. Sana güldüm, bunu inkâr edemem. Ama seni biraz da kıskandım. Çünkü sen hiç değilse dünyanın