Şam'a döndüğümüz vakit birçok yeni şeyler öğrenmiş, yeni silah tecrübelerinde bulunmuş, Krupp'un kaynar demir ırmağını ve Kil'deki toprak istiflerini görmüş fakat bir şeyi, zafer ümidini son damlasına kadar kaybetmiştim.
Batıyorduk.
Acı ve ıztırap bir fırtına, bir kıya-met zelzelesi gibi sana doğru gelirken de telâş etme sakın? Şaşkınlık seni senden esirger. Sabırlı ol ki, büyük hikmet gerçekleşsin. Düşman zafer teraneleri ile senin kulaklarını sağır ederken bırak dostlar kalbini incitsin. Bırak, biraz sonra üzerinde halka teşhir edileceğin sehpan sana gösterilirken evlâdın sana âsi olsun. Bırak ki vücudun gibi kalbin de lime lime doğranacak olsun. Bunca saadet sana yetmiyor mu?
Yaşadığın şu anda yeryüzünde senin kadar kendine sahip bir insan tanıyor musun? Şu halinde Hakk'a en yakın varlık olduğunu görmen gerekir. Yaşadığın yer vefasız bir menzil değil mi? Menzilden, duraktan sana ne? Sen ondan pek çabuk ayrılacaksın. Yolcu istasyonda uyur mu?
İnsan, tarihin hangi döneminde yaşayacağına kendi karar veremez. Zafer dönemlerinin de, hezimet dönemlerinin de kendine göre imtihanları vardır. Galip olunca verilen sınav ayrıdır, mağlup olunca verilen sınav ayrıdır. İnsan hangi dönemde var olacağına kendisi karar veremediğine göre, geçmiş güzel günlerin hayalini kurup ağlamak da gelecek muhayyel güzellikleri düşünüp uyuklamak da beyhude bir çabaya dönüşebilir. Çünkü her ikisinde de günümüzün şartlarını ve acil vazifelerini ıskalama riski mevcuttur.