N

N
@zamangemisi
Atatürk, bir Kur’an meali okunurken, oradaki yanlışlığı tespit edecek kadar Kur’an kültürüne hakimdi. Emekli Albay Cemil Said Bey, bir Kur’an meali hazırlamıştır. Fransızca bir Kur’an’dan tercüme yapmıştır. Bir gün Cemil Said Bey’in Türkçe Meali huzurunda okunurken dinleyen Atatürk, ‘dur’ der. ‘Burası yanlış.’ Kur’an-ı Kerim’i getirirler, bakarlar gerçekten Atatürk’ün dediği gibi Türkçe mealde bir yanlışlık vardır. Sonradan esas hatanın Fransızcaya çevrilirken yapılan yanlışlıktan kaynaklandığı anlaşılır. Yani Atatürk, okunan Kur’an mealini dinlerken yanlışı tespit edebilecek kadar Kur’an’a vakıftır.
Sayfa 222·Kitabı okudu
Tarih
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İttihatçılar, kendisini idealist zanneden bazılarında istediği zaman darbe yapıp iktidarı ele geçirme ihtirasını, yani komitacılık ruhunu yerleştirmişti. Şurası bir hakikattir ki, ne kadar silah gücü bulunursa bulunsun, dışarıdan desteklenmeyen bir darbenin muvaffak olması mümkün değildir. Dünyanın her yerinde, tek tip insan yetiştirmeye matuf maarif sistemi var. Bütün dünyadaki askeri mekteplerde, geleceğin subaylarında, kendilerinin sivillerden daha vatansever olduğu, her birinin birer Napolyon, birer Enver Paşa potansiyelinde bulunduğu fikri şuur altına yerleştiriliyor. Demokrasinin bir hayat tarzı olduğu memleketler var. İnsanlar vaziyetten vazife çıkarmaya kalkışmıyor. Sadece kendi işine bakıyor. Gelişmiş cemiyetler… Bunlarda böyle teşebbüslere rastlanmıyor.
Sayfa 213·Kitabı okudu
Tarih
Osmanlı Devleti’nin idaresinde söz sahibi olan üç nüfuz grubu vardı: Ulemânın teşkil ettiği ilmiye, merkez ve taşradaki bürokratların teşkil ettiği kalemiye ve askerlerin teşkil ettiği seyfiye sınıfları. Sacayağını andıran bu üç sınıf arasındaki ahenk ve dengeyi saray temin etmeye çalışırdı. Bu denge, sınıflardan birisi lehine bozulursa, sacayağı sarayın üzerine devrilirdi.
Sayfa 211·Kitabı okudu
Tarih
Padişahlarda bu not alma işleri vardır. Mesela Sultan IV. Mehmed’de de böyle bir hadise var. 7 yaşındayken babasını tahttan indirdiler, onu tahta çıkardılar ve babasını feci şekilde öldürdüler. Sakın ‘alt tarafı 7 yaşında bir çocuk’ demeyin. Babasının bütün düşmanlarını hatta katillerini unutmamak üzere bir deftere not almıştır. Çünkü ‘belki unuturum, ben 7 yaşımdayım’ dedi ve notunu aldı. Zamanı geldiğindeyse hepsini tek tek tepeledi. Fatih Sultan Mehmed de bunu not aldı. Dedi ki ‘Çandarlı Halil Paşa memlekete hizmet etmiş olabilir ama demek ki bu tarz aileler, saltanat için de memleket için de zararlıdır.’ Bunun neticesinde bu tarz köklü, aristokrat vasfı olan ailelerin güçlerini kırdı. Kimisini Rumeli’ye gönderdi. Eskiden beri var olan devşirme sistemine ağırlık verdi. Bu belki tenkit edilebilecek bir karardır, ama devletin varlığı için gereklidir.
Sayfa 197·Kitabı okudu
Tarih
Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı’nda geçen bir cümle var: “Çoğumuz, problemleri yanlış kurduğumuz için, daha baştan çözümsüzlükle karşılaşırız.” Bugün yaşananlar sonrası aklıma gelen ilk şey bu oldu. Türkçe derslerinde bize öğretilen en temel şeylerden biridir neden-sonuç ilişkisi. Ama toplum olarak en çok zorlandığımız hatta sınıfta kaldığımız yer de tam burası. Çünkü biz nedenlere değil, sonuçlara odaklanıyoruz. Oysa nedeni doğru kurmadan hiçbir problemi çözmek mümkün değil. Bugün herkes aynı şeyi söylüyor: “Hiçbir şeyi koruyamıyoruz, nerede güvenlik önlemleri?” Peki çözüm gerçekten bu mu? Kapıya birkaç güvenlik görevlisi daha koymak mı? X-ray cihazları yerleştirmek mi? Üstelik o görevlilerin gerçekten görevlerini ne kadar ciddiyetle yaptığı bile tartışmalıyken… Bu mudur çözüm? Yoksa sadece kendimizi güvende hissedelim diye oluşturulmuş bir illüzyon mu? Çünkü sorun yalnızca güvenlik açığı değil. Sorun çok daha derinde. Toplumda ciddi bir sosyal çürüme var. Etik, ahlak, adalet… Bunlar artık sadece sözlükte karşılığı olan ama günlük hayatta giderek silikleşen kavramlara dönüşüyor. Eğer bir ülkede adalet mekanizması doğru işlemiyorsa, suç işleyenler gerektiği gibi yargılanmıyorsa, hatta bazen ödüllendirilir gibi önemli makamlara getiriliyorsa; o toplumda güven duygusunun yerini güvensizlik, sorumluluğun yerini umursamazlık alır. Ve en tehlikelisi şu: İnsanlar yaptıklarının bir karşılığı olmayacağına inanmaya başlar. Bu noktada mesele sadece bireyler değil, sistemdir. Özellikle yetki sahibi kişilerin çevresinde büyüyen bireylerde oluşan “cezasızlık” algısı göz ardı edilemez. Birinin bir yakını aracılığıyla özel bilgilere ulaşabilmesi, bunu yaparken en ufak bir yanlışlık hissi taşımaması… Bu sadece benim tanık olduğum bir örnek mesela. Bunlar küçük örnekler