Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı’nda geçen bir cümle var: “Çoğumuz, problemleri yanlış kurduğumuz için, daha baştan çözümsüzlükle karşılaşırız.”
Bugün yaşananlar sonrası aklıma gelen ilk şey bu oldu. Türkçe derslerinde bize öğretilen en temel şeylerden biridir neden-sonuç ilişkisi. Ama toplum olarak en çok zorlandığımız hatta sınıfta kaldığımız yer de tam burası. Çünkü biz nedenlere değil, sonuçlara odaklanıyoruz. Oysa nedeni doğru kurmadan hiçbir problemi çözmek mümkün değil.
Bugün herkes aynı şeyi söylüyor:
“Hiçbir şeyi koruyamıyoruz, nerede güvenlik önlemleri?”
Peki çözüm gerçekten bu mu? Kapıya birkaç güvenlik görevlisi daha koymak mı? X-ray cihazları yerleştirmek mi? Üstelik o görevlilerin gerçekten görevlerini ne kadar ciddiyetle yaptığı bile tartışmalıyken… Bu mudur çözüm? Yoksa sadece kendimizi güvende hissedelim diye oluşturulmuş bir illüzyon mu?
Çünkü sorun yalnızca güvenlik açığı değil. Sorun çok daha derinde.
Toplumda ciddi bir sosyal çürüme var. Etik, ahlak, adalet… Bunlar artık sadece sözlükte karşılığı olan ama günlük hayatta giderek silikleşen kavramlara dönüşüyor. Eğer bir ülkede adalet mekanizması doğru işlemiyorsa, suç işleyenler gerektiği gibi yargılanmıyorsa, hatta bazen ödüllendirilir gibi önemli makamlara getiriliyorsa; o toplumda güven duygusunun yerini güvensizlik, sorumluluğun yerini umursamazlık alır. Ve en tehlikelisi şu: İnsanlar yaptıklarının bir karşılığı olmayacağına inanmaya başlar. Bu noktada mesele sadece bireyler değil, sistemdir. Özellikle yetki sahibi kişilerin çevresinde büyüyen bireylerde oluşan “cezasızlık” algısı göz ardı edilemez. Birinin bir yakını aracılığıyla özel bilgilere ulaşabilmesi, bunu yaparken en ufak bir yanlışlık hissi taşımaması… Bu sadece benim tanık olduğum bir örnek mesela. Bunlar küçük örnekler