Xeyrî’nin yaşadığı gerçek acıların , kayıpların ve yolculuğun romanlaştırılmış hâli …
Okuduğumuz şey bir kurgu değil .
Acısıyla , yalnızlığıyla , tüm çıplaklığıyla gerçek bir yaşam .
İlk cildin incelemesini özellikle yazmadım .
İkiye bölünmüş gibi görünse de aslında öyle değil .
İlk kitap yarayı açıyor , ikinci kitap yaranın içini gösteriyor .
Aynı kişi , aynı hayat , aynı yük …
Arkadaşlarının bir hain tarafından uykularında katledilmesiyle başlıyor kırılma .
Geceyi sağ çıkan tek kişi olarak yaralı haliyle karın içinde sürünerek kaçıyor .
Günlerce açlıkla , soğukla ve yalnızlıkla mücadele ediyor .
Kar yanıkları vücudunu çürütürken , yaşamak için o yaraları jiletle kesmek zorunda kalıyor .
Ve tam 61 gün ölümle yaşam arasında sıkışmış bir insanın hikâyesi devam ediyor .
İlk kitap bu karanlığın , bu ölüm sessizliğinin ağırlığını taşıyor.
İkinci kitap ise Xeyrî’nin yeniden insanlara dokunan yanını
Nîmet’e ulaştığı o dönüş anını anlatıyor .
Acının içinden yeniden doğmanın mümkün olduğunu gösteriyor .
Kitapta en etkileyici olan şey , duygunun abartılmadan , süslenmeden verilmesi .
Xeyrî kendini kahramanlaştırmıyor , acısını büyütmüyor , duyguyu manipüle etmiyor .
Sadece gerçekleri yazıyor .
Ve gerçekler zaten kelimeleri ağırlaştırmaya yetiyor .
Okurken insan ara ara duruyor çünkü sayfaların ardındaki hayat kendini unutturmuyor .
Her cümle , gerçekten yaşanmış olmanın ağırlığını taşıyor .
Bu iki cilt sadece bir direniş hikâyesi değil bir insanın içinden geçip yeniden kendine dönme serüveni .
Birinin anılarını okurken aynı zamanda bir halkın ve bir coğrafyanın acısına da tanıklık etmiş oluyorsun .
Ve en çok şu cümlenin izi kalıyor
Tu bikene heval Xeyri , bila mirin şerm bike ji xwe !
Kitap bittiğinde insanın içinde bir şeyler yer değiştiriyor ve fark ediyor ki .
Böyle