#𝙎𝙀𝘽𝙀_𝙎𝙐𝙍𝙀𝙎𝙞_𝙏𝙀𝙁𝙎𝙞𝙍☝️ #ﷲ Biz hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, oranın hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan nimetler içinde şımarıp dünyevî zevkler peşinde koşan ileri gelenleri mutlaka peygamberlere: “Bakın, size indirildiğini söylediğiniz o ilâhî buyrukları ret ve inkâr ediyoruz” diye karşı çıkmışlardır. 34 Üstelik: “Bizim malımız da, evladımız da sizinkinden daha fazla. Biz öyle azap filân da görecek değiliz” demişlerdir. 35 De ki: “Rabbim dilediğine rızkı bol verir, dilediğine az verir. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmez.” 36 #Tefsir: 📖 📖 Allah’ın hikmeti, peygamberlerin ve onlara inananların çoğu fakir, onlara karşı çıkanların çoğu da nimet ve zenginlikle şımarmış kimseler olmuştur. Bunlar zenginliklerine, mal ve evlatlarının çokluğuna güvenerek ilâhî mesajı reddetmişlerdir. Hatta onlarda şöyle bir düşüncenin oluştuğu da hissedilmektedir: “Biz, Allah’ın gözde kullarıyız. Bu sebeple bize, müslümanları mahrum bıraktığı veya az miktarda verdiği nimetlerden bol bol ihsan ediyor. Eğer Allah bizden hoşnut olmasa, neden bütün bu serveti, mal ve gücü bize versin? Bize dünyada bu kadar bol nimetler veren Allah, eğer varsa âhirette de bizi cezalandırmayacaktır.” Halbuki insana verilen rızkın çok veya az oluşunun, kişinin Allah yanındaki değeriyle bir alakası yoktur. O tamamen Allah’ın dilemesine kalmış ve imtihanı gerektiren bir durumdur. Esas değer, ahlâk ve fazilet sahibi olgun bir insan olabilmektedir. Nitekim şâir Bâkî şöyle der: “Şeref vermez dür ü gevher, kemâl olmaz zer ü zîver Hüner kesbet hüner, bahr-i fazilet, kân-ı irfân ol.” “Aslında hiçbir değeri olmayan bir insanı inciler ve mücevherlerle süsleyerek şerefli bir kişi hâline getirmeye çalışmak ne kadar faydasız bir emek ise, sayısız servetlere sahip bir insan için de, «Ben kemâl sahibiyim!» diye
Bir insanı tanımak için ne gerekir
Öncelik ve Değer, "yönetme" çabası yerine "tanımak", aynı çatışma çözme diline sahip uyum, karşı tarafa ayırdığı dikkat, Olumsuzluk anında da yanınızda olan kişi.
Psikoloji
Reklam
Vitrinlerin Arkasındaki Tenakuz
İnsan deryasını tanımak, çetin ve muazzam bir sırlar dehlizidir. Zira zahir ile batın, dille ikrar edilen ile kalpte gizlenen arasındaki o uçurum, modern çağın aldatıcı aynalarında hiç olmadığı kadar derinleşmiştir. Dışarıda, asil ve fıtri tesettürün şiarıyla gördüğümüzde ne kadar vakur, ne hanımefendi bir şahsiyet diyerek gıpta ettiğimiz nice insanların; dijital mecraların laubali iklimine adım atınca nasıl bir kimlik erozyonuna uğradıklarını hayretle ve esefle müşahede ediyorum. Raflarında İhyau Ulumi’d-Din gibi kalbi terbiye eden tefekkür hazinelerini barındıran, satırlarda ihlas ve takva dersi veren kimselerin, mesaj ve yorumlarda namahrem erkeklerle gayriciddi ve vıcık vıcık yorumlaşmaların, hafifliklerin girdabına kapılması ne hazin bir tenakuzdur! Ne yazık ki bu dijital panayırda, şahsiyetinin ve dininin ayarını bozmadan, dosdoğru bir istikamet üzere yürüyen muhlis bir ruha rastlamak adeta imkansız hale gelmiş... Daha da garibi ve ibretlik olanı ise, mevsimlerin fıtri inkılabıyla birlikte kâinata gelen yaz canlılığının, insan fıtratındaki nefsani tortuları da açığa çıkarmasıdır. Kışın veya fikri zeminlerde gayet ciddi, mesafeli ve vakur görünen profillerin, yaz sıcaklığıyla birlikte hicap perdesini yırtarak fütursuzca bir görünme ve hafiflik yarışına girişmeleri, ruhun maruz kaldığı gizli şehvet imtihanının en acı tescilidir. İşte bu savrulmaları, bu maskeli arafta kalışları gördükçe, nebevi irşadın hakikati zihnimde bir kez daha yankılandı Kadının şerrinden ve fitnesinden Allah’a sığınırım. Bu ikaz, asla boşuna söylenmiş bir kelam değildir; bilakis en dindar, en birikimli görünen sinelerin bile şer’i hudutları unuttuklarında, beğenilme ve suni alternatifler esaretinde nasıl birer fitne unsuruna dönüşebileceğinin en çıplak ifşasıdır. Cemil Meriç’in
Duygu ve Düşünce
Aşk
Muhim olan aynı tarafa bakmak değil.Muhim olan ortak noktada buluşmaktır...
1000Kitap
Algının Doğası: Zihnin Kendi Çalışma Şeklini İfşa Etmesi
Bilişsel psikoloji ve algı felsefesi açısından bakıldığında, bir öznenin dış dünyaya veya diğer insanların eylemlerine getirdiği açıklamalar, o eylemlerin nesnel gerçeğini değil; öznenin kendi zihninin, bilincinin ve zekasının çalışma şeklini gösterir. İnsan zihni, dış dünyayı pasif bir kamera gibi kaydetmez; onu kendi içsel şablonları, evrimsel kodları ve entelektüel kapasitesi nispetinde yeniden inşa eder. Bu durum, gündelik sosyal ilişkilerin analizinde belirgin şekilde kendini gösterir. İndirgemeci bir zihin, karmaşık insan davranışlarını tek boyutlu neden-sonuç ilişkilerine sıkıştırma eğilimindedir: Bir kişinin kitap okuması, ağırlık kaldırıp spor yapması veya aksine sessiz kalıp konuşmaması; sadece "güzel gözüküp ilgi çekme" dürtüsüyle açıklanır. Bir başkasının iletişim kurma çabası yalnızca "cinsel bir amaca", siyasi bir eleştirisi ise doğrudan "karşı tarafa aidiyete" indirgenir. Karşıdaki insanı ve eylemi tek bir kalıba sığdırıp "Demek ki bu yüzden yapıyorsun" hükmüne varmak, aslında o eylemin gerçekliğini değil, gözlemcinin zihinsel işlemcisinin sınırlarını ilan eder. İlk kurulan cümle ve getirilen ilk açıklama, o bilincin entelektüel derinliğinin sınır çizgisidir. Aynı algısal inşa süreci, sanatta da tam anlamıyla geçerlidir. Sanat eseri nesnel bir form olarak orada durur; ancak ona anlamı ve derinliği üfleyen, alıcının bilincidir. Alıcının zihinsel filtreleri ve kapasitesi ne kadarına elveriyorsa, sanat eseri onun dünyasında o kadarlık bir yer kaplar. Bu yüzden aynı yapıt, farklı zihinlerde tamamen zıt anlamlar barındırabilir: Birisi için hiçbir anlam ifade etmeyen, kaotik ve "boş çiziklerden" ibaret olan modern bir tuval; bir başkası için insanın içsel trajedisini ve varoluşsal sancısını anlatan bir şaheser haline gelebilir. Birisi için sadece
Felsefe-Düşünce
Bölünmüş uyku sensizlik, Ne geri uyuyabilirim, Ne uyanık kalabilirim, Arafa benzer halim..
Reklam
Reklam