Tarih boyunca her toplum kendi zamanı ve şartlarına göre bir hayat sürmüştür. Bu süreçte toplumlar maddi ve manevi alanlarda yaşadıkları ortamı şekillendirmeye çalışmıştır. Bir nevi her toplum yaşadıkları ortama kendi ihtiyacını lanse etmiştir. Böylece insanlar buldukları, gördükleri, inandıkları çerçevede yaşamlarını sürdürmeye devam etmişler ve toplumsal hayatı oluşturmuşlardır. Sanatta aslında böyledir; davranışlarımızı, karakterimizi, hislerimizi rafine eder. Kendimizi tanımamızı ve bunu nesneye yansıtmamızı sağlar. Bir Ressam nasıl ki içinde ki duygularını, düşüncelerini, karamsarlıklarını resme dökebiliyorsa, toplumda iç dünyasını, dış dünyaya manipüle eder. İnsanoğlu, yaşadığı şehre göre şekillenmez aksine yaşadığı şehir hatta canlılar dâhi insanoğlunun iç dünyasına göre şekillenir. Bu durum ne kötüdür ki insanoğlu sadece kendi huzuru için dünyayı esir alır.
Kitaptaki şu örnek dikkatimi çekmişti;
"Avlanan bir aslan veya kaplan etin karnı doyduğu kadarını yer ve çekilir. Geri kalan ettende diğer hayvanlar yararlanır. İnsanoğlu öyle değildir, yediği kadarını yer geri kalanını dolaba kaldırır daha sonra yer." diyordu. Demek ki gelecek konusunda kaygılı birisi dünyevileşiyor. Zira Rabbimizin rızka kefil olduğunu ve ölümden sonrasını gönülden tasdik ediyor olsaydık, Etrafımızda ki canlıları düşünmeden sadece kendi çıkarlarımız uğruna geleceğe yatırım yapmazdık. Bu durumda insanoğlunun menfaat üzere yaşadığını anlayabiliriz. Şehre baktığımızda da bu durum kolaylıkla göz önüne gelebilir. Zira kendimiz için yaşam alanı oluştururken diğer canlıların yaşamını sonlandırıyoruz. Son zamanlarda çıkan orman yangınlarında, yeşil alanları hayata döndürmek yerine koca koca gökdelenler, binalar inşa ederek çoğu canlının yaşam alanlarını yok ediyoruz. Sadece bununla da kalmadık!