İz bırakanlar, is bırakanlar...
Her ademoğlu dünyadan gelip geçer de, kimi ardında takip edilesi iz(ler) bırakır; hoş bir sedâ, hoş bir eda, dik duruş ve güzel davranış, güzel koku ve renk gibi...kimi de kapkara "is" bırakır, kötü kokan, kazıyınca çıkmayan zift karası... Bu dünyanın en büyük ve yalın hakikati... Dünya dediğimiz bu han, herkesin konup göçtüğü, ama duvarlarında mutlaka kendinden bir parça bıraktığı muazzam bir hafıza mekânıdır. İz bırakanlar, bu kubbede hoş bir sedâ bırakmayı dert edinenlerdir. Onların gidişiyle yeryüzü eksilir belki, ama geride bıraktıkları ışık, yıllar sonra bile yollarını kaybetmiş bedbahtlara pusula olur. Bir tebessümle gönül alanlar, adaletin safında dimdik duranlar, rüzgâra karşı bile eğilmeyenler... Onlar dünyayı güzelleştiren, insanlığın mayasını taze tutanlardır. Göçüp gitseler de kokuları kalır sokaklarda; adları her anıldığında içe çekilen derin bir nefes gibi ferahlık verirler. Bir de "is" bırakanlar vardır... Geçtikleri her yeşili kurutan, bastıkları her toprağı çoraklaştıranlar. Onlar bencilliğin, hasedin ve zulmün zifiri karanlığıyla yürürler. Arkalarında bıraktıkları tek şey, temizlenmesi nesiller süren kirli bir pastır. Hatırlandıklarında sinelere bir ağırlık çöker, yüzler ekşir, ruhlar daralır. Ne acıdır ki, ömür gibi aziz bir sermayeyi, sadece etrafı karartmak için harcayıp gitmişlerdir. Tarih de, gündelik hayat da bu iki zıt kutbun canlı şahitleriyle doludur. Biri baktıkça içimizi ferahlatan ve insanlığa olan inancımızı tazeleyen bir "iz", diğeri ise hafızalardan silinmek istenen kirli bir "is"tir. Gelin, bu iki insan tipini hayatın içinden somut örneklerle karşılaştıralım: İz Bırakanlar (Aydınlatanlar): İnsanlığın ortak mirasına harç koyanlar, ömürlerini bir hakikatin veya faydanın peşinde tüketenlerdir. Onlar, sadece kendi dönemlerini değil,
Zift gibi sek filtre kahve de içsek ayılamayız öyle bir gün.
Reklam
Şiir - 10
El dayanmaz, diş dayanmaz pınar başlarında, Kavaklar yatar boylu boyunca. Islak saçlarını gölgesiyle örter. Ayak izlerimiz çamur yollara batar, Şimdilerde kesilmiş kökleri zift altında, Yüzüme öylece bakan gözlerin gibi... İzlerimizi doldururken bu koyu katran, Hep giydiğin o masum maviye bulaştı kan. Boynuma bir yara gibi kazıdığın dudaklarınla Söyle sevgilim, hangi pınar yıkar şimdi bizi?
Şiir
Haziran, gökgürültülü sağanak, zift gibi kahve ve alınamamış uyku.
Keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydim Seni
İnsanın hakiki ziyneti yüzünde değil, kalbinde taşıdığı nurdur; nur sönünce geriye sadece karanlık kalır.' Allah herkesi çok güzel yaratmıştır. Ama bazıları kalplerinin kötülüğü ile yüzlerini çirkinleştirirler. Nur kalmaz yüzlerinde, kalbin ısınmaz, hatta hiç enerjin bile tutmaz. Çünkü kalpleri o kadar çok zift bağlamıştır ki ruhlarına yansımıştır artık. Kibiriyle, hırslarıyla, hasetleriyle kendi fıtratlarını karartırlar. Yüzleri güler görünür ama gönülleri daima çirkindir. İyilikten kaçıp kötülüğe sarıldıkça, çehreleri de karanlığa bürünür. Onların gözlerinde parıltı değil, karanlık; sözlerinde hakikat değil, zehir vardır. Allah onlara hidayet ve akıl fikir versin." İbrahim Halil dağ 🍂
Bir tutkum var; acıdan başkası değil. Bugün tekrar sordum kendime: Ne kadar da acınası durumdasın, Eftel? Hiçbir cevap tatmin etmedi midemdeki kasıntıyı. Gözlerimin titremesinden midir bilmem, göz pınarlarım yarattığı suyun yakıcılığından defalarca kez yandı.Bir melodidir tutturmuşum, sonsuzluğa gidiyorum. Biliyorum ki bana hiç söylenmedi gerçekler. Ya ben kandırdım kendimi ya da insanlar aptal sandı beni. Öyleydim de... Çok aptal, çok acınası... Hiçbir şeyin farkında değildin, Eftelim. Asıl bu yangın gözlerini zift siyahı etmeden önce kördün sen. Asıl rüzgâr saçlarını senden götürmeden önce boğuyordun kendini. Ah Eftel, ne kadar da çocuksun daha, ne kadar da cevapsızsın. Her şeyi geçtim, hâlâ kendini nasıl kandırırsın, aklım almıyor. Al işte, tükendi kelimelerin. Keşke sadece tükenen kelimelerin olsa... Sen kendini bildin bileli yazardın, canım. Ne oldu ki seni senden aldı bu vicdansızlar? Neden hiç gözlerine bakmadılar? Bir çocuğa dokunmak da idam gerektirir ama onlar hâlâ serbestler. En çok da sinirimi bozan bu. Ve unutma dokunmak sadece bedenindeki ufak hislerden ibaret değildir. Şimdi anlamazsın ama ileride, zor da olsa öğreneceksin. Acı, bağlılığı getirir, canım. Ah, bir baksan etrafına, demek istediğimi anlayacaksın. Dinle Eftel, belki de son dizelerim bunlar. Sessiz bir vedanın notalarını dinle sakince. İçindeki kopan kıyameti anlatarak eşlik et bana. Rüzgâr dallarını sallarken hırpalanmıyor mu sanıyordun kendini? İşte Eftel, sen busun. Seni senden başkası bilemez. Bir tek kendine kus tüm öfkeni. İçin yanacak elbet; yapman gereken buysa, göğsündeki sızı umrunda olmamalı, canım.
Reklam
Reklam