Bu kitabı neden çok sevdim biliyor musunuz? Yazarın kalemiyle kurduğu o filtresiz ilişki Yazdıkları üzerinden ne okura ne kendine ne de bir başkasına en ufak bir gönderme yapma kaygısı gütmemiş. Sadece içinden gelenleri olduğu gibi kağıda dökmüş. Okurken sanki bir karalama kağıdına tek seferde, hiç düzeltme yapmadan yazılmış gibi bir doğallık hissediyorsunuz. Her şey o kadar akışında ve yolunda ki, o salaşlık bir noktada bambaşka bir estetiğe dönüşüyor.
Yazarın fikirlerini savunurken takındığı çekincesiz tavır hayranlık uyandırıcı. Örneğin, Türk kahvesi hakkındaki tespiti çok çarpıcı:
"Türk kahvesi içmek toplumun bir dayatması; tadı aslında zift gibi ve kimsenin gerçekten sevdiğini sanmıyorum. Bu yüzden de minicik bardaklarda servis ediliyor." Sevenler ne der diye hiç düşünmeden, "Eğer gerçekten lezzetli olsaydı yanında su ve çikolata ile servis edilmezdi," diyerek fikrini yiyebileceği linçlere karşı açıklaması gerçek bir özgürlük alanı:) Zerre umursamamış ya harika! Çünkü Türk kahvesi severler gerçekten parçalanmaz bir cemaat gibiler
Bu kitaptan aldığım edebi doyuma gelecek olursak. Bana iki dev ismi hatırlattı: Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay. Onların eserlerindeki o "karşı taraf ne düşünür?" kaygısından uzak, başına buyruk ve vakur duruşu bu kitapta da buldum. Bir yazarın kendi acizliğini, örneğin "Kelebek Desenli Bardaklar" yazısındaki o özgüvensiz çocukluğunu bu kadar net ve çıplak bir şekilde anlatabilmesi müthiş bir özgüven gerektiriyor. Çoğu kitapta bu denli dürüst bir "iç döküşe" rastlamak pek mümkün olmuyor.
Bu kitap bana kendini açtırıp yıllarca okutur. Çünkü tam olarak öyle bir özelliği var.
Son olarak, her öykünün başında yer alan o efsanevi çizimlere de değinmeden geçemeyeceğim. Resimlerin hikayelere eşlik etmesi, kitabın ruhunu tamamlayan harika bir detay